24 Şubat 2016 Çarşamba
PERİYODİZM
Geçmiş çağlardan bugüne hiç bir şey, hiç bir kültür, bilimsel, sosyal, sınai ya da ekonomik hassalardan hiç biri birdenbire ortaya çıkmamıştır. Tansık masallara özgüdür, Alaattin'in lambası, haramilerin mağarasında olan biten yalnızca bir masal, bir söylencedir. Parayı Lidyalılar bulduysa eğer, değiş tokuş ve trampanın kolaylığına ulaşabilmek için yaşanan zorlukların getirdiği zorunluluklardan dolayı para kendini icat etmiştir!..
Siraküzalı Arşimet, Romalıların sürekli saldırıları karşısında güneş ışığını gemilere tek bir odaktan yansıtarak yakan aynaları yapma düşüncesine ermiştir. Olağanüstü hiç bir şey yoktur dünyada, sihirbazların ikiye bölünen insan oyununda iki ayrı insanın varlığını öğrendiğimizde, olayın basitliği karşısında, olağanüstülük arayışımızın ne denli komik ve küçük düşürücü olduğunu sezdiğimizde, sihirbaza değil kendimize şaşarız.
Bilim gereksinirlikten doğar, çok önceleri, İskenderiyeli Heron buharın gücüyle gemileri ya da teknik, makinevi aletleri, işleri yapacak bir manivelanın geliştirilebileceğini sezmişti. Ama Roma, Quo Vadis Roma, kölecil toplumun kolaylıklarının ve sorunun serflerle daha kolay ve düşük ücretle çözülebileceğinin ayrımındaydı, Heron'un buluşu bir fanteziydi, sonuçta insanlığın alacağı yol, bir sonraki gelişmeyi öncelemeyeceği için Heron'un buluşu kağıt üstünde kaldı ve tarihin karanlıklarında yerini aldı.
Petrol, öldürüyor bugün uygarlığımızı ama elektrikli araba, araç üretimine geçmiyoruz, neden, ekonomik göstergeler, karteller, holdingler, tröstler, yığınlar, mekanizmalar, topraklar ve insanoğlu petrol ekonomisine dayalı bir uygarlığın esareti altında, petrolü terk edersek, doğacak kargaşa, bilin ki elektrikle doğacak cennetin geleceğini bile ortadan kaldırır. Büyük kalkışmalar niçin kan seline dönüşüyor, bu nedenle, bir kolaylık insanoğlunu kurtaracakken, diğerini terk etmek sayısız kitlelerin açlığına, işsiz kalmasına, armageddon savaşlarına yol açabilir, hiç bir kolaylık diğerinin zorlanmasına yol açmamalıdır, 'Glasnost' 'açıklık' ve 'Perestroyka' 'yeniden yapılandırma' gibi -kargaşasız- yumuşak geçişi öğrenmek zorundayız, gerektiği yerde ve gerektiği zamanda... Belki ortak karar ve ortak geçişi yapabiliriz ama... Tek tansık budur yaşamda, sağ duyu ve hepimizin birer cennetlik olmaklığı...
Bugün aya gidiyorsak, artı değerin tanıdığı fırsatlar sayesindedir, evet bu bir gelişmedir, ama gönül ister ki, insanlık artık, kalıcı ilkelliklerimizin pençesinden kurtulsun, aya giderek masalları gerçek kılıyoruz ama hala çocukların kıyıya vurmuş cesetlerine timsah gözyaşları dökmekten kendimizi alamıyoruz. Tanrımız, krallarımız ve tebaa işbirliği içinde demekten kendimizi alabiliyoruz ama!..
Projeksiyonu yerele yönlendirdiğimizde şunu diyebiliriz, Osmanlı'da diyor bilim adamı, Seydi Ali Reis ve Ali Kuşçu hiçlendi, Takiyüddin'in gözlemevi bir gecede mimlendi, padişaha meleklerin mahremiyetini gözetliyor diye şeyhülislam şikayet etti onları!..
Galatı meşhur ifadeler olabilir ama, gerçek diyelim, bakın aynı dönemde Avrupa'da bilim adamları yakılıyordu, kadınlar cadı diye yakılıyordu, kadınların bu coğrafyada bu denli aşağılandığı vaki olmadı, edimlerin yer değiştirebilirliği mutlaktır ama... Sorun biz de iyiyiz ya da onlarda kötüydü demek değil, insanlık arasında inanın sanıldığı kadar uçurum yok, Mari Antuvanet saraydan leğenle dışkısını atan bir ahvalin çocuğuydu, Osmanlıda hamamlar vardı vs diye sözü sürdürebilirsiniz, ama domuz kılıyla inanç evlerinin badanası yapılamaz gibi batıl inançlar sizi bekliyor ya da patlıcan ve kıldan yaşam ürer mi gibi saçmalıklar sizi bekliyordur. Tansıklara bel bağlamak, düşleri uçurur evet ama ipsiz balon ya patlayacak ya da kaybolacaktır. Avrupa'da tembel krallar, cadı bayramları da aynı argümanların ürünüdür hiç kuşkunuz olmasın.
Seydi Ali Reis Portekiz donanmasına yenildi ve Hindistan'dan yaya geldi diyoruz, Magellan öldürülmedi mi, IV Henry (VIII. miydi, her şey mi bir yineleme) Kanossa kapısında, karlar altında beklemedi mi, tarih yineleme değil mi, başkalarının maceraları bilime, yaşama, sosyal politikalara ışık tutarken, Mirat'ül Memalik'in değeri neden bilinmiyor... Günümüzde?.. Acaba bugünün Anadolu ülkesi bir şeylerin hortlamasından korkarak mı bunlardan uzak duruyor, kendi bilim insanlarının, değerlerinin, geçmişle bağları var diye, gözden uzak tutacak bir toplum skolastiktir ve kendi bağlaşıklarını yadsıyarak, uçuruma güzelleme yakan çılgın aşıklara benziyordur olsa olsa, bir tür ölümseverlik, ölüsevicilik, özkıyımcılık daha doğrusu... Birde 'Otofobi' kendinden korkmadır bu!..
Türk-İslam dünyasının büyük astronomi ve kelam alimi olan Ali Kuşçu, XV. yüzyıl başlarında Semerkant’ta doğdu. Babası Muhammed, ünlü Türk Sultanı ve astronomu Uluğ Bey’in kuşçusu olduğu için, ailesi ‘Kuşçu’ lakabıyla meşhur oldu. Küçük yaştan itibaren matematik ve astronomiye ilgi duyan Ali Kuşçu, devrin en büyük alimleri olan Bursalı Kadızâde Rumî, Gıyâseddin Cemşîd ve Muînuddîn Kâşî’den matematik ve astronomi dersi aldı.
Daha sonra bilgisini artırmak için Kirman’a gitti. Burada Hall-ü Eşkâl-i Kamer (Ay Safhalarının Açıklanması) adlı risale ile Şerh-i Tecrîd adlı eserini yazdı.Ali Kuşçu, Semerkant ve Kirman'da eğitimini tamamladıktan sonra Uluğ Bey'e yardımcı ve rasathanesine müdür olmuştu. 1449'da hacca gitmek istedi. Tebriz'de Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan kendisine büyük saygı gösterdi ve Fatih'le barış görüşmelerinde yardımını istedi. Ali Kuşçu, Uzun Hasan'ın sözcülüğünü yaptıktan sonra, o zamanlar Kızıl Elma diye bilinen Bizantium'a, Fatih'in davetiyle İstanbul'a geldi. XV. yüzyılın ilk yarısında, Semerkant, dünyanın en önemli bilim merkeziydi.
Bu dipnotların neresi bir bilim adamının softa gibi görülmesinden ya da bizde bilim yok anlayışına hizmet edecek mottolardan oluşuyor.
Seydi Ali Reis Galata'da doğdu. İstanbul'un fethinden sonra Sinop'a yerleşen denizci bir ailenin oğluydu. Dedesi ve babası tersane kethüdasıydı. 1522 yılında Rodos seferine katılan Seydi Ali Reis, Barbaros Hayreddin Paşa'nın emrinde bir çok deniz seferine çıktı ve Batı Akdeniz bölgesini çok iyi öğrendi. Preveze Savaşı'ndan sonra adı daha çok duyulmaya başladı. Trablusgarp'ın fethi ile biten harekatta Kaptan-ı Derya Sinan Paşa ve Turgut Reis emrinde çalıştı. Basra'da, bir Osmanlı donanmasını Süveyş'e getirmek için, 1553 yılında Hint Kaptanı tayin edildi. Seydi Ali Reis 34 parçalık Portekiz donanması ile Güney Arabistan sahillerinde karşılaştı. Fırtınaya ve şiddetli düşman taarruzuna rağmen Demen kalesi önüne gelebildi. Burada karaya oturan üç gemiden sonra, elinde kalan altı gemiyle birlikte Güceret'in başkenti Ahmedabat'a gitti. Süveyş'i geçemeyeceğini anlayan Seydi Ali Reis gemileri ve mühimmatı satarak parasını İstanbul'a gönderdi ve üç yıl Osmanlı ülkesi dışında yaşadı. 1557 yılında İstanbul'a döndüğünde, mahvolmuş bir donanmanın sorumlusu olmakla beraber, başına gelen olağanüstü olaylar yüzünden suçlu görülmedi. Önce müteferrika yapıldı. Ardından Diyarbakır tımar defterdarı tayin edildi. Bir süre Şehzade Selim'in hizmetinde çalıştı. Galata Hassa gemi reislerinden biri oldu. 1562 yılında İstanbul'da öldü. Aynı zamanda bir şairmiş, nerede şiirleri bu bahtsız bilim kahramanının ve sorumlusu kim, sorumlusu şimdiki zaman içinde bir 'müstakim' bunu iyi bilin!..
Bundan daha iyi bir sergüzeşt ve dünyayı araştırmaya yönelik bir yaşam öyküsü olabilir mi... Takiyüddin'de böyle... Gerileme devrine girmeyen imparatorluk mu var, bu denli sığ bir düşünceyle geçmişinden kopan bir toplum, neyi amaçlayabilir, biz bir şey bilemeyiz, gelin bize öğretin, öğretmişlerdir sanırım.
Sorun şu olabilir, İslam coğrafyası veya Türki dünyası ne derseniz deyin, evet geri kalmışlar, Avrupa geri kalmışlığına İngiliz sanayii devrimi, 1789 Fransız kalkışması, 1856 vakası, 1917 Rus devrimi, insanlığın halı sahası Amerikan rüyası ve diğer tepkimelerle son verdi, domino teorisi gibi Avrupa uyandı diyelim.
Avrupa, batıya bağımlılıkla kurulan ve belki iyi niyetli Anadolu topraklarını bloke etti ve Osmanlı'dan beri kalıcılık gösteren geri kalmışlığın sürmesine yol açtı. Batı kültür enjekte etti bize evet, ama fason boyutta kalmak kaydıyla, bugün ülke insanı, baleyle, operayla, piyanoyla çağdaş olunabileceğini sanıyor, oysa bütün bunlar üst yapı enstrümanları, yani alt yapıda, ulusal üretim, sanayi ve kültür olmadan, geliştirilmeden, üst yapı kurumlarını hayata geçirerek çağdaş olamazsınız, ancak terör ve anarşi ligini kurmuş olursunuz, dış mihraklar, içimizdeki lejyonlar, Truva atları vs şarkılarıyla...
Geri kalmışlığınızı, dine, köylülüğe, bilisizliğe veya her hangi bir şeye yorarsınız, herkes kendisinden başka herkesi suçlar, yetersizlik ve yeteneksizliğin baş tacı olduğu toplumlarda!..
Ülke sosyal alanda, resimde, edebiyatta, müzikte ileri gidebilir (öyle mi), bütün bunlar üst yapıdır, roman, müzik ve diğer enstrümanlarla bir ülke gelişemez, bu paydalar ilerlemenin paralel unsurlarıdır, yerli araçlar üretemeyen, kendi gıdasını, tahılını, ürününü değerlendiremeyen, aksine dışardan almaya kalkışan bir ülke fason ve yarı sömürgedir.
Yapılacak şey, Platon'un akademilerini çoğaltmak, yerli üretim ve işbirliğine soyunmak, sanayii güçlendirmek ve 'olağanüstü' düşlere kapılmaktır!..
Zor bir şey olamaz, tek sorun fason iradenin yerini, benmerkezci iradenin almasıdır, benmerkezci bir ulusal geçiş harekatının cesaretini gösterebilecek bir erk birliği ve toplu atılım düşüncesi...
Başkaları, garp veya cenup güçlü, biz onlar gibi olamayız, biz bilemeyiz, geri kalmışız diyenlerin hepsi uyuşturan sevdanın bağlaşıklı çocukları, görünmeyen bir boyunduruğun kuklaları ve belki de istemsizce Truva atlarıdır.
Koreler uyandı, Çin uyandı, İran öyle, kim diyor sorun bunları ve ama iki arada bir derede bölünmüş Anadolu insanı ıstıraplar içinde!.. Ağlama duvarı, arabesk ve avrobesk bir zindanın zadeganları!..
Batıya veya başkalarına özenen her topluluk, fason ve görünmeyen bir 'forza' ve forsalıkların ülkesidir. Bilim, ilim, özümsenir, içselleştirilebilirse gerçektir. Dışardan alınan her şey; 'Asansörde keçi var' masalına dönüşebilir ancak. Yukarıda saydığımız ülkeler kimleri taklit etti, taklit aslına hizmettir diyebiliyoruz üstelik ve gerçek kendini taklit edebilir yalnızca!..
Başkalarının diliyle, kültürüyle dünya uygarlığına katkıda bulunmaya kalkışan, bir türev ve versiyonlar cennetinin mankenidir, o bir hiçtir ve yaptığı deyim yerindeyse bir gölge boksu ve utanç vericidir. Kültürel katkı, kendine, kendisine sıkı sıkıya bağlı bir tanrısallığın göstergesidir.
Onurunu geri almak ve yücelmek istiyorsa toplumlar, yolunu kendi çizmelidir, başkalarının yol göstericiliğinde, yalvaçlığında uçurumdan atlayan koyunlara dönmekte var, mezarlıklarda düşlere kapılmakta, yol çizenlerin, yol gösterenlerin, yolunu kesmedikçe, ağzımızdan köpükler saçarak otlar, 'naralar atarak' göklere çıkabilirsiniz belki ama bir arpa boyu ileri gidemezsiniz.
İnsanlığın yazgısı ortaktır ama günahlar pay edilir.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder