22 Şubat 2016 Pazartesi

OTOFÜZYON

Yazılım tuşuna bastığımda, az sonra robot yanıma geldi. Nasılsın dedim, sesimi duymak istemedi ve küçülerek içime girdi. Atar damarlarda gezindi bir süre, sonra yukarıya doğru yöneldi ve beyincik kapısında durdu, elektronik sigarasından son bir soluk aldı ve topuğuyla çiğneyerek içeri girdi. Hasarlı bölgenin orası olduğundan emin misin dedi, unutkanlık var dedim, ağır biçimde... Hızla işe koyuldu. Karel Çapek'e dua etmeliyiz dedim. Tanrıya diye gülümsedi. Seni dedi, Venüs çiçekleriyle dolu bir programa götüreyim, koklarsın, kızlara çiçek dağıtırsın, odanda vazoya yerleştirip yazmaya koyulursun, işim uzun sürebilir. Hayır dedim. Tanrı soyut değil mi... Klişeler, klişeler, klişeler diye seslendi, sinirlendiğini düşündüm... Soyut dediğimiz, belki de diye sürdürdüm, 'Somut'un uzamda sonsuzluğa doğru akışının, galaktik larvalardan, yıldızlardan, vortekslerden geçerken aldığı durum olamaz mı. Siz dedi neden böyle konuşmak gereği duyarsınız onu anlayamıyorum, ayrıca bu sorunu soyut dediğin tanrı bile çözemedi... Kötü diye mırıldandım. Hayır diye üsteledi, siz tanrıyı kötü olmaya zorlayan yaratıklara dönüştünüz... Hımmm, peki sizler neden böyle konuşmak gereği duyarsınız. Seni korkutacak biçimde bakmaya karar verebilirim dedi. Güldüm, robotlarla, insanlar henüz tartışmayı bilmiyorlar. Bir süre sonra 'Çözüm?' dedi. Bir sorunu dedim, onu üreten varlık değil, onun üstünde bir düşünsel form çözebilir ancak. Şakayla karışık 'Artık ha!' dedi... Et ve kemik yığını olmaktan çıkmayı denemelisiniz. Yer değiştirmeliyiz... Bir o eksikti diye seslendim, ne dediğini tam kavrayamadan. İlk kez ellerini çekti üzerimden, ne istediğinizi tam olarak bilemiyorsunuz siz dedi... Bir üst forma yöneldiğimizde her şey çözülecek mi peki dedim. ... Alnıma bir damla düştü uyandım. Yağmur yağıyor sanırım. Çatıyı yaptırmıştım ama gene akıyordu. Sislerin arasından bahçeye doğru baktım. Robotlar kavgaya tutuşmuşlar neşeyle oynuyorlardı... Aman tanrım, düşlerimiz bile gerçeklerle sınırlı, olağanüstü bir düş göremeyecek miyiz biz diye mırıldandım. Her zamanki oyunuma başvurarak, bir elimle öteki elimi sıkıca tuttum, her şeyin yolunda olduğunu anladım. Birden, büyük-büyük babam içeri girdi. Düş her şey bir düş dedi. Gerçeklerin yer değiştirebildiği bir dünyada yaşıyoruz, olan biten yalnızca bu... ... Bir kaç elin tutuşmasıyla yatağa yerleştiriyorlardı. Ağıp dönerken, düştüğümü söylediler. İkindi güneşinin uyuşturan gölgesinde avlu içine bir takım insanlar girer gibi oldu. Her zaman gelir gibi olurlar ve her zaman bunun bir düş olduğu kanısına kapılırım. Gerçekten geldiler bu kez. Patlayan bir silah sesi duydum sanki ve bir 'lazer', bir ışın demetini cansız bir şeymişim gibi üzerime doğru sıktılar. Acımasızdılar. İşlem tamam dediklerini duydum. Ayılmıştım... Belki de uyduruyorumdur olan biteni. Hızla giyinerek, vergi dairesindeki işime doğru yola koyuldum. Oh ne güzel, her zamanki gibi masamın başındaydım, çayımı yudumlarken, her gün bir şiir okuma alışkanlığım sürüyordu... 'Ayın sessizce akıp giden dostluğunda / (Ben anlaşılamamanın Vergilius'i) seni koruyan birlik / akşam ya da dingin geceden ötede / şimdi zamanın içinde yiten, zamandaki huzursuzluğun / ilk gözün o sonsuza dek dışarı baksın diye oluştuğu / şu veranda ya da bahçenin tozu alınalı beri. / Sonsuza dek? Günün birinde birini tanıdım ben / bir çözüm muştulayacak gerçeği söylemeliyim; / ''Ayı belki bir daha kıpkırmızı göremeyeceksin. / Belki senin için belirlenen yürek atımına ulaştı / yazgın. Yeryüzü ölçeğinde açılan her pencerenin / kesinleşmiş bir yararı yok. Çok geç. Onu bulamayacağız.'' / Yaşamımız arayış ve unutma üzerine yücelen bir tükeniş / gecenin gönül titreten nazik alışkanlığıdır. Alıcı gözlerle bak ona. O belki de senin son bakışındır.'

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder