23 Şubat 2016 Salı

ZİNYA

Sessizliği dinle, bak uzayda yetişir turuncular turuncusu bir Zinya çiçeği... Niçin yazar insan, tek bir sözcük için... Evrenin gizi o tek sözcükte, hep arıyoruz onu!.. Ama güzel bir sözcük, ilginç bir sözcük de yazıya sürükler bizi, sırf bir sözcüğün hatırı için bir şeyler karalarız, Zinya gibi... Uzayda yetişen ilk çiçeğin adı, o zaman bu sözcüğün hatırı için bir şey yazmak gerek, adı önce söz vardı olsun isterdim ama Zinya olsun, güzel bir esin, sanat hep yalan söylemez mi!.. Annabel Lee'yi okuyup şair olmaya kalkışan çok kişi var aramızda, Yaşar Kemal'i okuyup roman yazmadan gitmeyeceğim diyen, yazma düşüncemin gerekçesi Yaşar Kemal'le başlar, Nazım, Turhan Selçuk, sonunda Borges, elbette tümünü yazsak burası kronolojiye döner. Stanislav Lem'in Solaris'ini hep anarım nedense, o felsefeyle edebiyat yapılabileceğini gösterir ya da tersini... Denizler Altında Yirmibin Fersah'ı unutmadım, kaptan Nemo'nun denizler altında ölüp gidişinin kederini taşıdım hep bir de hidrofobisini tabi!.. Bunları hep söylerim, yalan söylemekten iyidir diyebilirim!.. Unuttuğumuz için yazarız, ama gerekçeler imparatorluğuyuz biz, yazmak için yazarız, toplum için yazarız, kendimiz için yazarız... Oysa bugün kar yağdı, kar yağdığı için yazarız, çünkü bir yere çıkamadık!.. Arayışın okyanuslarında insan, bir işe yarama duygusuyla yazar gerçekte, her ediminde bilinç altında bu vardır, sevilmek arzusu, sevmenin zıddı değil, gerçek nedeni!.. Sonuçta nedenleri aramak, sorgulamak, eleştirmek olmazsa olmazıdır yaşamın ama önce bir şey yapacağız, bir edim, bir eyleme yol açacaksınız ki, eleştiri olanağı olsun, sonsuz ölümle biten bir edimi nasıl eleştireceğiz peki, 'Yapmayacaksın' yapmadan nasıl eleştireceğiz ama... Eleştiri Proteus'un ayaklarını yatağına uydurmak değildir, her gereksinim ya da anomaliyi anlamak ve onlara erdemin yollarını gösterebilmek ya da erdemli davranabilmektir. Kavram kargaşası, doğuya özgüdür temelinde, bir sonula, bir verimliliğe -berekete- bağlanmayan done, edim veya iletişim boşlukta dönen tekerleğe benzer, spin atan bir nesne, bir hiçlik!.. Batıda düşünce bir amaç için üretilir, eylem onun göstergesidir, yapım, imar, yerine getirme, üretme süreğenidir düşüncenin ve onlar her düşünceyi bir sonuca ya da eyleme veya enerjiye ya da olaya, olguya bağlamasını bilirler. Düşünce batıda yerine getirmek için vardır. Deney ya da gözlem onlar için yeni bir kapının eşiğidir, aslanın parçaladığı ceylanı sakinlikle izlerler ve bu bir döngüdür, doğal seleksiyon ya da yaşam döngüsü bunu gerektirdiği için doğallıkla olması gerektiğini söylerler, bir doğulu ceylanı parçalayan aslanı öldürmeden edemez, onun için pars topraklarında görünmez örneğin, soyu tükenmiştir, vicdanlarda parsın yeri yoktur, hele bir insanı öldürmeye görsün, yağmur duasına çıkar gibi pars avı için yollara düşerler. Batı parsı ehlileştirmenin, efendisi olmanın yollarını arar belki, onun doğasını yok etmeyi düşünmez ama işte sözün bittiği yere geldik, batı öyle bir güçtür ki pars ona yaklaşmanın ölümcül olacağını bilir, doğu insanı için pars inanın ya da inanmayın eşrefi mahlukattandır, o olmalıdır der, onunla varlık yokluk kavgasına girecekse neredeyse eşit koşullarda dövüşür, yener yenilir, evet zalimce de davranabilir ama batı gibi onu ehil, kendisinin ayaklarına kapanabilecek bir yaratık haline getirmez, pars ona arkadaşlık eder, uzun sözün kısası şu, örneğin doğu saraylarında bir köle iktidarı ele geçirebilir ama batıda öyle bir hiyerarşi ve öyle bir özgürlük anlayışı vardır ki, kral örneğin köpeğiyle gücünü hiç bir zaman paylaşmaz, doğuda ise maymun kral bile vardır, öbür dünyaya tüm avadanlığıyla gömülür, hasekiler, kediler, mücevherler, taslar, kaşıklar!.. Batıda us dışına, tansığa ve öylesineliklere yer yoktur, doğuda her şey geçicidir, her şey olabilir ve zalim kolaylıkla masuma ve masum acımasız bir zalime dönüşebilir. Diyesim doğu bir şeyi yemeyi öğrenirken, batı ona sofrasında yer vermeyi çoktan öğrenmiştir. Bu ne demek ve neler oluyorun yorumu sizlere kalmış!.. Ama 'acının çocuklarının' batı neresi doğu kimdir demesine fırsat vermeden şunu söylemeliyiz, bu kavramların her ikisi de bir düşünce biçimidir. ''Yazmasam çıldıracaktım'' gerçekte eleştiri ''Yalnızlık Dolambacı'nda dört bir yandan esen rüzgârdır, doğunun aydını da gariptir, fiziği bilir kimyadan anlamaz, aritmetiğe tapar, geometriden hoşlanmaz, felsefeye imrenir ama mantık gereksizdir filan diyebilir, parçalı bulutlu dünya, güneş açarken yağmur yağar, bulutlar vardır ama sıcaklık rekor düzeyde!.. Bu nasıl olur, geçenlerde bir ekonomist dedi ki, bilimsel açımlar yapıp, konunun biliminden söz edip, göklere bakarak, kayıt dışı ekonomi sözü benimdir derken; birden konu bağlamında sözü toprağa değdi ve öylesi bir kayıtsızlık ve boş vermişlikle, insan aşık olur, kavuşamayınca şair olur dedi, iki yaklaşım arasında bu kadar uçurum nasıl olabilir, kayıt dışı ekonomiden, spektaküler anafordan, Şanghay'da kanat çırpan kelebeğin, Meksika dalgası'na yol açabileceğinden, kriz ve çağlayanlardan söz ederken, Horasan tuğlası gibi kitaplar yazılırken, opsiyon, paradigma, portföyler, anlaşılmaz deyimler, temrinler kol gezerken, edebistana gel ve bağrı yanan şair olur deyiver. Oysa yaşam yalnız teknoloji ya da tüketim dengeleri değildir, gülmek kendiliğinden, mihaniki değildir, gülmek, gülümseyebilmek için yalnız banknotun gücü yetmez, karın tokluğu, doymuş olmak, sonsuz açlıkların eşiğine getirir bizi, bu gizi sonsuzlukla, var oluşla, ölümü sorgulayıp, zamanı aramak, kendini tanımakla aşabilir insan, ekonomi olmazsa olmazımızdır ama sosyal bilimler bilim değildir diyebilen doğu aydını öyle şaşırtıcıdır ki, tanrının evreni bir şiir uğruna yarattığını bilemez, bir estettir kozmos ve hepimiz cennette yaşasak ve her istediğimize, yaşam sevdamızın tüm aşamalarına, hünerini unutmayan sağ elimizle kavuşsak, kavuşabilmiş olsaydık bile şiirin ve tanrının düşüncesi olan müziğin bir tınısını duyabilmek için cennetten kaçabilirdik. İnsan gerçekte Kharon'un kayığını -tam tersine- hayata doğru süren adamdır!.. Ne yazık ki bu tür insaniyat -yaşamı yadsımak- yaratıcısına ölesiye bağlı doğuda bulunabilir ancak, o kuldur, hazırcıdır, verilenle yetinir, aramaz, sormaz ve görmekten kaçınır, oysa yaşam yazık ki, tam da bir doğulunun dediği gibi, tanrıya ulaşmak için, ona kavuşmak için ve zulmette ışığa varmak, onun gibi olabilmek için vardır. Ölüm bu izinin bitmesidir. Doğunun bilgini bulutsuz gökten nasıl yağmur yağarı düşünürken, suyu avcuyla içen adamdır. Dolayısıyla göğe merdiven dayayıp su dökerek düşünür bu açmazı... Bu kolaylığa kaçma, basite indirgeme metodu, yaşamdan koparak, zahmetsizliğe tapma ve insanı aşağılama alışkanlığının adıdır. Doğunun aydını emeksizce her şeye kavuşulabileceği sanısıyla yanıp kavrulan adamdır. Söz bir dolambaçtır, eğretilemedir, her açın olasıdır, ne ki tanrı indinde insan, düşünen insan, dolap beygirini kuyudan kurtarabilmek için vardır... Bir sözcük için yazar insan, tanrıya ulaşmak için tanrı sözcüğüne sığınır, tersinirlikle melek için yazar, şeytan için yazar, anne için yazar, Leyla için yazar, Mecnun olur yazarken sonunda... Dünyanın tüm sözcüklerini barındıran bir sözlük yaratılsaydı, olsaydı o, tek bir satır yazamazdık artık, her şeyin olduğu bir şeye sahipken yinelemek neye yarar!.. Ama yineleriz çünkü ararız, o sözlüğü ararız. Borges'in bir öyküsünde anlamı tek bir sözcüğe indirgeyebilen bir ozan canına kıymaktan çekinmiyor artık, çünkü öyle bir tanrısallığa ulaşmaktır ki bu, yaşamın hiç bir anlamı kalmaz artık. Bir alegori belki de ama bir başka açıdan gerçek. Cennete gideceğimiz umarıyla yaşarız, bu bir soyutlama gibi düşünürüz, oysa anlağımızda bu bir somutlamaya dönüşür, bir amaç ve gerçekliğe dönüşür, bir çaba ve anlayışa dönüşür, insan bedeni acizdir, peşinde koştuğu bir şeyin tüm gereklerini yerine getiremez, ölür öldürür, haktanırdır, el koyar, hırsızlığa ve yankesiciliğe soyunur ve bu terimleri hep altsoyları, türün öbür bireyleri için üretir, algıyı hep aşağıda tutar, kral hırsız olamaz, lazımlığa oturamaz ve örgü öremez. Yaşamın gerçekleri bizi geriye götürmez, soyutlamalarımız bizi geriye götürür. Onlar yüceltir diye de düşünebiliriz korkunç bir yaklaşım başı ve sonu belli değil, ama dünyamız, evrenimiz aynı zamanda hapishanemizdir. Başka bir dolayımla, yöneten ve anlamı agrandize ederek, genişletip yayan, skolastik dönüşümü sağlayan, algı bahçelerini yaratan sınıfların yarattığı bir dünyada, altıda birdir üstü de birdir yerin ve hırsızın en şanlısı kraldır, en acımasızı onun soyudur, tanrıyı ilk yadsıyacak biri varsa en başta yine odur ve onun -gölgesi olduğunu savlayacak kadar- fütursuz, çelebi ve üst bencidir!.. Kitleler, görsel, dijital ve terörize tüketim, ödenceli anarşizm ve yağmacı demokratizmle yönetilen bir dünyada afyon yutmuş varlıklardır, çözüm ne olabilir diye düşünebiliriz, çözüm, birbirimizden bir ayrımımız olmadığı için, sorunu üreten bir varlık, düşünsel yapı, o sorunu üreten varlığın, düşünsel yapının dışında ve ne yazık ki onun üst beninde bir çözüm üretemeyecektir mottosu uyarınca, hiç bir zaman bir tansığa, ilahi bir çözüme ulaşamayacak, öyle bir varıma yol açmayacak-açamayacaktır, ya uçurumun kıyısından döne döne ilerleyeceğiz, ya uçurumun dibinde dememiş miydim şakalarıyla ömür geçireceğiz. İnsanın yazgısı gariptir, hiç bir çözüm sorunun kendisini aşamaz, paralel çözümler üretebilir, benzerlikler yaratabilir, sorunu dondurabilir ama tüm yaklaşımlar sorunun köklerinden kopamaz, eğer bu olabilseydi evreni yeniden yaratmış olurduk, varlık evrende saklambaç oynayan bir yaratıktır, ateşten kaçar, ölüme koşar, kendine sevdalanır, karşıtlar yaratır ama tüm bunlar bilinmeyen, görünmeyen, olmayan bir töz, yaratı, yeni bir başlangıç ve kendini yadsımaktan uzaktır, kendini yadsımak, bunu yapabilseydik eğer, soyuttan somuta indirgeyebilseydik gizil gerçeği, evrenin kitabını okuyabilir, Janus gibi olmuş, olmakta ve olacak olanı yeniden yaratabilir, sızılarımızı dindirebilirdik. Önce söz vardı, neden bunu söyler insan, söz yazının bir önceki aşamasıdır, sözü icat etti insan ama onu kayıt altına alamıyorsa, söz onu hayvaniye olandan ayıramayacağı, cansızlığa yaklaşımdan kurtaramayacağı, uzaklaştıramayacağı için, onu saklamaya gereksindi ve yazıyı icat etti, yazı bir kendini kurtarma, varlığını sürdürme aracıdır, başka hiç bir işe yaramaz, söz uçar yazı kalır, yazı uçar oysa, söz uçucudur zaten, salt uçucu... Eh, karışık bir konu... Bellek bir tür bilgisayardır, sözlerin, düşüncelerin gelecekte bir dijital belleğe aktarılabilmesi yazının zamanla ortadan kalkmasını belki sağlayabilir, düşünceyi kaydedebilen araç, yazının ilkel kordalı bir edim olduğunu ortaya çıkarabilir, yazı düzeltimi gereksinen bir şey, oysa düşüncemi yazabilen, bizi okuyabilen bir araç, onu düzenli halede getirebilmelidir ve bunca zahmete gerek kalmayabilirdi o zaman, unsurların savaşı, Turhan Selçuk'un çizgi romanlarından birinde, geleceğin insanının yalnızca büyümüş kafaları vardır, diğer tüm uzuvlar yok olmuş, bir tür anomaliye dönüşmüştür, gelecekte doğada bazı canlılarda görüldüğü gibi, kendi kendimize üreyebiliriz, kendi evrenimizi kurabiliriz, özlem ve ulaşılmazlıkların, acınası ve bir türlü doyuma ulaşamayan insanı olmaktan kurtulabiliriz, duyguların cehennetinden ve güdüsel şiddet ve arzuların dolambaçlarından arınarak, saltıklıkla düşünen ve üreten varlıklar olabiliriz, dahası hepimiz küçük tanrılar olabiliriz, tanrı nedir ki, kaldıramayacağı kadar büyük bir kaya yaratamayan amirimiz, elimizden tutan ve yarattığı çemberin içinde kalan, onun tutsağı olan bir talihsiz, onun için hapisiz!.. İşte yaşamın tadı kalmayacak o zaman ama gelecektekiler bizlere bakıp, her şeye bin bir zahmetle ulaşan ve ulaşılmazlıkla cenneti yaratan, cehennemler yaşayan insanoğluna bakarak yas tutacak, atalarımız ne acılar çekmiş, ne umarsızlarmış diyebilecekler belki de... Ah onun için işte biz onların yapıtıyız!.. Ama bütün bunların bir varsayım, geri sayım ve acınası birer görüngüler olduğunu düşünmekten kendimizi alıkoymayarak, evet karamsar olmak hiç bir işe yaramaz, evren bir şiirdir, bir estetiktir ve biz o yolda çaba gösteren ilk uzaylılarız, aksi kanıtlanana dek her bilimsel varsayım bir doğru, her görüş bir bağlanımdır ve nesnel gerçeklikteki yerini alır. İsa çarmıha gerildiği günün gecesi, Yarusalem'de güneş göründü ve ertesi gün çöle kar yağdı ve karanlıkta kapım çaldı, gelenin çehresi Mesihi andırıyordu. Evet yaratılmışlar, Havva'nın çocukları masalların kucağında büyüdüler, evrensel tözün, kozmik kelepçenin pençesine düştüler, savruldular, eridiler ve usun kıvrımları onlara sonsuzluğun gizemlerini armağan etti, sürgit bilinmezliklere boğdu, yetersizliğin gücü, yetmezliğin yeisleriyle donattı ve ölümcül yaşamın dolambaçlarında, onlara umudu armağan etti ve onlar eni sonu toz olan, bir 'bilgisayarı' yaratan doğanın arkasında ne var korkusuna kapıldılar, bir soruyu aradılar, oysa insanı yeniden yaratmaya kalkışacak kadar hünerli ve acımasızdılar, doğanın ruhuna yenildiler belki ama sonsuzluğun gizemine tapınmayı öğrenerek varlığını sürdürmek ve evrenin efendisi, bir tür yaratıcısı olma yolunda utkuyla, coşkuyla, sakınmasızca, bıkıp usanmaksızın ilerlediler... Bazen insan yazdığını beğenmez, ama aşkla bağlanmak, şaşırtılar, beğeniler içinde kaybolmak tehlikelidir, sizi garip, komik, acınası bir çukurun içine yuvarlayabilir, bir şey yaratmak için gerçekte yaratılan şeyden kopmak gerekir, tutkuyla sevdalanmak, sevdaya bağlı kalmak yaratımı engelleyebilir, evet her şey görecelidir ama Mecnun, Leyla için hükümdara sen ona gözlerimle bakmalıydın demiş, bu güzelliğin, yaratımın değişkenliğini ve yaratılanın kolaylıkla bir hiçliğe ve bir zevke, güçlü bir estete dönüşebileceğini de gösterir, yine de kalbimizin renkçil çiçeklerle dolu cennetlerinde yazıyor olmaktan, usun labirentlerine sığınmak iyidir diyebiliriz, kalp kolaylıkla yanılabilir ama us terazidir, soğuk ve acımasızdır, kolaylıkla düş kırıklığına uğratmaz, coşkunun sellerine kapılmaktansa, Mizan burcunun göklerinde yapayalnız yargılarda bulunmak belki de daha iyidir. Yargıcı yargılayacak yargıç gelinceye dek belki... Hiç bir şeyi bilemeyiz, günahtan kaçınmanın ya da günahlara boğulmanın en kestirme yolu!.. Sonuç, her yer, her şey, her varoluş, her yok oluş, her düşünce, her anı, her özlem, her aldanı, her varsayım ve her yaratım sonsuzlukta bir şiirdir. ''Olgunlaşmış bir hevenkten düşer gibi can verecek kılıcın. / Bir kayadan daha kırılgandır bir kadeh bundan böyle. / Tüm yaratılar kendi kehanetlerinin tozudur artık. / Demir pas tutmuş. Ses çürümüş, yankı bile. / Adem, senin küllerindir, tüm çağların babası. / Son bahçende mezarın olacaktır böylelikle. / Pindaros ve gecenin büyücül kuşu yalnızca sestir. / Yorgun gün batımının yansımasıdır dirim veren tan atımı. / Miken Kralı'nın avadanlığı, sessizce duran altın maskesi. / En büyük surların hışmı, yüceltilerek aşağılanmış harabeler. / Urquiza ölüme giderken arkasında parıldayan hançer. / Aynada kendi yüzüne bakan değişmez yüzün ağulu / Geçmişin sana görünen yüzü değildir. Gece onun alevden spermini çoktan / Tüketti. Narin düşüncelerle dolu zaman bizi kalıplara soktu bitirdi. / Ne sevinçli olmak suyun akışkanlığında / Koşarken meselleri içinde Heraklit'in / Kesinlemelerle, ya da kaotikliğin us kıran ateşinde, / İşte bu uzun günün, bu uzun gecesinde, / Hiç kimsenin olmadığını görüyor ve artık geri dönülemeyeceğini biliyorum.''

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder