24 Şubat 2016 Çarşamba

VLADEMİR BURKONY

Düşümde mi gördüm bilmem, adam dedi ki, ölüleri yıkarım ben, karşısındakine der gibiydi, oda ölü yıkayan biriydi sanki, onlara kulak verdim. Bulutların üzerinde bir diyalog gibiydi, aralarında şu konuşma geçti... 'Bugün bu adamı getirdiler. Kemancıymış, ex listesinde Vlademir Burkony yazıyor adı. Ukrayna doğumluymuş, doğu bloku parçalanınca ekonomik yoksulluk nedeniyle göçmüş buraya, Antalya'ya gelmiş, ucuz barlarda çalmış yıllarca, ama idealist adammış, Mozart olmak istermiş o, Mozart, ama yazgılarımız yaşamımızdır, bilinmeyen bir akışın kurbanları ya da kahramanlarıyız... Sonunda sabrı tükenmiş, Mozart olamayacağını, yazgısının onu rüzgar gibi savurup duracağını anlamış ve insanın en son kaybettiği şeyi, umudunu yitirmiş günün birinde... Yoksulluğun saltanat sürmeye yarar ispirtosunu sonuna kadar içmiş, yaşamına ara vermemiş böylelikle, sözde bir geçişi amaçlamış yalnızca... Ölmüş elbette, yoksullara, umutsuzlara ve acımasız tanrısına yakışır cinsten... İspirto ve Mozart, garip diyesim geliyor yalnızca, garip... Ama hiç bir şey bilinemez, hiç bir şey bilemiyoruz, hiç bir şey bilemeden yok olup gideceğiz biz. Vlademir Burkony 16 Şubat 2001 de yatağında ölü bulundu. Yaşamının en can alıcı tümcesi bu olmuş. O günden beri hep şu şiiri anımsarım, belki de onun için yazılmıştır, Kostas Varnalis'in, 'Yazgılar' adlı şiiri... ''Bodrumdaki tavernada / sigara dumanları ve küfürler arasında / yukarıda laternanın tiz sesi / bütün arkadaşlar içtik dün / dün bütün akşamlar gibi / acıları unutalım diye. / Biri diğerinin yanında sıkılıyordu / ve ara sıra yere tükürüyordu / Ah! ne büyük bir acıdır / hayatı çile çektiği sürece / hatırlamıyor beyaz bir günü… / Güneş ve firuze deniz / ve sefih gökyüzünün derinliği / Ah! sarı şeffaflığı şafağın / gün batımının karanfilleri / uzağımızda yanıp sönüyordunuz / giremeden kalbimize! / Birinin babası on yıldır / kötürüm -aynı hortlak- / diğerinin karısının günleri az / eriyor evde veremden / Maris’in oğlu Palamidi’de hapiste / Yavis’in kızı Gazi’de. / -Çarpık kaderimizin suçu! / -Bizden nefret eden Tanrı’nın suçu! / -Tehlikeli fikirlerimizin suçu! / -Hepsinden önce şarabın suçu! / ‘Suçlu kim? Suçlu kim? henüz / hiçbir ağız bulup söyleyemedi. / Bu yüzden, karanlık tavernada / boynu bükük içeriz daima / her topuk; solucanlar gibi / ezer bizi nerede bulsa; / korkak, talihsiz ve kararsız / Bekliyoruz; belki de bir mucizeyi.'' Yaşam nedir, bir ölüm aralığı, belki bir düş ya da oyun, umudunu yitirmişlere yakışan şeyler, belki de doğru ama yaşama uyumla sarılanlar, koşanlar ve onun ayrımına varmadan ona inananlar, tutkuyla bağlananlar yaşamı anlayamazlar, onlar yaşamın materyalleri olmakta ısrar ederler, yaşamın onları tükettiğini bilmezler, anlamak istemezler, yaşamı anlayabilmek için onun karşısında durmak gerekir, belki de ona karşı koymak gerekir ya da... Henüz tanımlayamadığımız o şeyi yapmak gerekir. Bu adam yaşadı, kısada olsa, bize acıda gelse, anlamsızda bulsak, bu adam yaşadı, yaşamak için onun ayırdında olmak, onun ayırdına varmak gerekir. Bu adam her şeyi gördü, anladı ve bizim korkunç diye niteleyebileceğimiz bir tepki verdi, kimse onun yaşamadığını söyleyemez, bir iz bıraktı o, davranışı düşüncelerimizi yönlendirmeye kalkışıyor işte, yorumlar yapmaya kalkıyoruz, irdeliyoruz, küçümseme, hiçleme ve övgüye boğmakta var içlerinde... Bir gün babamı da yıkadım ben, o günden beri ölüme ilişkin düşüncelerim onu anlamak, hatta sevmek üzerinde yoğunlaşıyor, baba diyorum yanına bir gün geleceğim, öleceğim, bu daha ne kadar sürer bilmiyorum, acaba ölüm döşeğinde bir hiçliğe gideceğimden ve babama layık bir yaşam süremediğimden kuşkulanarak korkuya kapılacak mıyım, bilmiyorum, baskın düşüncem şu ki ölümden korkuyor değilim, her gün ölü yıkayan biriyim ben, belki de yarı ölü olduğum için işimi yapıyor ve ölümle şakalaşabiliyorumdur. Diyeceğim şudur benim, morgda parçalanmış cesetler, ikiye ayrılmış bedenler, gülümsemesi yarıda kalmış, çehresi asık insanlarda görüyorum, hiç bir anlam atfedemediğim nice ölüler, yüzü olmayan, kolsuz olabilen, yalnız yüreği kalmışlar, düşüncesi paramparça olup dağılmışlar, ne düşünmem gerekir diyorum kendime, az önce bir şey anlatıyordu bunlar, bir şeyi kesin bir dille, karşısındakine aman vermeyen bir şiddetle dile getiriyordu, gece sevişmişti belki de, belki de sevişmeyi düşlüyordu bu gece, kaç kereler para saymıştı acaba, kaç kereler hesap yapmış, edimlerini gözden geçirmiş, poliçelerini kontrol etmişti, ırmak kıyısına gitmiş miydi hiç, çarpmayan elektriği bulmak istemiş, baharın geldiğini sezmiş, karlarda yürümüş müydü, tatlı çığlıklar arasında... Yaşamı aşağılamaya çalışırız, hiçlemeye çalışırız, umursamazca davranırız, öyküler uydururuz hep... (Meksikalı bir balıkçı kahvede oturuyormuş, varsıl bir Amerikalı gelmiş, ne iş yaparsın demiş, adam balık tutarım, onu satar geçinirim, kalan zamanda arkadaşlarla oyun oynar, çocukların başını okşar, akşamları karımla sevişirim demiş. Amerikalı daha çok çalış, daha çok paran olsun demiş. Balıkçı, peki ne olacak demiş, öteki, fabrikan olur, işçiler çalıştırır, paraya para demez, insanlara hükmedip, saltanat sürersin demiş. Balıkçı yine, peki ne olacak demiş, Amerikalı bir an düşünmüş, daha bol vaktin olur, arkadaşlarınla oyun oynar, çocukların başını okşar, akşamları da karınla sevişirsin demiş!..) Yaşamı sıkça ciddiye alırız, hınca kapılırız, kindarlıkla süsleriz saatlerimizi ve üstünlük, güç, bilgelik ve ne aradığımızı bilmezlikle geçen bir yaşam ve sanki günahlarından arınmak istercesine buraya geliş, ellerime... Onlara son kez dokunurum, üzülme yalnız değilsin, dün gelende senin gibiydi, üzülme bedeninin ezilmiş oluşu seni yüreksizin biri yapmaz, buraya tüm güzelliği ve sanki yaşıyor gibi bakışlarıyla gelende var, onlara biraz şaşmıyorum desem yalan olur, tanrım nasıl yıkayacağım ben bunu, kendisi yapamıyor mu, toprak nasıl öpecek bu tatlı bakışları, neden öpecek... Yaşam ve ölüm iç içe, anlıyorum, anlıyoruz ama düşüncelerimizin yetersizliği korkutuyor beni, buradan gidiyoruz, acılarla, anılarla, alaylarla uğurluyoruz onları, serin bir gölgeliğin içine yapayalnız giriyorlar hepsi, tanrım orada ne var, kim var, neler oluyor, bir dönüşüm belki, anlıyorum ama bunca düş, düşünce, bilgi, eylem birliği, içgüdülerin, içtepilerin edimleri ne oluyor, hepsi birer kütüphane bunların, hepsi yaşamın dna'sını barındırıyor, hepsi birer tanrı deyim yerindeyse, öyleyse tanrı sürekli kendisini öldürerek neyi amaçlıyor, daha iyisini mi... Yoksa vahşi içgüdülerinin, dinmez acılarının, acımasızlıklarının bitmez tükenmez devinimleri mi bunlar, ne var orada, ne var... Bilebileceğimiz bir şey mi...' Tıpkı ölüm gibi adam konuşmasını burada kesti. Konuşmasını sürdürseydi, ne söyleyeceğini, nasıl sürdüreceğini hiç kimse bilemezdi. O susunca, karşısındaki başını eğdi, ben dedi, annemi yıkamak zorunda kaldım bir gün. O günden beri ölüme ilişkin hiç bir şey düşünemiyorum. Yalnızca yaşıyorum...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder