24 Şubat 2016 Çarşamba

MİDDLE EAST

Gerçek, bir illüzyondur, yalnızca bir illüzyon. Einstein bunu söylerken, göreceliliğin yaratılışımızın ve yaşayışımızın birincil kuralı olduğunu anımsatmak istemiştir sanırım. Özü şu, göklerin terazisinde hiç kimsenin, hiç bir toplumun haklı ya da güçlü, doğru veya yanlış, iyi ya da kötü, özgürlükçü veya kölecil olduğunu kesenkes ve bir belit, bir tanrı buyruğuymuşçasına ileri süremeyiz. Işıktan geldik ışığa gidiyoruz. Karanlığa övgüler olsun çünkü o bize düş kurmasını öğretti. Biz kendi anlağının sınırları içine hapsolmuş, yinelemeden öteye geçemeyen tanrısal bir eşeyli hücre, kul sıfatını kendine şan edinmiş, evrensel birer köleyiz. Bütün canlılar savaşıyor. Aslan yaşamak için geyiği, geyik yaşamak için hemcinsini bertaraf etmek zorunluluğu duyabiliyor. Ölümüne olmayan şey, otçullar arasında, etçil ve hepçiller öldürmeyi kutsal sayabiliyor. İnsanoğlu hepçil. Üst varlık, tanrının eli ve gökler hakimi Gordon!.. Otçul günahkar değil mi, olur mu, otları, ağaçları, ormanları, kaynakları yok edebilir. Kendisine yönelik yok ediciliği olmaması bir teselli yalnızca, ama insan onu aşağılıyor, neden çünkü insan vahşi, hala bıraktığım yerde otluyor diye onu aşağılıyor, öküzün trene baktığı gibi bakıyor, inek gibi çalışıyor!.. Aşağılama yalnızca zararsızlara ve hatta yararlılara yönelik. Aslan gibi, kartal gibi, şahin gibi ne demek, hepsi ululama, kızılderililerde bile böyle bu, çalan, öldüren ve başkasının varlığına hükmeden canlı kutsal ve tanrısal sayılıyor. Bu açıdan bakıldığında değişmeyen bir uygarlık sisteminin yüzyıllardır süren kurbanlarıyız. Aya gitmiş olabiliriz, yeni yurtluklar bulmuş olabiliriz, ama hemcinsimize, kendimize ve soyumuza yönelik barbarlık baş tacımız, bir terminatör oluşumuz birincil ilkemiz. Uygarlık sistemini değiştirmemiz gerekir demek bile çözüm değil, et ve kandan oluşan bir nesneyiz biz, et ve kandan besleniyoruz, yazık, bunu mu değiştirmeliyiz... Çözüm üretmeye çalışan hiç bir varlık, kendi düşünce sisteminin üzerinde bir çözüm üretemez, onun ürettiği çözüm kendisinin bir benzeri, bir türevi olacaktır, kan ve et yığını olan canlı, ondan kopacak bir çözüm üretebildiğinde artık o olmayacaktır, insan olmayacaktır, robotlar dünyamızı ele geçirdiğinde ve kendini her koşulda yenileyebildiğinde, daha adil bir uygarlık içinde yüzebileceğimizi düşleyebiliriz, o zaman biz biz olmayacağız ama, olsun, yazgılarının kurbanı olan bir insanlık ve bir uygarlık olarak özlemimiz bu değil mi, düşünce düşüncenin en büyük düşmanıdır, yazgımız bu bizim, somutun somuta olan düşmanlığı, soyuta yöneldiğinde, soyutun soyuta olan düşmanlığı gerçekleşebiliyor, çatışma, karşıtların işbirliği, monolog, diyalog, trilog ve sonsuz denizler... Ne ki Marks sorunu bir yakasından ya da başka bir açıdan çekiştirmeyi görev bilmiş; dünyamız toplulukları, başlangıçtan beri üstesinden gelemeyeceği sorunları gündeme getirmezler ve görünen, gerçek olsaydı eğer, bilime gerek kalmazdı. Bu yüzden biz, yineleme olmaktan öteye geçemeyen bir yaratılmışlar ligiyiz. Turing'in sonsuz karmaşadaki kompüter kablolarını çiplere indirgedik, sonsuz karmaşayı bir gün sıfırlayabiliriz, ama içimizdeki şiddet ve kana duyulan özlemi -belki de ana rahmine!- bir gün dindirebilecek miyiz... Her şey giderek anlamsızlaşabiliyor, kendimizi düşüncenin denizlerinde yitirebiliyoruz, öyleyse biz kimiz... Kanatları, kuşun tüylerinden yoksun, ayakları çelimsiz tay hızında, karnı tırnakla bile delinebilir, en büyük zaafı, kalbi çarpım sayısının sonuna ulaştığında elveda diyebilen, beyni ise kafatası kemiklerinin zırhıyla kuşatılmış, uçmak isteyen ve ama kafatasının sarmaladığı kalenin burçlarına bir kere bile çıkıp ötelere bakmaktan aciz bir başsız kaplumbağa!.. Öyleyse şükürler olsun, öyleyse tanrımız bizi takdis etsin, öyleyse kozmos selam dursun haleluya, heyamola!.. Orta doğu tarih boyunca savaşların ortasında buldu kendini, savaş olmazsa olmazı bu canlının, bu hominidin tanrısı ve kulları bundan vazgeçemiyor, kurbanlar, ayinler düzenliyor, bir ölü cinayet, bin ölü istatistik diyor, führer diyor, kral diyor, hükümdar diyor, bir kişi çıkıyor, milyonlara hükmediyor, tanrısı bile biricik, dediği dedik, görev paylaşımı nedir bilmiyor!.. Orta doğu, geçmişte cennetin yurduydu, kutsal kitaplarda Aden-Eden bahçeleri orada, kadim kültürler orada, Asur, Mısır, Babil, Sümer, Akat, Elam ve yüce Mezopotamya... İki ırmak arası!.. Yazı orada bulunmuş, gelmiş geçmiş en büyük sihir, Babil kulesi orada, tanrıya ilk meydan okuma, Nabukadnesor, Gılgamış, Firavunlar, Nemrud, tüm Abraham ve Sezarlar oradan geçmiş, İshak ve İsmael orada büyümüş, Yakup gökyüzüne ilk oradan tırmanmış, başka dünyalar aramış çamurdan doğanın çocuklarına, dünyanın tinsel havzası, Adem'in doğduğu yer ve insanlığın başkenti topraklar. Tek tanrılı dinlerin beşiği, Musevi, İsevi, Muhammedi... Eden bahçelerinin tanrısal ormanları çürümüş, petrol olmuş, tanrının kanı, bir türlü paylaşılamayan, bütün peygamberlerin ana yurdu, Mekke İslam cengaverlerinin kutsiyeti, Kudüs Musevilerin, Musevilerin tariki İsa ise gene o kutsal kentin çocuğu, bir türlü paylaşılamayan ve egemenlik savaşlarının simgesi bereketli hilal!.. Dinlerin egemen olmak istediği toplumlar, sosyal, siyasal, ekonomik yığınların düello ettiği, cihat ve fetihlerin, haçlı seferlerinin bitip tükenmek bilmediği bir arena... İnsanlığın kolezyumu... Sorun yalnızca ekonomik değil, kapitalist şovenizm değil, insanın ve toplumların şan ve hükümranlık savaşının yanında, tanrının sözcülüğünü üstlenme, tanrının insanoğullarına gönderdiği yetkili benim, benim sözüm geçerli gibi bir inisiyatif, otorite, göksel buyrultuların yeryüzündeki ileticisi, sahibi olmak gibi bir ruhani kavgada var orada!.. Her şey iç içe tabi, karnımız doyduğunda her yerimiz açtır ve her türlü işbirliğine hazırız ve yapabiliriz. Filistin bugün düşmanımız ama yarın dostumuz, İsrailoğulları lanetlidir evet ama, düşmanımın düşmanı dostumdur, Beyrut Hıristiyan, Dürzi ve mehdinin kullarıdır evet ama bir denge unsurudur, bayram olacak ve içgüdülerimiz doyurulacak, ilahi gövdelerimizin gereksinimleri dindirilecek ve ruhlarımız teskin edilecekse hepimiz katılabiliriz yortuya, yenenler ve yenilenler kutlamalarda başı çekenlerdir!.. Gelecekte ne olacak, kıyamet kopacak ve yok olacağız, tanrımız soluk alıp dinlenecek, yeniden düşünecek ve ademi bu kez çamurdan yaratmak gafletine düşmeyecek, formülü birbirini yok etme denkleminden kurtarmayı deneyecek ve kendisi aradan çekilecek... Güdülme gereksinimi duyan hiç bir varlık kendi başına var olamıyor. Belki de gelecek çözüme kavuştuğumuz bir asr-ı saadet günleri olacaktır, tansık gerçekleşecek, Mehdi ya da Mesih inecek, deccal gizlenecek ve sonsuz mutlan gerçekleşecektir. Ütopya!.. Ah evet nasıl da düşünememişiz, bu kadar kolay mıydı, arkamıza bir kere dönüp bakmayı düşünememişiz, önümüzü görememişiz, yukarıya baksaymışız keşke, eyvah yerdeki çukuru bilememişimiz... Orta doğu iyi ile kötünün savaşı, tanrılarımızın düello ettiği yer, cennetin anayurdu, cehennem (Gehenna) toprakları, Nemrut'un doğduğu, Semiramis'in göz yaşı döktüğü, İsa'nın baba, baba diye haykırdığı, Musa'nın göklere el açtığı, Muhammed'in kabilesini albızın elinden aldığı, Meryem'in aklandığı, Davut ve Goliath'ın karşılaştığı, minik bir dünya, manik bir evren!.. Eğer dünya kılı kılına bir denkleştirme sistemiyle yeniden kurulmak istenseydi, Orta doğuya bakmak yeterli olabilirdi... İnsan kurtulduğunda, kurtulmayı başardığında Orta doğu diye bir yer kalmayacak!.. Uygarlığımız ve onun varyantları, versiyonları, bir öncesini yinelemekten çıktığında, o gün, Orta doğu, eski dünyanın bir anısı olarak sonsuza dek saklanacak, gelecekte insanlar, aydan, Venüs'ten, yeni güneşlerinin içinden gelerek mavi topaza baktıklarında, Orta doğuyu arayacak gözleri ve işte diyecekler atalarımızın toprakları, birbirlerini öldürmeselerdi, biz olamazdık. Olmayacaktık!.. Biz, buna layıktık!.. (Evren belki bir estet, belki de bir şiir, buradan görünen elem veriyor olsa da, Borges'in, Spinoza'dan hareketle yazdıkları, durumu özetliyor olabilir.) 'Baruch Spinoza' ''Altın bir sis, Batı Avrupa'yı ışıklara boğuyor pencerede. Şimdi, tüm titizliğiyle el yazmayı bekliyor o, değerinde, sonsuzca ağır gelen. Birisi Tanrı'yı doğuruyor karanlık kupasında. Tanrı'nın nedenselliğidir bir adam. O bir Musevi. Elem dolu gözleri ve sarı yüzüyle Zamanın yükünü taşıyor kitabının yapraklarında, sızıyor damla damla ırmağa, başı sonu olmayan sulara, sonsuz bir akışla. Yorum yok. Görkemli ölçüp biçmelerle biçimlendiriyor o Tanrı'sını, büyülerle. Sağlığı bozulalı, hiçliğe kapılalı beri, Tanrı'sını kuruyor o, paylar verip sözcüklere. O öyle tanınmış, kabullenilmiş biri değil, görkemli bir aşık. Umut aşkın varlığıdır demiyor o, aşkın varlık olduğunu, biliyor o.'' Sürdürüyor... 'Spinoza' ''Burada alacakaranlıkta, yarı saydam elleri parlıyor Musevi’nin kristal bardağında. Duygusuz bir uzantı, endişeyle renk veriyor, öğle sonralarında. Bütün günler, ikindileri, bitimsiz ve duyumsuz bir yinelemedir, birbirinin eşi sanki. Elleri uzayın gök yakuttan minerali, çakılmış, berkitilmiş sınırlar, varoşun duvarları gibi. Güç bela beliriyorlar, sessiz ve sakin adama, zamanlar kazandırabilmek adına. Düş kuruyor, tasımlıyorlar, dillerin tutulup, ışıltıyla izlenebilsin diye labirenti. Tanınmıyor olmak üzünç ve sıkıntı vermiyor ona (başka bir aynadaki düşlerin içindeki bir düşün yansımasıdır o), sevdalı değil, çılgınca ve delice sevmenin ürkek kadınlarına. Geçti o dönemler, özgürdür artık. Söylencenin ve sözcüklerin göz bağcılığı adına durup, ölene değin parlatıyor inatla büyütecini. Şimdi en büyük haritalar, eni sonu olmayan, ışıltılı, göz alıcı tüm yıldızlar, onundur artık.'' (...)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder