26 Şubat 2016 Cuma

HOMOPYA

Kızılırmak'ın, Hotan Çayı'na çok uzaklardan baktığı kıvrımların arasında yüzen, kıstaklardan dağlara uzanan yeşillikler arasında, girişini dev çınarların, tilki kuyruğu çamlarının süslediği, eğrelti otlarının ve at kuyruklarının hiç bir kuşkuya yer bırakmaksızın, ürkütücü bir vahşilikle boy gösterdiği, yasemenlerin, çiğdemlerin, fesleğen kokularının esrittiği, derin, neredeyse yeraltı cehennemlerine uzanan, bir mağarası varmış. Görenlerin gözünü gözünden, canını canından ettiği bu yer, söylentilere göre, Alamut kalesine yakın bir heybetteymiş. İçindekiler Hasan Sabbah öğretisine sempati beslemekteymiş, Diyojen gibi yaşarlar, para ne işe yarar diye düşünmez, saçlarını taramaz, tüylerini yolmaz, tırnaklarını kesip, törpülemeyi bilmezlermiş. Ama öyle ileriymişler ki, görüşlerini savundukları bilgeleri, hologramda canlandırıp, sorular sorarak, kıyamete doğru savrulan dünyanın gidişatına ilişkin bilgiler ediniyor, görüş alış verişinde bulunuyor ve zamanı gelince ortaya çıkarak, dünyayı uçsuz bucaksız boşluklar ve uçurumlara yağan yağmurlardan kurtarmaya ahdediyorlarmış. Arada dünya ahvalini ve gidişini yakından gözlemek üzere ulaklar salıyor, Newyork Zafer Heykeli'nden, Eyfel'e, Pisa Kulesi'nden, Nepal'e, Fujiyama'dan, Canberra'ya, Sahra'dan, Sibirya'ya ve kutuplardan, Patagonya'ya kadar uzanan bu yeraltı gökmenleri (uz-bilge) sonra yine uçarak Canik dağlarının kuş konmaz, kervan göçmez sırtlarından ta aşağılara, bu güne dek varlığı kanıtlanamayan mağaralarına dönermiş. Ne ki onlar tam bir ilim-bilim düşmanıymış aynı zamanda... Karanlık ve aydınlığın, madalyonun ayrılmaz iki cüzü, gemi alınmaz iki yüzü olduklarını biliyor, geceyle gündüz gibi birbirini bilen ama göremeyen, bu debil materyallerin, cehenneme giden merdivenlerin iyi niyetle döşenmiş taşları olduğunu ileri sürüyorlarmış. Öğretilerinden bir kaç örnekçe sunmak gerekirse şöyleymiş... Ve çünkü bu 'Öbür Dünyalılar'a göre; örtünmek, insanın insan olma yolunda bir aşaması, yıldızsı-pırıltılı bir edincesiymiş. Bedeni açıkta bırakma, üryana giriftar olma; kara ormanların tarzanı ve dağların başıboş otlayan kırçıl keçileri gibi dolaşmanın bir dayanağı, barbar ve kan içici bir dünyanın, et gözleyip, can tüketen bir vandallığına özenmenin belirtisi sayılasıymış. İnsan örtünmeli ve örtündükçe de günahlarından arınmalı, uzaklaşmalıymış. Silahlar üretmenin, atomik hücreleri patlatarak kentleri yok etmenin, kırmızı yağmurlar icat etmenin, tanrıyla yarışma, bir şirk koşma ve beyhude bir hayasızlık olduğunu ileri sürüyor, acımasız doğan ve edepsizce çoğalan Deccal'in yeryüzüne ineceği zamanın günbegün yaklaştığını söyleyesilermiş. Mehdi ve Mesih'in böyle bir dünyaya hiç bir zaman gelemeyeceğini belirtiyor, yerlere kapanarak, üzünçlerinden yıllarca ayağa kalkamıyorlarmış. Aralarından biri tam iki yüz yıl secdede kalmış, öldü diye ayak ucuna dokunduklarında, ben benden geçmiştim, vecd halindeydim, tapınmamı bozdunuz, tansımamı, yakarımı yarım eylediniz diyerek arkadaşlarına lanet okuyor ve gene tanrısına yalvararak, türlü türlü yaş dökmeler, iç akıtmalarla bir iki yüz yıl daha, mağaranın zeminine kapanarak, göz yaşları kuruyarak toprakla kaynaşmış olup, sonsuza dek öylece, secdede kalmış. Onlar hep Havva Ana'larını arıyorlarmış. Kaynaklardan su içiyor, çiçeklerle geçiniyor ve doğunun uçsuz bucaksız halılarında görüleceği üzere, aslanlarla koyun koyuna, ceylanlarla konuşa konuşa, gündüzlerin sürüp gittiği ve -arzunun karanlık nesnesi- geceye iman ederek, bir dünya ahvalinin içinde, sürüp giden bir zamanın mutlanlı özlemi içinde kıvranıyor, ağlayıp, sızlayarak, çırpınıp, haykırarak, çığlıklar ve inlemelerle bedenlerini parçalıyor, geçmişe ağıtlar yakıp, kargışlar sunarak, beddualar okuyup, lanetler, ilençler yağdırarak, geleceğe umarsızca yakarıyor ve bitimsiz acıların eşliğinde, dur duraksız tanrılarına yalvararak günlerini geçiriyor ve yaşayıp gidiyorlarmış. Diyorlarmış ki, ey Betlehem'in yıldızları, ey kırlangıç kuşları ve ey Ebu Leheb'in torunları, hormonal yapılanma insan soyuna yönelik bir soykırım, genleri değişen organizmalar cehenneme bir çağrıdır. Cinsiyetsizliğin koridorlarına doğru koşan insanlığınız, ölümsüzlüğün ölümünü çağırıyor, silikonlu canlanışla, botokslu etleniş, kıyamete duyulan bir özlemdir. Doğallık iman temizliğidir. Tapınmada günahsızlık ve masumiyettir. Ebabil ve yarasalar dostunuz olsun. Ve bizler, yontma taş devirlerini geride bıraktık, parıltılı metal yorgunluklarına doğru hızla sürüklendiğimizi biliyoruz. Evrenin içinde bir gün, bir serap gibi savrulup gideceğiz. O günleri bekliyoruz biz. Aşkımız yüz yıllar önce bitti. Kim ki, yüz yıllar önce, sevdiğini canından etti, işte o Adem'in oğlu, aşkın bittiğini yedi cihana duyurmuştu. Eden Bahçeleri ve Hindistan Kırları onun zalimliğiyle inledi. Ve tüm dünyayı sarıp sarmaladı bu dehşet. Kan ve göz yaşı içkimizdir bizim. Etimizde ekmeğimiz. Aşkın göz yaşını bitirdik ama öldürme ve kan tutkusu alışkanlığımızdır bizim... Onlar kanibalizm ve nekrofilizm çağı bu diyorlarmış. Geç kalmadan ırkımızı kutsamamız gerekiyor. Sevdaya dönüş çağlarına, sonsuz uyum ve estetiğin akışkanlıklarına ve doğallığımızın can verici atalarına dönüş yapmamız, bir adanışla, kurban olmamız gerekiyor bizim... Bir uygarlık sayılamazmış şu yaşadığımız, konstrüktivizm, imaj ve illüzyon tümörünün şanlı zamanları, ölmeden ölenlerin çağlarıymış şu yaşananlar... Tüm sanat ürünlerimiz, ekonomik göstergelerimiz ve mekanik gelişme, bilimsel eğretilemeyle, kültürel aydınlanış ve bilgi çağlarımız, çılgınca varyasyonlarımız, bir cüzzama, ceset parçalayıp, kuyruğunu yiyen bir canavara sevdalanışmış onlara göre... Moronizm bu diyorlarmış. Yüz yıllarca inleyerek, birbirlerine sarılarak -göklerden gelecek olanı- bekleyenler, yaslandığı kuru duvarda helak olup, ölüp gidenler, için için bir hiç olup, bir şişeye sığacak denli küçülenler, ıslığa dönüşen, bir kuş gagacığı, bir toz bulutu gibi havada uçuşarak, yok olup gidenler ve toprağın içinde zamanı unutarak, bir karınca gibi didişip, eyleşerek, yaşayıp giden, nice bahtsızlar, umarsızlar varmış aralarında... Ah derlermiş, şu gördüğümüz, dalgalı, sınırsız denizlerin dünyası, bir vahşet ve zombiliğin, kadük bir mongolizme evrilen kabuslarıymış işte. Bu uçsuz bucaksız ışık denizinin içinde yükselen ışık kamaları, dizginsiz coşkuları, bir kar körlüğünün gözleri kamaştıran parıltısıymış yalnızca... Ve yetmiş yıl düşünenler varmış aralarında... Cahil derlermiş bu durumda; Arı, duru bir saflık, kıratını alabildiğine aşmış, tanrısallıkla şaşmış, kanatlı bir peridir. Aydınsa, münkir, hayasız ve gaddar, evrendeki kumların sayısından çok bilginin despotluğunda türeyen, bir sapma, kapanmaz bir yara, bir irin imiş. Bilgiçliğin ve bilginin duayenleri; soysuzluğun bir Deccal'i, Homongolos kıvamında, insan soyuna yönelik bir cellat, gizil ve amansız bir dolambacın uğrusu, bir 'Elephant Man'iymiş. Ve sürdürüyorlarmış ki, bütün peygamberlerinizin ilk buyruğu 'Öldürmeyiniz' oldu, ama ilk kılıcı onlar indirdi. Bütün krallarınız insan eti yedi. Herodot Tarihi'nin bütün kraliçeleri köleleriyle sevişti, ama uçurumlardan atılıp, kemiklerini Atlas kuşlarının sıyırması dileğiyle... Ve böyle bir düzen nasıl olabilirmiş ki ve biz nasıl böyle bir ikiyüzlülüğe katlanabilirmişiz ki ve kimin adına ve niçin adanabilirmişiz ki bu kanlı vodvile!.. Ve Fransız devrimi dedikleri, giyotinle, yoksulların etinin çengellerde seyriymiş. Kralların yerine elan diktatörler geçmiş ve kan içen vampirlerin yortuları, kutlamaları da hala sürüyormuş, dünyanın karalarında, cehennemi zindanlarında... Bolşevik devrimi mujikleri soyup öldürmekten başka bir şey değilmiş. Aydınlanma çağları dedikleri, yoksulları karanlıkta öldürmenin utancından sıyrılmış ve güneşli meydanlarda 'Asılmışların Baladı'nı haykırarak, kalabalıkları çılgına çeviren, sarnıçların çıldırtıcı sularından içen korolardan başka bir şey değilmiş. Kanın kösnüllüğünde, Bastille ve Taksim'de, Concorde ve Pigadilli'de, Manhattan ve Tianenmen'de toplanan sayısız kızıl arı, hep birbirinin kovanlarına saldırıp, hep birbirini yermiş... Hayvanlaşan İnsan'ın Emile'siymiş bu çağların adı... Ve hala oralarda bir hay huyun haykırışlarıyla, inanılmaz bir vahşet, ruh sayrılıkları, ölüleri gömme törenlerinin şaşaası, tüm barbarlığı ve tüm görkemiyle, umarsızca ve acımasızca, kan içme törenlerine duyulan özlemin sarhoşluğunda, delilerin edimlerine rahmet okutarak, sonsuzca sürecek bir doyumsuzluğun cinai çılgınlığında, insanoğulları kolan vuruyor, kanın ve gözyaşının yücelttiği saraylarında, kafesler içinde yaşamlarını sürdürüp gidiyorlarmış!.. ... Adam, yanıp sönen bilgisayarını hızla kapattı ve nereye diye bağrışanlara aldırmadan ve kimseciklere el sallamadan, kardeşlerimi aramaya gidiyorum diye haykırdı!.. Canik Dağları'na!..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder