25 Şubat 2016 Perşembe

HANDE DEMİRCİOĞLU

Cihangir'de yapayalnız dolaşırdı, hafifçe, annelerinin bayraklı dediği, çelimsiz bir bedenin taşıdığı bağımsız bir ruhun, çıtkırıldım, nazenin bir görseli gibi kaldırımlardan geçer, Çukurcuma'ya doğru direnmeye, dik durmaya çalışan garip, kimselerin dikkatini çekmeyen bir pandomim ustası, bir jonglör, minicik, hayatla ne yapmak gerektiğini bilemeyen, ama gerçekte 'yalandan da olsa' bir kerelik bile palyaçoluk yapamayacak olan, bir melekcik gibi süzülürdü...... İnatla kendi dünyasının kraliçeliğinde, ıssız ve ziyaret edilmez ülkesinde, kendi tanrısının sessiz toprağında yaşamakta ayak direyen, minicik bir bulut gibi gelip geçti dünyadan. Kimseler anlayamadı onu. Öldü işte. Ağlayamadım... Lale Müldür, ben ve o, Firuz Kafe'de oturuyorduk, o kadar hassastı ki, hayatın sınırları dışına çıkan şakalarımı gerçek sandı, anlaşamadık. Sonra çok karşılaştık, sessizliğin ülkesinde, kimsesizliğin meyhanesinde, ama hiç konuşamadık, ruhlarımız bakışıyor olabilirdi ama bedenlerimiz görmemeye ve sırtını dönmeye yeminliydi sanki... Onun ciddiyetine ayak uyduramadım, ciddi olacak kadar hayata meraklı değilim ki, sürünüyorum, ama o sürünmeye dayanamayacak kadar kararlı, bilinmez... Ve olan oldu... Olağanüstü güzel yazıları vardı, sayısız alıntılar yaptığımı, gizli okumalara kapıldığımı, çaldığımı, hep yararlandığımı ve ona özendiğimi kim bilebilir... O belki biliyordu ama hiç bir zaman sohbet edemedik, birbirimizin yanından geçtik hep, merhaba desem ne der acaba, aynı şeyi oda düşünüyordu eminim, ayrılıklar, uzaklıklar değildir, ayrılıklar yakınlıkların yaşanamadığı yakıcılıklar!.. Birbirine yakın insanlar, birbirini göremeden geçip gidiyorlar ve yazgılarına boyun eğiyorlar... Dünya giderek güzelleşiyor ha!.. Şunu düşünürdüm, işte felsefeci bir yazarımız var, neden bilinmez, neden sözü edilmez, bir felsefeci olarak bu toprakları taçlandıramaz mı!.. ''Kafası yüzde yüz uygun muydu kafama bilmiyorum, ama o benim soyumdandı. Etiyle, kanıyla değil, belki de heyecanıyla değil, batırıp parmaklarını kanayan yarasına beyninin ışığını sattığı için bir ekmek parasına. Fakat ne yazık ki, o, namludan kopan bir kurşun gibi haykırıp, karanlık acıların camını kırıp güneşi dolu dizgin gözlerine dolduramadı! Gün geldi, ağrıdan ayakta duramadı. Ve işte o zaman çocuğunu boğan aç bir ana gibi, bir çözülmez çemberin kıvranarak içinde, boğdu kendi elleriyle yüreğini bir rakı kadehinde. Tutunmak istedi, kaçtılar; çalıştı, kırbaçladılar; susadı, kendi kanını içti o! Parça parça insan kafası satılan, kaldırımlarında aç yatılan bir caddeden mukaddes bir ıstırap şarkısı gibi gelip geçti o!.. '' Hande Demircioğlu, yazar olmak istemiş değildi, çünkü başaramadı. Ama o dünyayı, hayatı ve insanı kendi çetrefilliğiyle, ustalığıyla, felsefesiyle yazdı. Herkes onu unutabilir ama dünyanın taşı toprağı ve yaratılışın tözü onu hiç bir zaman unutamayacak, onun tek amacı buydu... Başardı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder