26 Şubat 2016 Cuma
DOĞU
Geçmişte ehli keyifmiş doğu insanı, bir kahvede otururken üç-dört sandalye birden işgal edermiş. Ne zaman başladı bilemem, doğu, bir eğretiliğin ürünü. Derler ki, paralel evrenler, dünyalar var, siz aynaya bakıyorsanız, bu evrenin (ve bu dünyanızın) ikizi, başka bir evrende, aynaya bakan biri daha var. O sizsiniz. Gerçek olabilirse de hüzün verici.
Levent, Etiler tarafında yaşayan ressamlarımızın, sanatçılarımızın heykelleri var. Yaşarken ikizlerini koymuşlar. İlk bakışta bir ahde vefa gibi gözüküyor ama ne yazık ki değil, bir düzeni sürdürebilmek için baş vurulan basit bir manipülasyon... Aşağılayıcı bir tutum.
Ülke henüz heykel nasıl yapılır onu bile bilmiyor. Doğu işte, bir eğretiliğin içine düşmüş bir türlü çıkamıyor, sonra ne yapıyor, mankenin oyu çobana göre iki sayılmalı diyen şarkın açgözlü, taklitçi ve fason aydınları, kent soyluları, düzenleri sürsün emeliyle resmi kurumların sahte gülücükleriyle yan yana gelerek bu heykelleri, bu objeleri, karınca kararınca, bir yerlere asıp, kesiyorlar!..
Bir piyano çalanın, el üstünde tutulup, örnekçesi saz çalanın, olmadı Beyoğlu'nda kanun çalanın, bir kişi bile kendisine dönüp bakmadan solup gitmesi gibi... Ey doğulu, senin oyun iki, bak heykelin oy atar gibi...
Doğuda heykel, resim ve olabiliyorsa mimari neden gelişmemiştir, göreceli diye mimariyi tümmen katabilmek, bu öylesinelik doğru mu bilemem ama buna karşın pek çok şeyde olduğu gibi, resim ve heykelde yeknesaklık olduğu açık...
Doğu, günü birlik yaşamı alışkanlık edinmiş, dünyayı gelip geçici görmeye mahkum edilmiş, batı şu ya da bu nedenle modernse, doğu onun evrendeki ikizi ve zıttı ne yazık ki, ters yolda ilerleyen iki paralel doğru gibi, o heykel yapıyorsa o paralıyor, o resim yapıyorsa, o bocalıyor, o senfoni besteliyorsa, o curnata yapıyor. Üstüne üstlük bu kesim, çobanın oyunun sayılmasını istemiyor, çoban niteliği göz önünde, üretken, ilk eldenci, sahte, sanal ve illüzyondan uzak, diyesim etik olduğu, yapıntısı, üretisi, insani ve artık bir özlem olan gerçeği sunduğu halde...
Gariptir bu üst yapı kurumunun sözcüleri, çözümsellik adına, batıya özenmeye kalkıyor nedense, en büyük hatası da bu ne yazık ki, bu mantık çerçevesinde, kendini küçük düşürüyor, eğreti heykellerle periferiyi, çevreni kandırmaya kalkıyor, bir tane piyano üretemeden, parmak sayısı kadar, parmak şıklatıcılarını kutsuyor, batının tutsağı oluyor, parfümden, bir dilim jambona kadar her şeyi ondan alıyor ki bir çoban aldatan kuşu; dilencilerin kutsandığı ülkesinde, kendi mecidiyesi, batının karşısında pul oluyor, külliyen bir tutsaklığın el kapılarında, ezik büzük dolaşan, sanatçısı, bezirganı, takım taklavatçısıyla kolan vurup, kirvem hallerimi böyle yaz diyen, buza dönüşmüş, taş kesilmiş göz yaşlarıyla ağıt yakıp, çığrışan kitlelere, yeri göğü titreten ağlatılara, masallara dönüşüyor.
Hepsi iyi niyetli, hepsi gerçekçi, hepsi yurtsever, ama bir kibrit alevi hepsini birbirine düşürebiliyor, hepsi bir kamçı şaklatısıyla hizaya gelebiliyor, hepsi hep birden gülebiliyor, hepsi aniden körkütük bağrışmalarla, aynı anda bayrak sallayabiliyor!.. Tanrı, mucizelerin adını, tüm tansıkları, tansımaları doğuya ihsan eylemiş!..
Heykelleri utanç verici, göz boyama işlevini yüklenmiş, yükün altında azaları sakatlanmış pigme (Latincede eğreti, göz görmez anlamına gelirmiş, ormanda kendini unutan Afrikalı, doğulu için uygun bir deyim) orduları gibi sırıtıyorlar, çoğu bir kenara atılmış çürüyorlar, Harut Marut, Yecüc Mecüc öyküleri bu anlayışlardan, tanrının bile akıl erdiremediği bu yaşam tarzlarından doğuyor.
Dünya yeniden kurulmuş olsa bile, doğunun dilencisi, sadaka veren sultanını, kimden aldıysan onu, git ona ver diye azarlayamıyor!.. Sürgit ayaklarına kapanıyor, bu dünya geçici, nasıl oluyorsa öyle olsun, öbür tarafta hesaplaşırız gibi, ilahi bir fablın tadına, coşkusuna, şehvetine sığınıyorlar. Yalan dünya şarkılarıyla ideolojilerini besliyorlar, açlıkla, narayla, cabbarlıkla, ölümle alay eden, kuduza dönmüş bir gaddarlıkla...
Bu panoramanın sanatçısı da taklitçi, kukumav kuşu, kopyacı ve salt kolajcı olabiliyor artık, başkasının heykelinin alarga benzerini yapıyor, düşünmenin gereksizliği üzerine, Gazali'yi yergi taşında eritirken, sorumlular yaratırken ve sorun bumerang gibi özüne dönerse de, kendini düzenin etik ve etken sahibi, laikiymiş gibi kitleleri aldatmaya kalkışabiliyor... Doğu işte bu!..
Aya gidene inanmıyorlar, yere girene inanmıyorlar, dağa çıkana inanmıyorlar ama metan gazıyla dolu kuyuya art arda beş kişi inip, ölümün tatlı kollarına şehvetle, aşkla sığınabiliyorlar!..
Doğu neden böyle... Gerçekten dünyamızın, refah ve yaşama dönük yüzünün ikizi, karanlık ve dehşet veren öbür yüzü, dilenen ve gönül gözüyle gören, akıl almaz ve bizim algılayamadığımız bir denge, bir ödeşkenin, diğer ve ama kutsal, kimselerin gizine varamadığı, olmazsa olmaz karşıt yüzü mü bu evrenin acaba!..
Tanrının denge kuramadığında, tüm yaratımlarının, güdük evreninin bir üfürükte solup gideceği, bir kefenin ağırlığında, cehennemin dibini boylayacağı ürküsüyle yarattığı, kılı kılına bir denkleştirmenin ürünü mü doğu!..
Sözün özü, doğunun heykellerinin kolları bacakları eğri büğrü, vücudu altın orana rahmet okutan kıvrımlarla dolu, resimlerinde kutsal kadınlar, nü'ler, sanki biri gizlenmiş de, biraz sonra yaşama elveda diyecek, başı gövdesinden ayrılacakmış gibi tedirgin, ürkek, ötücü ama ninnisini yalnızca kendisinin duyabildiği bir kuş gibi duruyorlar, beden dilleri elem verici, bakışları kahredici... Genlerindeki bu ürkeklik, sultanlarının, hakanlarının, babürlerinin iki dudağı arasındaki yaşam bağışından, son iç çekişlerinin uzatılması, ertelenmesinin aylasından mı kaynaklanıyor acaba!.. Tiz onun kellesini vurun naraları mı bu genlerindeki, ürkekliğin, çekingenliğin bir gonca gül, bir kanser tümörü gibi yayılmasına yol açmış olmasının kutsanmış nedeni, mabutlarının hiçlikten gelip, hiçliğe yollayacak olması mı, bu ilahi huşularının gadri ve kederi!..
Tanrı doğuyu daha çok seviyor... Çünkü yarattığı evrenin dengede kalabilmesi için, doğuya sonsuzca zulüm, acı ve kederi bağışlamış hep, nasıl doğu onun aşkı olmasın, tanrı varlığını doğuya borçlu, doğu olmasa, yarattığı tefekkür, ide, maddi evren, kozmik dünya, sanal cennet, illüzyonik cehennem, bir fiskeyle toz olup dağılacak, kendisiyle birlikte... Ama onu ayakta tutan, doğunun yeknesaklığı, sonsuz acılara göğüs germeleri, tanrının acılarını ve beceriksizliklerini, yanılsama ve yanlışlarını üstlenmeleri, belki de bile isteye... Doğu olmasa tanrı olamaz!..
Resimlerdeki insanlar, yatağa dinginlikle uzanamıyorlar, hep gerginler ve hep az sonra acaba ne olacak korkusu içindeler, geleceğe değil, geçmişe dönükler, gelecekten korkunç derecede korkuyorlar!.. Bakışları hep tuhaf, heykeller öylesine garip ve binbir gece masallarının o düşlenmesi bir daha gerçekleşemeyecek, hatta tanrının düşlerinden de acayip, durgun sırıtıyorlar!.. Tümüyle kendilerinin bir özeti, bir eğretilemesi gibi Homongolos tadında bakışıyorlar, eğri büğrü duruyor ve sanki hiç kimselerin düşleyemeyeceği, düşünseyemeyeceği bir özdeyişi, bir sırrı verecek, fısıldayacaklar da, gününü beklermiş gibi duruşuyorlar. Gülümseyerek, alayla ve yaşayanlara, tüm dünyaya acıyan, küçümseyen bakışlarla...
Doğu bir anomali!.. Doğunun kendisi bile, henüz kendisinin bu sırrına vakıf olamadı. Batının yol yordamına, ehvenlikle ve bir isteriyle uyan bu denge, bazen boynunu kanlı yatağana delicesine uzatmakla törene dönüşebiliyor, batı terazinin kefesinin, bu dinmez kederinin, kendi sefahatının nedeni olduğunu maşrık derecede biliyor!.. Onu, ondan, kendisinden daha iyi tanıyor. Tanrının da olan bitenden duyumu vardır kesinlikle... Bu işbirliği, kimlere, neden, nereye kadar yarıyor, yarayacak, anlayamıyoruz, çözemiyoruz. Ruh bedene karışmış, bir türlü çıkaramıyoruz.
Doğuda gizlenmiş bir öğretiye göre, insandan, insanlıktan daha yüce hiç bir kat, hiç bir varlık olamazmış, tanrı nedir, Romülüs ayakkabılı, sürücüsü insan olan bir avatardır belki de, küratörü peygamberlerdir herhalde, Yakup'u, düş görenleri de meleklerdir sanırım, resmi tarihimize göre doğu utangaçtır, hayır, deliler, aşıklar ve çocukların utanması vardır, hiyerarşik cehenneminin içinde, el pençe divan durma, el etek öpme ve sadaka isteme alışkanlığının içinde doğu utanmayı, acımayı ve sevgiyi yüz yıllardır unutmuştur ne yazık ki...
Ne var ki, insan, tanrı ve kutsal ruh üçgeninde, bir yeknesaklık var yine de... Tümlenememiş, yarım kalmış ve bir kesimin acılarıyla yükselen, henüz tümüyle tanımlanamamış bir umut ateşi... Umut ateşini taşıyıp, yücelten eller yanmıyor, o bunu birilerinden ödünç alıyor. Umut ateşi, onu yüceltenlerin elini yakmıyor. Kimlerin, hangi bahtsızların, hangi çığlık sahiplerinin elini yakıyor biliyorsunuz... O zaman diyorum ki, tanrı taraf tutuyor!.. O zaman, kendi varlığını da buna borçlu diyorum ben, öyleyse tanrı kim olabilir diye sorabilirsiniz, tanrı bizler... Hepimiz.
Çağımız düşünce hırsızlığı çağı ama bu emeksiz, çabasız, fason ve hazırcı bir bireyselliğin, kendi kitlelerine afyon sunan aczi ve zulmü değil, bilinçle üretme ve düşüncenin hazzıyla onun sınırlarını aşabilen insanlara, layık olduğu olanakları sunarak, onların beyinlerini sigorta edip, emeklerinin karşılığını, arzu ve kıvançla insanlığın hizmetine sunabilme çağı, bu girişimlerin sahiplerini biliyorsunuz...
Çağımız düşüncenin, pazarlandığı, yoksandığı ve bir statü ve anarkounited'in dışında uygulama alanı bulamadığı, vahşiyaneliğinin, dağlarda solumasının mutlak bir bağıllıkla, deniz seviyesine indirildiği ve ehil ellerin dışında, asla hiç bir işe yaramadığı, başka tür bir fason çağ artık! Düşünce bir puzzle ve gerekirliği dışında işe yaramadığında; darmadağın edilip yoksandığı, hiçsendiği bir çağ, düşünce evcilleşti ve kölelik aldı başını gidiyor...
Öyleyse şunu diyebiliriz, düşünce hırsızlığı çağında, tutsaklık yani kölelikte bizzat üretilebilir, kimi toplumların mutlak bir bağlılık ve bağıllıkla kendilerine laik ve layık gördükleri sahte cennet ve köklü cehennemlerin illüzyonik gözlem ve vahşetiyle sürdüğü topraklarda bizzat ve zahmetsizce yeşerebilir, kök salabilir, kabul görebilir hatta vazgeçilmez bir bağımlılık yaratabilir. Köleler gururla geçmişin Appulia sokaklarında, geleceğin bulvarlarında dolaştıklarını sanabilir.
Bu eşitsizlik, ayrışma ve keder dağılımını, dengeye getirmek ya da bütünüyle bir umut ve Mona Lisa tebessümüne çevirmek, evrenin derinliklerine, öte gezegenlere ve sonsuzlara gülümsemek, tanrının kendisine değil, onun eli, kolu, ayağı olan, bizlere bağlı ne yazık ki...
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder