1 Mart 2016 Salı

LİSYANTUS

Onun için bir lalenin, özkıyım değil pencereden itildiğini savlayan bir görüşü vardı, tanışıklığın, tanıklığın getirdiği septik bir içtenliğin, bir sütunlu galeri, bir Zenon düşleyimidir belki de, bir gece ecesinin evlerinde konakladığı gizler dünyası... Belki bir leylanın yaşam oyununa egemen olanın katlanamamasıdır tüm bunlar, belki de bu denli incelikli açıklamalar, ezginliğe ortak ...olmanın kederidir bilinçaltının dünyasında, gecenin yarısında, kısa ama akıp giden ilginç söyleşimiz için teşekkür ediyorum, neden bu mihnet dolu özlemler, hep öpme sevme imgesiyle anlatılmak istenir ki, yakanın karşısından, bununda belki masum olduğu kadar, bir takım hegemonik dürtülere varan, genlerdeki mülki despotluk duyumlarıyla derin bir ilintisi vardır belki de... Sevgi bence bu sistemde egemenlik amaçlı, bir arzu tramvayının gizençli bir masumiyet belgesidir, bazen kesenliğe esen veren bir karşılık, Lisyantusumla yedi renkli bir bahar müjdesine, bir denkliğe dönüşebiliyordur belki ama yine de doğsanı bu ve üstelik egemenliğe dönüştüremeyen taraf, pasif konuma da geçebiliyor artık koşullara uymazsa, diyebiliriz ki egemenlik zorunlu... Yine de düşüncenin soğukluk değil, tam tersine bir ruh çözümlemesine giden kanal birliği, kan kardeşliği yaratsın isterdim, isterlerim, kaçınılmaz bir primitifliğe dönüşen bir arzunun, umarsız açmazlarına, o bildik geri dönüşümlerine yol açsa da, her süreçte bahtsız özneyi oraya doğru savursa da... Ama asıl garip olan, bunları sana anlatabiliyor olabilmemdir belki de, bu bile senin üzerinde yaşanabilecek erotik bir gizence dönüşüyordur belki de, çıkış yok, sınırlarımız bu ve ne yazık ki bir yineleme insanoğlu, gene de arzuların birliği, özlemlerin simgesine, şaşırarak vay be diyor ruhum ve bedenimin engebelerine acıyor... Öpüyorum... Bin yıl sonra acaba yine bu sözcükle mi kapanacak tümce kutucukları, nedir bu dayanılmaz tutsaklık, nedir bu Mecdelli'nin büyüsü ve nedir bu ezen ve ezilenin gücü, ruhunun var olduğu ileri sürülen bir bakışa duyulan, o ürkünç, dehşet dolu yok etme arzusu, nedir bu et ve kemiğe duyulan iştaha, Alvarado'yu dişlerimle öğütme arzusu ve istençlerin yöneldiği biricikliği kutsayarak, onu ele geçirebilmenin benliğimi hiçleyen, cehennem gibi yakıp geçen tuzağı ve nedir bu erimsiz, bitimsiz serap, nedir acı çekme ve çektirmenin kozmik sığmazlığı ve nedir bu mezarlar, son iç çekiş köyleri... Belki yine de sana anlatabiliyor olmam, yalnız senin anlayabileceğini düşünmem, bir sevdadır bu diye avunduğumuz yanıdır düşlerimizin... ... Yaprakların arasında gidiyorduk, ne buruk, ne içli, ne sarsıcı kokulardı, aman tanrım, bir cennet bahçesiydi yürüdüğümüz yol, çiçeklerin tümü minik birer tanrı gibiydi ve bize bakıyordu, sümbüller ayaklarımızın altında eziliyor, güller sabah ıtırı gibi yayılıyor, güneş gözlerimizde tutuşuyor derken, doğuyor mu, batıyor mu yeryüzünde anlayamıyorduk... (Sonra bu denli güzelliğe varlığın gücü yetiyor mudur diye hüküm verdim, sarhoştum, huş ağacı ve çavdar diyor, dağ gülleri ve laleler, ıhlamurlar ve kenevir, arpa çayırı ve lahanalar diye tansıyor, uzakta pınarlar, su şırıltıları ve kuşlar, ahlat ağaçları ve sardunyalar diye söyleniyordum.) Manolya ormanlarına geldik, el eleydik, kraliçenin bahçelerinden söz ediyordu nedimeler, ne kokulardı tanrım onlar, ama ne kokular, derin ve belki de hafif, baygınlık veren ama büyüleyici, kasımpatılar, kadife çiçekleri, fesleğenler, yıldız çiçekleri, sarı papatyalar, yedi kardeşler, nar çiçekleri, uyku veren cevizin o taze filizleri, yeryüzünün tüm kokuları dönüşsüz sabahın gölgelerinde, ısı yayan minicil güneşlerinde, sonsuzca ve hep buralardaymış gibi, uyuyor, uyanıyorlardı sanki... Sonra bir melek belirdi, kanatlarını açmış, bana doğru geliyor gibiydi, sarıldım birden, o derin kokusunda kendimden geçer gibi oldum, tubanın dallarından düşer gibi oldum... Uyandım, Lisyantusum dedim, Lisyantusum... İşte, baş ucumda... Öteki ise yukarda, yeryüzünün tüm kokuları, serin, güzel, hafif, derin, uçuk, baygın, ağır ve us uçuran tüm kokularıyla, dağılıp gidiyordu havaya...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder