23 Haziran 2017 Cuma

ADONİS ÇİÇEĞİ





Ada sakinleri yalnız yeşil giyinir... Yağmurlar yeşil yağar, kar yeşil düşer, rüzgarlar yeşil eser ve güneş yeşil açar...

İğne yapraklı çamlar, tepeden tırnağa yeşil, minicik makiler, çalılar, defneler, manolyalar, begonviller, güller, korulara yakışır ağaççıklar, bin bir çeşit çiçekler adanın yeşilinin, pırıl pırıl ve dirim dolu gençliğinin sevdasıyla, göz alıcı, güneş gibi parlayıcı, denizden gelen yolcularının yüreğini kuşatarak büyürler ve sonsuzca bir ada söylencesi yaratır ve gizemli bir tütsü gibi yayılırlar artık dünyaya...

Geçen gün, felsefe konuşması yapıyordu adalarda bir trio, içlerinden biri dedi ki, her adaya gelişimde içim sevinçle dolar, mutlulukla taşarım, bakın yaz günü yağmur yağıyor, siz izleyiciler tentelerin altına sığındınız ama ben yağmurda yağsa konuşurum, çünkü bir ada aşığıyım, ada yağmuru benim gözlerimi açar, düşevim aydınlanır, damlalar kristal bir düşünce parçacıkları gibi ışıldar, ruhuma doluşurlar ve bir tansımayla,  dağılırım artık adalara, bir gelincik ateşiyle dedi.

Şaşırdım, ziyaretçi bile adalılardan çok adalı bu toprakta, bu denizde, bu göklerde...

Ne yaptılar, kendi yurtlarına övgüler düzen bu sevdalıyı alkışladı adalılar, övünç dolu sesler gökyüzüne karıştı ve yağmur birden kesildi, inanın yağmur diniverdi birden...

Çünkü bazen olmaması gereken, ah olsun, o bizim bereketimiz, şanımız, vazgeçilmez tutkumuz, şanlı bağışıklığımız dediğiniz zaman, hemen tanrı araya girer ve övgülerinizin daha uzun sürebilmesi için, güneşi getirir koyar sofraya, bir sıcaklık yayar içimize ve tüm konuklarınız artık bir erinç ve mutlan içinde kulak kesilirler.

Dünyanın varı ve yoğu, mutluluk ve dayanışmanın kaynağı, tanrının ve meleklerin yoldaşı ve öksüz evrenimizin candaşı felsefe dediğimiz yeryüzü bilitinin, incilerden öte, denizin çırpıntılarından büyüleyici, güneşe tutkun, aya sevdalı ve kozmolojimizin temel direği, o eşsiz düşünsemeye, var oluşumuzun destansı söyleni, o derin vargılara, titrem dolu yargılara, benliğimizin sevda ve cennetten öte, ıtırlı, büyüleyici göklerine bir tutam aura bağışlar ve kendiliğini belli ederek, bizlerle kol kola, düşlerimize, yollarımıza, ev önlerimizden, yüreklerimize kadar sokularak ortakçıllığını, bir bütünün parçası olduğunu, büyülü bir kutsanmışlıkla belli eder... 


Konuşmacı ilginç ve bellemeye değer bollukta şeylerden söz etti, dünyada bilinmesi öğrenilmesi gereksiz bir şey yoktur gerçeklikte, hangi su içilmez, yanmayan ateş var mıdır, eşyanın varlığı gerçek midir, ay yerinde mi durur, dünyanın altıda bir üstü de bir savı nasıl bir doğrulamdır ve de şeyler gereksiz midir diye nitelenebilir mi...

Babil Kulesi işimizi kolaylaştırmak için var olmuştur -çeşitlilik bizi yok olmaktan kurtarır, korur-, tek bir dil bizi kısırlaştırır, ketum bir uçurumun dolambaçlarına sürüklerdi, bilgi dilin ormanıdır ve çoğaldıkça cennete yaklaşan bir dünyanın tubası gibi salınır ve varlığımızı berkiterek bizi tanrıya yaklaştırır... Açmış kasımpatıların öğleden sonrasında, tanrı olduğumuzu anladığımızda, onunla bütünleştiğimizde, varlığın, evrenin ve her şeyin bir bilgi olduğunu kavrayacağız...

Çünkü var oluş, yok oluş gibi tüm ikilemler, tüm tözler ve maddenin denizleri, ruhun okyanusları; bilgi, bilinç ve usa yormanın dışında hiç bir şeydir. Tanrı bizi yaratabildiği için varız ama biz de tanrıyı  düşleyebildiğimiz için var, düşüncenin dışında, bilginin varlığı dışında, evren, biz ve tanrı var olamazdı!.. Algının, düşlemin olmadığı bir uçsuz bucaksızlıkta, varlık ve yokluk sonsuzda birleşen iki paralel doğruya benzer, insanın ya da benliğin, özünde canlının olmadığı bir evren var sayılamazdı, onun için tanrı, kendini algılayabilmek, dünyayı duyumsayabilmek için insanı yarattı diyebiliyoruz, insanda onu yaratmış, algı ve duyumsamaya böylelikle yol açmış oldu, dolayısıyla yalın söylemiyle, örnekçesi kalbini kırdığımız bir insan varsa, tanrıyı incitmiş oluruz ve giderek dünyayı, tüm evreni yok edecek bir adımı da atmış oluruz,  bilmeliyiz ki acılarımız ve göz yaşlarımız tanrının inleyişidir, kısacası dokunduğumuz varlık tanrının ta kendisidir ve bu yüzden Delphoi tapınağında yazan şey, bin yıllar boyunca aradığımız, erişmeye çalıştığımız evrenin gizinin, dört rüzgarın estiği yerde, sağa gideyim, sola gideyim bile demeden, karşımıza çıkan bir şeydir ki, yeryüzündeki tüm rüzgarlar, artık onun habercisidir...

''Kendini bil...''

Şöyle bir şey de söyledi konuşmacılar, sıvıcıl bir ışığın, plazmik gölgesinde, garip bir labirentin, tuhaf esintisinde konuşur gibi dediler ki, komünizm marjinal ayrılıkçılığa kucağını açmıyorsa nasıl özgürlükçü olabilir ki... Ve değildir de... Doğrudur ama tanımlanabilir gerçeklik, parçalı görüngüler çağındayız, kapitalizm enlemde bayağı özgürlükçü bir sistemdir, herkesi kendi otopyasına bırakır, şu kıssadaki gibidir kapitalizm, kim cehennemde yüzeye çıkıp kurtulmak istiyorsa, ona diğerleri asılır ve yükselişine izin vermez, olanak tanımaz, herkes boğulacak ya da suyun altında soluma kanalları açılarak,  planette yaşayışımız sürecektir gibi kozmikomik tanıtlamaları vardır...

Kapitalizm lotaryadır, çekiliş vardır, laternadır, müzik çalar ve sonuçta albenili bir müzik dolabı görünümünde bir kumar evidir ki, ne yazık ki düş erdiremeyiz onun sololarına, böyledir gerçekten, herkes özgürdür sözde ama en büyük düşmanlarımız yakınlarımızdır,  bakmayın kolluk kuvvetlerine, bizim güvenliğimiz ve geçmişimiz ve geleceğimiz çevremiz ve çevrenimizden sorulur. 'İnsan insanın kurdudur' bir deyi olarak yürürlüktedir kapitalizmde, gerisini bilemeyiz, anarko kapitalizm diye boşuna dememişler, şu bilinmelidir ki dünya hala putların alacakaranlığında yüzmektedir...
 

O başlangıç ve sondur, kıyamet gelecekse onu kapitalizm getirecektir, öleceksek mezarımızı kapitalizm kazacak... Et ve kemik yığını olduğumuz  ve yakıtımızda  'kılıç suyu' olduğu sürece... Çünkü, iyiyiz, iyisiniz, iyiler, öbür yakada bile cezadan sonra, irem dolu bir kalabalık var, niçin kederlenmeli!..

Kendimizden kurtulsak bile günün birinde, bu hengamede terk edilmiş kadük varlıklar olarak, robotlar evreninin çöplüğünü doldurma olasılığı var insansıların; o zaman işte kuyruklar kopacak, tanrı neymiş, peygamber neymiş, sınıflar neymiş, krallar neymiş göreceğiz, çünkü bizler  tropik renklerle süslü birer anomaliyiz, mutluluğun cehennetinde gezinir, iki yaşarlı sürüngenleriz!..

Sonuçta felsefecilerin dili bunu söylemeye vardı sanırım, çünkü bilgi mülkiyetin kırbaç izleridir, ama bir rüzgar esmeye görsün uçucudur o...

Ama dinleyicilerden biri o kadarda değil diyerek, kapitalizmi övecek ve  idrarla cep telefonu şarj eden cihazın bu düzen sayesinde hayata geçtiğini savunacak oldu, her konuşmanın sonunda bir kargaşa olur ya, biri fena halde sıkılmış ya da nedensizce komplekse kapılmış olacak ki, kahrolsun kapitalizm, o dağa, bayıra giremez ki dedi,  her şey görecelidir şu dünyada, mavralar ve manevralar anlamsızdır bu yüzden, biz tezekle, hem aydınlanıyoruz, hem ısınıyoruz, hem yemek pişiriyoruz, hem yıkanıyoruz, hem de huşu içinde kendimizden geçip,  halay çekerek, göklerle kucaklaşıyoruz, biz hepimiz çay içeriz ama dört bardak asla olmaz, birini dolaştırırız, bunlar ne kadar geri kalmış yahu...
 
Süper dedi biri!..

Bilinmez, tanrıyla, insanların yarışıdır belki de tüm olan biten...

***

Yılın her mevsimi yeşil giyinir ada sakinleri... Yollar, bayırlar, kilise önleri, mabetlerin içleri, ağaçlar ve çiçekler yeşilin geçitleri gibidir. Bir cennetin korteji... Çölün ıstıraplarıyla geçmiş bir ömrün avuncası, garip bir tesellisi...



Ada saltık mutlandır.



Denilesi, aşırı sıcaktan bütün şehir şebekesinde su buharlaştığı için hizmet verilemese, halktan özür dilense, ada da gene de bir zemzem suyu vardır, ruhun açlığını, yüreğin fırtınalarını dindirecek...


Uzayda bir gün oksijen kuvözleri, yaşam kolhozları kuracağız diye dünyayı bırakıp gitseler, adalarda düşlenen ütopyalar gene de kurtarabilir bu mavicil gezegeni, bu minicil küreciği!..

İşte bakın, adada bir Adonis Çiçeği varmış, kutsiyeti bilinmeyen, öyküsünü anlattılar bana ve Adonis, adanın hoş çiçeği, nazlı gelinciği demekmiş.

''Arşipel mitolojisinde, Kıbrıs Kuşu'nun ağzından, Mermer denizinin adalarına, iki toprak arası denizlerden, İllirya yurtluğuna dek söyleni yayılmış, 'Aşk ve Güzellik Tanrıçası' Afrodit'in sevgilisi, genç bir avcı varmış.

 Adonis...

Bir yaban domuzu saldırısında  canından olmuş doğruysa, bir Domuz ayında Afrodit, Adonis'in her yıl ilk baharda yeryüzüne çıkıp altı ay yaşaması için tanrılara dilekte bulunurmuş. Onun yeryüzüne çıkışı Makedon topraklarından Likya'ya, Atina'dan Smyrna'ya Adoniya Bayramı olarak kutlanırmış. Adonis, mitolojide ilk olarak Fenike tanrısı olarak ortaya çıkmış, Aspendos yakınlarında, daha sonra Sümer, Hitit, Fenike ve Babil kaynaklarından antikçağ Hellenlerine dek uzanan bir mitoloji kahramanı olarak boy göstermiştir. Kybele-Attis söylencesinin bir başka dolayımını veren Adonis söylencesi bir toprak-bereket öyküsüdür. Birçok şiir ve masal yazarlarının özene bezene işledikleri bu öykülerin, bin bir boyutta anlatımı vardır, dil denizlerden daha bereketliymiş çünkü...
 
Tanrıçaların gözünü aldığı, onların sevgisiyle birbirlerine düştükleri güzel erkek tipini tanımladığı gibi, kutsal bir yaban domuzu biçiminde de betimlenmiştir. Kadınlar uruğunun ona taptığı ve Adonis olarak bir yaban domuzu besledikleri de  ileri sürülür. 

Hellaslı ozan Panyasis'in anlatımına göre, Adonis, Kıbrıs kralı Kinyras'la kızı Smyrna'nın sevişmelerinden doğmuş. Tanrıça Aphrodite'in ilencine uğrayan bu kız babasına tutulmuş, onunla sevişmek istemiş. Dadısının kurduğu bir düzenle  yatağına girmiş ve on iki gece onunla sevişmiş, son gece de gebe kalmış. O gece babası, yanında yatan kadının kızı olduğunu anlayınca çok kızmış ve kılıcıyla üstüne yürüyüp onu öldürmek istemiş. Ama tanrılar Myrrha'ya acımışlar ve onu kurtarmak için mersin ağacına çevirmişler.

Mersin ağacının yerinde şimdi Mersin adında bir insan kenti boy gösterirmiş.

On ay sonra ağacın kabuğu çatlamış, gövdesinden dünya güzeli bir bebek çıkmış. Çocuğun güzelliğine vurulan Aphrodite onu büyütsün diye yeraltı tanrıçası Persephone'ye vermiş ama Persephone de çocuğa tutulmuş, onu Aphrodite'ye geri vermeye yanaşmamış. Tanrıçalar arasında kopan kavgaya bir yargı veren Zeus, Adonis'in yılın dört ayını Persephone'nin, dört ayını da Aphrodite'in yanında geçireceğine, geri kalan zamanda da istediği yerde yaşayabileceğine karar vermiş. Adonis, Aphrodite'in yanında kalmayı seçince, tanrıçanın güzel delikanlıya olan aşkını kıskanan tanrılar onun üstüne bir yaban domuzu salmışlar.

Kasığından yaralanan Adonis kanaya kanaya can vermiş. Adonis'ten akan kanlarla sulanan toprakta, lale derler birer  bahar çiçeği bitmiş. Sevgilisinin yardımına koşan Aphrodite'in ayağına diken batmış, sıyrığından akan bir damla kan tanrıçanın çiçeği olan ak gülü kırmızıya boyamış. Adonis ölünce tanrıça Aphrodite onu kurtarmak için ölüm ülkesine inmiş. Ölüm ülkesi tanrıçası Persephone de Adonis'e aşık olunca, her iki tanrıçayı da kırmak istemeyen Zeus, Adonis'in bir yıl yeraltında, bir yıl yeryüzünde kalmasını buyurmuş.

Kışın yeraltında saklanan, baharla birlik yeryüzüne dönen ve aşk cümbüşü içinde fışkırıp gelişen bitkisel varlığı simgeleyen Adonis'e doğuda özellikle kadınlar tapınırlar; yılda bir bahar bayramı yaparlar, saksılara, sepetlere tohum dikerler, onları sıcak sularla sularlar; böylelikle hızla büyüyen bu bitkiler, kısa zamanda solup, ölürler. “Adonis Bahçeleri” denilen bu çiçeklerin karşısında kadınlar yas tutar ve Vah Adonis! çığlıklarıyla dövünürlermiş.

Bir başka kaynaktaki öykünmede, bütün bitkilerin anası olan Aphrodite'in, Adonis adında bir oğlu olduğuna inanan eski Ege inancına göre, güzellik tanrıçasının bu güzel oğlu, bizi çabucak terk eden çiçekli ve erinçli ilkbaharın bir simgesi olarak gösterilmektedir. Adonis, saklandığı ağacın kabuklarını yararak çıktığında, güzel günler geri gelmekte, çiçekler açmakta, ilkbahar gülmektedir. Adonis, yavaş yavaş değil, çabucak büyüyerek, yaşamı, güllerin, nazlı çiçeklerin yaşamı gibi birkaç gün içinde akıp gitmekteymiş. Çünkü Adonis, açılıp güldüğü, gençliğinin en güzel ve parlak çağına ulaştığı gün ölmekteymiş. Bu zaman da, yaz mevsiminin sonu olmaktadır. Bu dönem, güneşin kavurucu sıcağından yanan bitkiler, başlarını eğmekte ve can vermektedirler.

Böyle bir mevsimde o, bir yaban domuzunu kovalıyormuş. Bu yabanıl hayvan, bir aralık geri döner, kendisini izleyen güzelliği eşsiz bu delikanlıya sivri, keskin dişleriyle vurur ve onu yaralar. Onun acı bağırtıları üzerine, oğluna yardım için evinden ayağına sandallarını giymeyi unutarak koşan Aphrodite, dalgınlıkla bir gül fidanına basar, gülün dikenleri ayağına batar ve kan akar. O zamana dek bembeyaz güller açan gül fidanları o günden sonra artık kırmızı renklere bürünür. Kumral saçlı güzel tanrıça, Adonis'in yanına geldiğinde onu ölmüş bulur. Adonis'e, anası Aphrodite tarafından dökülen gözyaşlarından “anemon”, ''laleler'' çıkar.

Adonis'in parlak gençliği ve zamansız ölümü nedeniyle törenler yapılır. Bu törenlerde, belirli günde, onun acıklı ölümünü anmak için kadınlar acıyla hıçkırarak ağlarlarmış. Kızıllara boyanmış bir yatağa, can vermek üzere olan ve Adonis'e çok benzeyen bir delikanlı yatırırlar. Yatağın üzerinde uçuşarak, gölgeler salıp, saran Eoslar, gözyaşı dökerlermiş. Meyveler, meşaleler, güzel kokular saçan vazolar ve özellikle içinde çok kısa ömürlü olan, gün doğarken açılıp, gün batarken solan çiçekler bulunan gümüş sepetler koyarlarmış. Böylece gözyaşı döktükleri güzel Adonis'in ömrünün çiçek ömrü gibi çok kısa olduğu anımsatılırmış.

Ertesi gün Eos, kınalı parmaklarıyla göğün kapısını açtığı zaman saçları perişan, feryatlar koparan kadınlar, bu güzel bedeni alırlar, büyük bir kalabalık ve görkemle, dalgalara, denizin çırpıntılarına bırakırlar, o gel-gitler arasında kaybolduğunda şen şarkılara başlarlarmış. Çünkü Adonis, gelecek mevsimin yağmurları ile sararan doğayı güzelleştirecek, sonbaharı getirecektir. Bir başka söylenceye ya da öykünmeye göre; Arşipel Mitolojisi'nde Smyrna'nın oğlu olarak bilinen Adonis, güzel ve ideal olanın, yeniden doğumu ve baharı getiren tanrı olarak betimlenmiştir. ''


İşte bir söylentiye göre Adonis, bir diğer adlandırmaya göre Adasun çiçeğinin öyküsü buymuş

Adada dolaşırken bayırlarda, kıyılarda, Eskibağ yollarında, Aya Yorgi sırtlarında karşınıza çıkar durur bu çiçek... Yaşam sevinciyle dolar onu görenler...

''Adayı görmeden elveda diyeniniz / bir çocuksa eğer / onu öpelim. / Yüklü bir kadınsa eğer o / onu sevelim. / Yaşlı bir adamsa o / ona küselim. / Bir kralsa eğer / urbamızı paralayıp / dizlerimizi dövelim. / Çünkü ondan bahtsız / hiç kimse yoktur bu dünyada!..''

Ama elveda derken, bir şiirle veda edelim...

'Lâlelerin olduğu yerde yaşam bitmişti artık. / Sonsuz bir ölü doğa uzanırdı kırda. / Eller üzerinde yükselen koruluğu / yakmıştı gizil bir güç / yok etmişti sanki. / Dut-ağaçlarda uçan kelebek / nasıl da salınırdı yelde. / Yağan kar bile / usul usul üşütürdü böcekleri / usul usul üşürdüler toprağın altında. / Döl yatağı gibiydi ırmak / Zuhâl yıldızı gibi yağardı kar. / Lâgünler, meşeler, ardıçlar; / tavşanlara, arılara, avcılara / "Paydos" demişlerdi... / Ama çok ağlandı "Safo Kız" çok ağlandı, / kimbilir bir zamanlar burada, / kimbilir kaç kişi birbirini sevmiş / sevişmişlerdi...'

Ada'nın yüreği her daim atsın diyedir!..

14 Haziran 2017 Çarşamba

EARTH (eARTh)


Toprak, yeryüzü demek, ama bu zencefilin düşleri, içinden tramvay geçen bir şarkının gülleridir belki de... Bir estet, bir sanat cehenneti...

Ah, hiç bir şey bilinemez, yalnızca öngörülerimizdir rüzgarlar!..

Bu aylar adada martıların üreme mevsimi, bir sürü kuş yavrusu, kiremit dolu tavanlarda, bacalarda, oluklarda dolaşıyor, her şeyi biliyor, düşünüyorlar. Gözlemliyorum onları, hiç bir yönü bizden eksik değil bu canlıların, tümünün artık, kendimizi abarttığımızı düşünüyorum.

İşte biri hata yaptı, hepimiz gibi, nasıl düştü ki, bahçede dolaşıyor şimdi, gidip geliyor umarsızca, açlığa, susuzluğa ne kadar dayanabilir acaba, bir karga geçenlerde bir yavruyu recm etti, çığlıkları bütün adayı sardı gidip baktım, biri yanında telefonla konuşuyor olan bitenin ve kıpırdamıyor bile, yeni dünya insanı işte bu, sokak kedileri için devrim yürüyüşleri yapan, suya düşen kirpi için kılı kıpırdamayan, göçmenler için lanetler okuyan ama köpekler için kuaförler açan, kuşları kafeslerle denizaşırı ülkelere taşıyan ama çocukları sanal hücrelere kapatan!..

Şunu anladım, insan ya da yaşayan varlıkların hakları için savaşımlarımız, salt biçim değiştirmekle yetinen bir varyasyonlar dizisi, hiç bir şey değişmiyor, hiç bir şey bir adım ileri gitmiyor, aslan gene ceylanı yemekte, kedi gene fareyi yaşatmıyor, kirpi gene gecelerin meleği olmakla yetiniyor...

Bugün kedilere gülüyor hayat, yarın yaşlılara, başka bir gün sömürülen çocuklara, bir başka günse martılara... Ağızlara çalınan bir damla balla!..

Sıranı bekleyeceksin, kimsenin kimseye aldırdığı yok dünyada...

Tanrı insanlara üç şey veriyor çağımızda, -evet bu bir genelleme- bir ev, bir araba ve bir çocuk. Dünya ile senin hiç bir bağın kalmıyor artık, kedilerin mama sorununa veriyorsun ömrünü, saksılarda soyu tükenmekte olan bir bitkiye tanıyorsun özgürlüğünü, ormanların tükenişine gülümserken, dünyanın barbarlığıyla baş etmek için, ali kıran baş kesen olmakta bir an bile tereddüt etmeyen sen, ben, biz, onlar!..

Elbette yatağanını yanından ayırmayan bir yeniçerisin, ah kafeste kuş besliyorsun, doğada belki de bir yırtıcıya yem olacaktı, ne güzel kedilerin var, ne kadar mutlular, savaşın çocukları ağlaşıyorken, bak balkondaki serada, envaı çeşit çiçeklerin var, onlar senin çocukların, bak konuşuyorlar, gülümsüyorlar, sivil toplum dolambaçlarında resimler yaparak, dünyaya mutluluklar saçıyorsun, kermesler, kır gezintileriyle gülümsemeyi öğretiyorsun toprağa, yaşam ve savaş gittikçe azgınlaşıyor, halklar yer değiştiriyor, haklar Hades'e gidip geliyor, balinalar kıyıya vuruyor, insanlar can çekişirken, ah nasılda soluk alıp veriyorsun, gürül gürül, evet evet, niçin umutsuz olmalı, dünya değişiyor.

Benim oğlan bina okur, döner döner yine okur...

“Bu başı dumanlı dağlar / Şimdi benim için yuva oldu / Ama evim aşağılarda / Ve daima öyle olacak / Bir gün döneceksin / Vadilerine ve çiftliklerine / Ve daha uzun süre yanmadan / Kucaklanan kardeşlere katılacaksın. / Bu yok etme tarlalarına doğru / Ateş vaftizi var / Bütün acılarını izledim / Kavgalar daha da azgınlaşıyor / Ve daha kötüsü beni fena yaraladılar. / Korku ve alarm / Terketmediniz beni / Kucaklanan kardeşlerim / Değişik bir sürü dünya var / Ve değişik bir sürü güneş / Ve yalnızca bir dünyamız var / Ama biz değişik olanlarda yaşıyoruz / Şimdi güneş cehenneme gitti / Ay da yükseğe doğru doludizgin gidiyor. / Elveda diyeyim sana / Her erkek ölmeli / Ama o yıldız ışığına yazılı / Ve avcunun her çizgisine / Aptalız savaşırken / Kucaklanan kardeşlerimizin üstünde.”

Tanrı bizi bildiklerini bilsinler diye yaratmıştır der Shelley...

''İçi geçmiş bir kral, bir ayağı çukurda, tıknefes ve kör, leş gibi bir kral. Bir sürü prens, alıklar soyu, halkın nefreti içinde soluyan tortular. Cahil, duygusuz ve sağır yöneticiler, yapışmışlar sülük gibi bitkin ülkelerine. Düştü düşecekler, bir fiske bile istemez, kanla o kadar şişmişler. Aç ve çıplak bir halk, ezilen ezilen ezilen bir halk, ham topraklarda özgürlüğü boğan bir ordu, halkını kırıp geçiren ve soyan çöpüne dek. Kim baştaysa onun uşağı, onun kulu kölesi bir ordu. Ve yasalar, suça iten, yoldan çıkaran, astığı astık, yaldızlı ve kanlı Ve tanrısız bir din ve kutsal bir kitap, hiç açılmaz bir kitap, mühürlü. Ve bir senato, zorla ayakta duran, kokuşmuş, sarsak, gücü kuru. Ölümsüz bir ışık doğacak yarın bütün bu mezarlardan, Boğacak aydınlıklara kasırgalı günlerini çağımızın.'

Ama aynı Shelley için bakın neler yazılmıştır!..

1822'de boğularak ölmüş ve İtalya'da sahile vurduğu yerde yakılmak suretiyle kendisi için bir cenaze töreni düzenlenmiştir. Törende, Lord Byron, arkadaşının kafatasını bir anı olarak saklamak istemiş, ancak yine bir yazar olan aile dostları Edward Trelawny buna izin vermemiştir ama yakma esnasında kalp bir türlü yanmayınca, Trelawny kalbi ateşten çıkarmış ve Percy'nin dul eşi Mary Shelley'ye vermiştir, kalp sonunda, oğlu öldüğünde, onunla birlikte gömülmüştür.

Tanrının oğlu Mesih için bile yazılmadı böyle satırlar, devrimler skolastizme dönüşüyor, kahramanlar birer mitoloji oluyor, varlıklar birer birer sönerken, kurtarıcılardan kurtulmakta giderek zorlaşıyor...

Ama sen ey insan, sen bir peygambersin, doğdun, kavgalar verdin, çığlıklara eşlik ettin, kuşlara selam durdun, denizlere el salladın, çocuklara gülücük attın, inan ki senin hiç bir günahın yok, inan ki sen bir cennetliksin...

Ama ey Homo Home; Çağın vurdumduymaz, düzenbaz ve kıyımlara göz yuman, ölümlere göz kırpan, yaşama sırtını dönmüş, gözü kanlı canavarı, bir şey söyleyebilir miyim...

Cennet yok!..

Her şey burada olup bitiyor, benliğini aldatıyorsun yalnızca, kimlik, kişilik ve bir biçimi değiştirerek, öteki canlılardan zerre kadar ayrımın olmadan, iş sıkıya gelince her türlü hıyanete göz yumarak, çalıp, çırpmayla, göz boyamayla, işbirliğiyle, pırıltıyla, cilayla, öze hiç dokunmadan, camdaki görüntülere iman ederek, manipülasyonlara boyun eğerek, karanlıklara hükmederek ve bilincinde olmadan güneşe sövgüler düzerek geçip gidiyorsun.

Atalarından geridesin, solucanların seviyesindesin diyemem ama, sen gelmiş geçmiş, en çarpık, çelişkiler yumağı, paradoksların kurbanı ve tüm canlıların en büyük canavarı, varlığın anomalisi, tanrının büyük pişmanlığı, earth'a göklerden düşmüş, dünyanın tavanından 'del-ir-erek' girmiş bir hilkat garibesisin!..

***
Hıristiyan Tarık'ın kardeşi Faruk'un, sırtına vurdum, bugün çok sinirlisin, kendinle konuşacak kadar!..

Güldü, sözlerinden cayarmış gibi, mimikler yaparak, hepimiz yaşamsal faşizm ve sömürü dünyasının neferleriyiz dedi. Yürümeye başladık adanın içlerine doğru...

Dünyanın her yerinde hemfikir olduğumuz insanlar vardır.

'Acaba ot gibi yerden mi bittim / acaba denizlerde mi şaşırdım / ve zamanı nasıl unutmaktayım...'

Dert etme yahu dedim, Adem cennetten kovuldu, suçu Havva'nın üzerine attı, o çocuklara yüklendi, çocuklar evdeki kediye fısıldadı, kedi fareyi dağa kaçırdı, fare delik deşik edip dağı bir kovuğa saklandı.

Her şey bir döngüdür bu dünyada, zaman geçer kum kalır, gün gelir her yer güllük gülistanlık olur...

Avam menkıbeleriyle dünyayı kaç kere kurtardın dedi, bir kahkaha atarak, dünyayı kurtarsak seni kurtaramayacağımı biliyorum, sen kurtulmaktan değil zalimlere kıssa döşemekten haz alan bir fanisin dedi.

Meselci derviş!..

Hiç alınmadım, tıpkı bizim aydınların yaptığı gibi!..

Kendini aydın yerine koydun ya, sözlerimi pekiştirdin bak!..

Ah martının yazgısından söz etmeyi unuttum, bahçeye düşen martıyla, epey gelişkin bir kedi yavrusu oynuyordu sürekli, yavru kaçıyor, öteki onu kovalıyor, pençesiyle şakalaşıyor.

Tanrı kediyi martıya göre, daha gelişmiş silahlarla donatmış ne yazık ki... Bahçedekiler gördüler olan biteni, su ve ekmek verdiler yavruya, kedinin onunla arkadaşlık ettiğini zannettiler...

Ama öyle değilmiş. Çünkü yavru ilk gecesinin sabahında yoktu...

Gerçek atalarımız karanlıklardır bizim.

Bir şey anlattılar...

Bir toplum bilimci, tarım sektörünü elinde tutan 'gdo' devlerinin bizim bilmediğimiz bir şeyler bildiklerini ileri sürüyormuş.

Svalbard hariç dünyadaki diğer tohum depolarını bekleyen kıyamet nedir diye soruyorlar. Gerçek amaç ari üstün ırk yaratmak mı yoksa istenmeyen ırkları yiyeceklerle kısırlaştırmak mı...

2008 yılının Mart ayında, Spitsbergen adasında “Svalbard Küresel Tohum Deposu” adı verilen bir ambar kuruldu. Donmuş, bir buz dağının altına kurulan ambarda, şu anda dünyanın dört bir yanından yaklaşık üç milyon farklı tohum özel ambalajında saklanıyor.

Kuzey Kutbu’na bin kilometre uzaklıkta olan bu buzdağı ambarında, bazı dayanıklı tohumlar bin yıl kadar bozulmadan kalabilecek. Her türlü nükleer saldırıya, patlamaya ve depreme dayanıklı olan tohum deposuna ‘kıyametin kırk ambarı’ da deniyor. Dünya üzerindeki tüm tohum çeşitlerini bir araya getirmeyi hedefleyen ambarın amacı, gelecekte dünyanın başına gelebilecek nükleer savaş, göktaşı çarpması veya iklim değişimi gibi bir felaket durumunda, tohum çeşitliliğinin korunmasını sağlamak.

Ancak bu proje ile ilgili dehşet verici kuşkular var. Tarım sektörünü elinde tutan genetiği değiştirilmiş organizma devlerinin bizim bilmediğimiz bir şeyler bildikleri düşünülüyor. Spitsbergen’in buzlaşmış kayalıklarının altında ‘dünyayı ekonomik ve genetik olarak ele geçirme’ planlarının yattığı söyleniyor. Kuram, ambar projesi finansörlerinin kimlikleri ve geçmişlerine ilişkin ayrıntılı anıştırmalar yaparak kanıtlanıyor. ‘Kıyamet Koruyucuları’ denilen finansörlerin kimlikleri, neler yaptıkları ve Svalbard Küresel Tohum Deposu üzerindeki hedefleri hakkında söylenenler bunlar ve öncelikle, bu ambarın Küresel Hasat Çeşitliliği Örgütü aracılığıyla işletildiği belirtiliyor. Kolezyum kentinde kurulan bu örgütün başında bir Ontariolu bulunuyormuş.

Özetle, genetiği değiştirilmiş organizma tohumları az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yayılarak tarlalardan orijinal tohumların kökünü kazıyan şirketler, şimdi dünya üzerindeki tüm orijinal tohumları olası bir kıyamet günü için kutuplarda buzdan bir adada saklanıyor. Dünyanın pek çok ülkesinde ‘zaten var olan’ tohum depolarına ne gibi bir felaket gelecektir ki, Svalbard’a baş vurulacaktır.

Planlanmış bir felaketten söz edebiliriz. Bunu anlamak için yalnızca bombardımandan sonraki Irak’a bakmak yeterli. Irak uygarlıkların beşiği ve binlerce yıl önce buğday tarımının doğduğu yer. Ebu Garib’de yüzlerce yılda geliştirilen buğday tohumu çeşitlerinin yer aldığı bir tohum bankası bulunuyordu. Bombardımandan sonra tohum mahzeni birden tarihe karıştı. Kimse o tohumların nerede olduğunu bilmiyor artık. Düşünün, dünyadaki tüm tohum çeşitleri Svalbard’da bir araya getirilip denetim altına alındığında, geride kalan paha biçilmez tohum bankalarını savaşlar ve terörist eylemler ile yok etmek kolay olabilir. Sonrasında da Monsanto gibi devler kendi tohumlarını tüm dünya çiftçilerine kibarca sunabilecekler. Tüm tohum çeşitlerini ele geçirdikten sonra dünyanın diğer tohum bankalarını, tekel oluşturabilmek amacıyla yok edebileceklerdir.

Üçüncü dünya ülkelerinin bilim adamlarının ve agronomistlerinin -tarım uzmanı- ‘modern tarım ürünü’ kavramlarında uzmanlaşmaları ve dışarda öğrendiklerini ülkelerine maletmeleri ile yakından ilgiliyiz. ‘Gen Devrimi’nin yaygınlaşması için paha biçilmez bir etki şebekesi oluşturuldu. Küresel tarım politikalarını biçimlendirilecek konuma gelindi. Bu bir üstün ırk yaratma planıdır. Hitler’in finansörlüğü de bu yollardan yapılmıştır.

Geçmişten beri genetik olarak üstün ırk yaratmayı yasalaştırmak için kullandıkları öjenik bilimi daha sonra genetik mühendisliği olarak değiştirdiler. Naziler buna ari üstün ırk diyorlardı. Hitler’in öjenik çalışmaları da bilindiği gibi, bugün Svalbard’a milyonlarca dolar akıtanlar tarafından finanse edilmiştir.

İnsanı ‘gen dizilimlerine’ indirgemeye çalışan sözde moleküler biyoloji bilimini yarattılar ve sonunda insan özelliklerini dilenen biçimde değiştirmeyi amaçlıyorlar. Hitler’in öjenikçi bilim adamları Dünya Savaşı’ndan sonra sessiz sedasız çeşitli yaşam formlarının genetik olarak tasarlanması konusunda ilk adımı atmışlardı.

 Amaç ‘negatif öjenik’tir. ‘Negatif Öjenik’ istenmeyen soyların sistemli bir biçimde yok edilmesidir. ''Negro -zenci- nüfusu ortadan kaldırmak isteniyor”

Örnekler üzerinden gidelim. Küçük bir biyoteknoloji şirketi, yendiği takdirde erkeği kısırlaştıran bir mısırı genetik mühendisliği aracılığıyla geliştirdiklerini açıklamıştı.

Bir başka örnek; Dünya Sağlık Örgütü Nikaragua, Meksika ve Filipinler’de milyonlarca kadının tetanosa karşı aşılanması için bir kampanya başlatmış ama erkekler de tetanos olabileceği halde aşı erkeklere yapılmamıştı. Bu kuşku uyandırıcı durumdan ötürü Katolikan bir kilise organizasyonu olan Meksika Yaşam Komitesi aşıları test ettirdi. Test sonuçları gösterdi ki kısırlığın yaygınlaşmasıydı bütün amaç, hibrit tohumlarla tekel tuzağı, gelişmekte olan ülkelerde yürütülmüş olan ve hala devam eden Yeşil Devrim çalışmalarına da bu açıdan bakınca korkunç görünüyordu…

Sonuç... Büyük bir tekelleşme ve yok olma tehdidiyle karşı karşıyayız.

1984 geçeli yıllar oldu, Orwell veda etti ama Big Brother, yani 'Tanrının Eli' daima aramızda ve gezegenimiz belki de korku ve dehşetle dolu, bir hortlaklar dünyasına dönüşecek.

***

Hıristiyan Faruk, hıristiyan diyorum, çünkü onun lakabı bu, öyküye saygılı olmak zorundayım, softa Mefkure demek gibi bir şey bu, bir tanımlama...

Dedi ki, bu ada nasıl bugünlere gelmiş biliyor musun, başlangıçta neler olmuş, iki kadırga ve üç kalyon, biri hilalin mücahitleri, diğeri haçın şövalyeleri adanın önlerinde karşı karşıya gelmişler, amaç yeryüzü toprakları yetmemiş, engin denizler gönüllerini doyurmamış olacak ki, ilk bayrağı dikmek için yarışmışlar ve karaya çıkarak, kadırgalar Sedef adasından, kalyonlar Halki kıstağından sokularak uygun yere bayrakları dikmişler, ama birbirlerini görüyorlarmış, tanrının ve tüm dünyanın vazgeçilmez bir düsturu vardır biliyorsun; Yaşamak için öldüreceksin!..

İnsanın dilinin varması bile tüylerini ürpertiyor.

Japonya'yı fethetmek için değil, Japonya'yı fethetti desinler diye savaşırlar denirmiş, evet söylemiştin ama bu öyle değil, gerçekten -sahip olmak adına- savaşa tutuşmuşlar ne yazık ki...

Bugün plaj olan yerin derinliklerinden kemik çıkardıklarını biliyorum ben, bir keresin de balıkçı Barba (Barbaros) bir madalyon gösterdi bana, kafatası üzerinde çatılı, iki kaval kemiği vardı üzerinde...

Korsanlar!..

Tepede bir sürü lahit kalıntısı vardır, kum gibi dağılmışlar ama üzerindeki işaretler onların kimi latin, kimi grek harflerle süslü mezar taşlarının birer halkası olduklarını gösteriyor, her türden kavim uğramış buralara, Aya Yorgi'nin orda, artık toza dumana karışmış bir türbenin izleri vardır, sarık biçiminde taş kırıntıları ve üzerleri garip renkte paslı yeşillerle kaplı objeler...

Bin yıllardır, yazık değil mi bu insanlara, bu insanlığa dedim...

Dinle dedi, büyük babam, tepede bir keşişle bir müezzin tartışmaya tutuşmuş bir gün derdi, öğretilerinin yek diğerinden daha üstün daha insani oldukları noktasında... İkisini de kuvvetli bir rüzgar almış götürmüş sonunda diye gülerdi hep...

Tartışmanın özünü anımsıyor musun dedim...

Baştan sona hem de, anlatabilirim dedi!..

Begonviller açmış, ılık bir rüzgar yüzümüze vuruyordu, dar bir yola saptık, benim can yoldaşım, ömrümün gül bahçesi Nebihe'm, manolya kokusunu çok sever, elim varmıyor ama şuradan birini koparsam mı acaba...

Nebihe, kitapsız peygamberlerin şanlı bir kızı sanırım, kopar nasılsa günah sayılmaz dedim. Gülümsedi ama kolu yetişmedi, örene çıkması için destek verdim ama koparırken, çiçek inci tacı gibi düşüverdi elinden, havada yakaladım ve ilk kez kokladım o çiçeği, ne görkünç bir koku yarabbim, mayhoş, bulut gibi, buhur gibi, buhurdan gibi, tütsü gibi, cennet bağından bir gül, bir sümbül, bir zambak gibi, yeryüzüne serinlik yayan  soğuk bir ıtır gibi, ne derseniz deyin, çiçek o denli esrik, ruhları sakinleştiren, derin ve tuhaf bir rayiha yayıyordu ki havaya anlatamam, büyük beyaz bir ece, bir tanrıça gülü gibiydi düpedüz, bir tomurcuk, içinde sarımtırak koku yayar eşey organlar...

Yarabbim bu anlatılamaz, yaşam bu yüzden bir tansık işte, bu yüzden tapıyoruz ona ve bu yüzden kadırga ve kalyonlar paylaşamıyor onu ve bu yüzden ölümle cezalandırılıyoruz şu yaşamda...

Nebihe'nin payını sunarken yoldaşıma, dedi ki, pembesi de vardır bunun, savaşlarında bir karşıtını yaratabilseydik...

Gözyaşlarımız karşıtı ne yazık ki, dedim...

İki adam, keşiş ve  müezzinin hazin öyküsünü dinle o zaman, belki neden çözüm bulamıyoruz anlayabiliriz, hiç belli olmaz dedi...

Müezzin kıbleye dönüp tapıncını bitirmiş ve sağına soluna selam verdikten sonra, orada bir deniz fenerinin görkemli uğultusuna, istavroz çıkarıp, selam duran keşişe demiş ki...

'Nesneleri ve dünyevi gelenekleri, alet ve edevatlarla, hayatın gereklerinin kutsanıp, selamlanması tanrıya şirk koşmaktır, okunup bilinmesi ve ruh mürekkebiyle alnımıza nakşedilecek olan, yalnızca tanrının vahiyleri ve mucizeleridir. Eşyanın tutsağı olmayın ve putlara tapmayın buyuruyor o!..'

'Biz tanrının evlatlarıyız ve mucizesiyiz, biz her bir yaratılmışı öpmeliyiz, her kimsenin derdini dinlemeliyiz, o ki tanrının bağışlarıdır, sevilmelidir, gözetilmelidir, okşanmalı ve selam verilmelidir, biz herkesiz ve hiç kimseyiz.'

'Tanrının çocukları onun yarattığı seyrü aleme, nasıl barbarca bir tutum sergileyebiliyor, başka bir cana yönelebiliyor, kuşkunun rengi beni teskin etmediği sürece, uykulardan uzağım ben, kabuslar süslüyor gecelerimi ve onlar, Habil ve Kabil'e ayrılabiliyorlar, biz tanrının göz nuruyuz, incisiyiz, ama layık olabilmeliyiz, biz onun evlatları mıyız, nasıl ona layık olamıyoruz, onun buyrultularına harfiyen uymalıyız, onun dediklerine gözlerimizle bağlanmalıyız, yüreğimizi açmalıyız hayata ve onun hesap gününe hazırlanmalıyız, uygarlık el değiştiriyor sürekli ama biz ıslah olmayanlarız.'

'Sizler birbirinin aynı sonsuz dünyaların varlığına inanıyorsunuz, bir yineleme ve versiyonlar cenneti dünyaların, suç ve cezanın, cennet ve cehennemin, sonun ve başlangıcın, tanrının yeni bir şey yaratamayacağını ileri sürmekten başka, ne gibi bir özelliği var bunların, sizin günahlarınızda, sevaplarınızda birdir. Kalıptan çıkmış gibisiniz. Gerçekte sizler, hayata sırtını dönmüş batıl birer münkirsiniz.'

'Nicel dünyalarınızda, sonsuz ayrışıklarla baş edilmezleşen dengesizlikleriniz, hiç bir zaman birbirinin aynı olamaz, günah ve sevap birbirine taban tabana zıttır ve alemde birbirine benzeyen, tıpatıp aynı olan, iki ayrı şey, sonsuza dek, bir arada olamaz, iki kelebek bile birbirine benzeyemez, tümüyle ayrı varlıklar, karşıtların, günah ve sevapların dünyasıdır bu, öyle olmak zorundadır, her canlı bir evrendir ve her biri başkaca bir evrendir, günahlarımız hepimiz için ayrı ayrı sayılmakla, cezalarımızda her seferinde apayrı görülmelidir, şu cihan da birbirinin aynı olan hiç bir şey yoktur, tanrıdan başka her şey değişip akmada, o değişmeyen ki, biz tanrının son buyruğuna inananlardanız.'

'Biz aşkınlığın sevisiyle yanıp tutuşmaktayız, bilinir ki son diye bir şey yoktur evrende, yeter ki o buyrultular kendi içinde bir sona ulaşmasınlar, bir dogmaya dönüşmesinler, siz çileciliği öğütleyenlerdensiniz, kadercisiniz ve alınyazısının bir gül gibi açtığını söyleyen, keder bahçelerinin, şehadet timsali münadilerisiniz, değişmezlikten yana yanıp kavrulan medyunları, biçare müminlerisiniz.'

'Bizler vicdanımızla hareket ederiz, bir ceylanı bir aslanın yemesine gönlümüz el vermiyor, siz bunun adına doğal dengeler, olması gerekenler diye öğüt verenlersiniz, semirenlerin ağzıyla konuşan aslanlı bahçeler, kan rengi lalelerin süslediği sütunlarda inleyen lavtalar sizin olsun, ölmeyene ant olsun ki hayatın değişmesinden yana olan biziz, kaderin değişmesinden yana olan biziz, biz bülbülün diken üzerinde ötmesini istemeyiz, biz bebeğin içtiği sütün kesilmesine yas tutanlarız, biz şehadeti bu yollarda arayanlarız.'

'Siz tanrının kullarını sınava tabi tuttuğunu söylüyorsunuz, olanakların sınırlı sayıda olduğu bir evrende, günah kaçınılmazdır, olanaklar yenilenemeyeceğine göre, bu büyük bir ikiyüzlülüktür, bilesiniz ki günah diye bir şey yoktur ve yalnızca hayat vardır, tanrının bağışladığı hayat.'

'Öldürmeyeceksin diyenlerin bir gün yokluğu savunacağını biliyor mümin kullar, inanmışlar, tanrıya karşı gelmenin bir cezası olamayacağını söylediğimizde, kalem tutan ellerimizin yanacağını, şakıyan dillerin tutuşacağını söylemekte ebediyete  dek haklılar, yokluğun tanımını bir bilen var mı, mükafatsız ve cezasız bir alemin ne anlamı olabilir ki.'

'Tanrının dünyayı duyumsamak, bizleri deneyip sınamak için evreni yarattığını ileri sürebilmemiz için, 'Karıncalar Hanlığı'nı da gözlerinizle görmüş olmanız gerekir, tanrının amacı değil aracı olduğumuza inanıyoruz biz, onun evlatlarıyız ve yitirdiğimiz babamızı arıyoruz evrende.''

***

İkisi kavga ede, tartışa dura bir kayanın dibine vardıklarında,  bir uçurumun başında durduklarının ayrımına varmamışlar ne yazık ki ve  bir adım daha atıp karışacakken yokluklara, şiddetli bir rüzgar, onları bir bulut gibi sarıp sarmalamış ve Araf'ın Yurdu'na doğru yola çıkarak, tanrı katına, o sorgu makamına ulaşmışlar...

Yazgısı, tanrının iki dudağı arasında olanların tartışması, bir alaysama ve yaratıcılık peşinde koşmaları, telafisiz bir yadsımaya kapılmanın gafletidir belki de...

Kötü olmamanın, şeytanca bir kibir olduğunu yazan bir kitap vardır. Belki de olup bitenler büyük bir armağandır onlara, belki ayrımında bile değillerdir...

Güçlükle duyulur bir sesle, alevlerin ve ışıkların dili, lanetlilerin bedeninde ışıldar her gece diye mırıldandı ve sözlerine son verdi hıristiyan Faruk...

Müezzin ve keşiş, hesap gününe, o sorgu makamına vardıklarında, gene durmamışlar, hayasızca, hoyratça, kendini bilmezlikle, edepsizlikle ve körlemesine tartışmayı sürdürmüşler, sınırı ve sonu olmayanın gözü önünde kavgaya tutuşmuşlar, gemi azıya alan, bu dizginsiz ve kendini bilmez yaratıkları gören tanrı, onları güç bela ayırdığında, şaşkınlıklar içinde boğularak, birbirlerine bakakalmışlar, kan revan içinde, soluk soluğa...

Çünkü, görmüşler ki birbirine bakanlar, karşısındakinin tıpatıp aynısı!.. Üçü de birbirinin birebir benzeriymiş!.. 

Evrenin gizi meğer bu üçlüdeymiş.

Üçü de birbirinin kardeşi...   Üçü de, bir üçüz olduklarının ve bir kardeş olduklarının, sonunda ayrımına varmışlar...

Bazıları der ki, yalnızca tanrı ilk doğandır aralarında, evrenin bir dölütü olarak, rahimden ilk fırlayan...

Ve o buyuruyor ki, böylece bir  gizin muradına erdiler işte ve o günden beri utanç içinde yaşadılar...

12 Haziran 2017 Pazartesi

DELİA



Güneşin, yaprakların  arasında gezinen solgun ışığında, Prusya mavisini andırır  dev bir kuş,  sanki birdenbire, ormanın içinde gözden  yitip gitti.

Delia o dedi, yetimhanenin bekçisi, bütün gün yalnız başına dolaşır adada, sonra kayalıkların orada, ıssız koydaki kulübesine gider, bütün gece, denizin sesiyle karanlıkta düş görmeye!..

Robenson gibi dedim, bir tür Robenson... Bekçi, delirmiş o dedi, çocuklarını kaybettikten sonra diyor kimi, kimi kapıldığı bir aşk yüzünden, kimisi de zamanla ölümün ağırlığını duydu bedeninde, hiçliğe kapıldı diyorlar.
Dev gibi bir kadın, oysa hala güzel görünüyor. Konuşmuyor mu dedim hiç... Konuşur dedi, kendisiyle...

Hızla arkadan dolaşıp önünü kestik, bizi görünce durdu ve bir taşa oturarak uzaklara bakmaya başladı. Görünmeyen bir tanrıyla sanki söz düellosuna girecek gibiydi...

Onunla konuşmazdan önce şunları anımsadım bir bir...

Ettora Scola'nın bir filminde sanıyorum, yazma yeteneğini yitiren bir senarist, işaret parmağını kalemtıraşın içine sokar ve çevirir!.. Bu sinemanın gücünü göstermek bir yana, yeteneklerimizi yitirdiğimizde, düşünme ve üretme becerimiz bittiğinde yaşayabileceğimiz elim sonu, ironize etme, dahası yüzümüze vurma  açısından son derece dramatik bir sahnedir.


Yapay zeka konusunda hep düşünürüm öteden beri, çalıştığım yıllarda, birinci sıradaki bir satranç oyuncusuyla, satranç  konusunda verilerle donatılmış bir bilgisayarın karşılaşacağını, on iki oyun üzerinden yarışacaklarını söylediler. Çoğu karşılaşmayı, insanın kazanacağını ileri sürüyordu, gülerek bilgisayarın kazanması gerektiğini söylüyordum ben de... Sonunda bilgisayar kazandı çünkü nedeni şuydu sanırım, insanların bildik tüm hamlelerini, sonsuz bir çeşitlilikte  bilgisayara yüklediğinizde, hiç bir insan onu yenemeyecektir. Çünkü hepimizin hamleleri onda saklı, o bizim ne yapacağımızı artık biliyor, hepimizin...

Ama biz tek tek, diğerlerimizin hamle yeteneğine sahip değiliz, hepimiz kendine özgü düşünce sistemiyle yarışan birer tekiliz, ama bilgisayar tümümüzün düşünce sistemini ele geçirdiği için bu konuda, onu artık kimse yenemez, yalnızca o son hamleye karşı yeni bir hamle üretebilmemize dek!..

Bu da bize yaratım noktasında tanrıyı geçebileceğimizi gösterir, tüm insanların, günün birinde, tüm davranış ve düşünsel verilerini herhangi bir robota yüklediğimizde ki bunun olanağı vardır, o zaman işte bu yeni 'Canlı'nın, insanüstü olması kaçınılmazdır, o bir yana bizim olağanüstü sandığımız her şey, o noktadan sonra, gerçekte bir olağanlık dizisi ve tüm  zorlukların altında bir anlaşılırlığın,  belki de sürgit kavranılabilecek bir kolaylığın, yalınlığın ya da bir basitliğin olduğunu ve tansığın yalnızca bir sanı ve insanın linguistik imgeleminde, öylesi bir ileri sürümden başka bir şey olmadığını gösterebilecektir  artık. Doğallıkla böyle bir şeyin şaşırtıcılığı olamaz...


Sonuçta ne olacaktır, biz tanrılaşacak mıyız diye düşünebiliriz de, ama hayır tam aksine bütün bütüne bir insan olacağız, insan olma noktasında bir aşamayı daha geçeceğiz.

Çünkü tansık diye nitelediğimiz,- bilimde tansık yoktur zaten-  ya da olanaksız gördüğümüz her olgu, her oluntu, yapıntı ve düzenim şu dünyada, gizi anlaşıldığında, formüle döküldüğünde veya varoluş biçimi ya da genetik kodu veya oluşum kompleksleri diyelim tümüyle ele geçirildiğinde o şey sıradanlaşır.

Onun için tanrı katına hiç bir zaman ulaşamayacağız biz -çünkü tanrı olağanüstülüğün adlandırılmasıdır-, ama tanrının bize doğru eğilimle, yaklaşacağını, yakınlaşabileceğini söyleyebiliriz.  Düşünelim ki geçmişte, yıldırımlar ve şimşekler tanrımızdı, gök gürlemesi onların dile gelmesi, seller, volkanlar ve yangınlar  onun eyleme yeltenmesi, güneşin açması ya da baharın müjdesi,  onun bir anne gibi sevecenliği veya bir baba gibi affediciliğiydi...

Delilik insanın naturasında var, gerçekte hepimiz birer deliyizdir belki de, bilemiyoruz, göreceliliğin yolculuğunda, kimin neye karşı sağlıklı ya da olması gerektiği gibi bir kalıbın içinde yüzüp gittiğini kim bilebilir ki...

Yaşam halen bir tansık olma nitelemesini sürdürüyor, çünkü hala bilinmeyenlerle dolu, zaman bizim delirmemizi öngörebilir ya da yaşadıklarımız bizi, içinde bulunduğumuz sistem ve biçimlendirmelerden uzaklaştırarak, diğerlerine göre bir deliliğin içine sürükleyebilir.


Az kalsın delirecektim, o an ne yapacağımı bilemedim, birden kendimi kaybettim ya da o sıra bana bir şey oldu, en sık kullandığımız tümceler arasında belki de başı çekiyordur, hiç sayamadık ki korkudan!..

Uzun bir yola çıkmıştım günün birinde, gençlik yılları, para olabildiğince sınırlı,  mola yerinde açlığımı yatıştırmak için, glikozla bedenin enerji düzenini ayakta tutmak,  olağan sağlık yapısına katkıda bulunmak için, menüde en ucuz olan şeyi, bir  komposto içeyim dedim, hayatın ve ölümün amansız baskıları işte, belki de parasızlığın illüzyonudur bilemem ki, o an sanki bir düşün içindeymişim gibi, kominin yaklaşması, bir şey alır mısınız diye tinsel yapımı kuşatması, bir boyundurukla abluka altına alması, anlağımın istemsiz biçimde sapmasına ve bir düşünsel karmaşaya sürükleyerek, gecenin uyku veren saatinin de el vermesiyle, -bu halleri her insan, türevi de olsa yaşamıştır ve bilir-, sanki bir afaziye yakalandım ve adları karıştırdım ya da unuttum, ağzımdan komposto yerine -belki de istemsizcedir bilemiyorum-, rosto çıktı, en pahalı yemek!..


Şeytan söyletti diyemem, tanrı söyletti bana kalırsa, çünkü şeytan bizi denemeye kalkışamaz, o bir mutlaklık peşindedir ve sürekli, salt kendini deneyecektir o,  tanrı ise bizi sınava çeker bildiğiniz gibi, bakalım ne  olacak, nasıl atlatacak ya da neler yaşanacak, ikisi  arasında incelikli bir ayrım vardır ne yazık ki!.. Tanrı sürgit denemek zorundadır, bir daha ki sefere kusurlarını en aza indirgemesi için!..

Şeytan, sabah çeşitlerini tanımakla yetinir, böyle bir erekle dünyaya gelmemiştir!..

Bu yüzden hiç bir şeye inanmam ben, inandığım tek şey hiç bir şeye inanılamayacağıdır. Bilimde şarlatanlık peşinde koşabilir bana kalırsa, aşkta aldatıcıdır, insanda bir tanrıdır, yemek ve içmek zorunluluğu canlıları sıradan kılar, denizlerin altı gerçek dünyadır, uzay bir illüzyondur gibi, ama son durakta şudur bu konuda; her şeye inanılabilir de!..

Bir bilimsel yayın görmüştüm şu yakınlarda, bir duyum bu...

İnsanlar on bin  yıl önce tarım yaparak erozyona neden oldu. İnsanın çevreye olan etkileri yalnızca bugüne özgü bir konu değil. İsrail’de yapılan bir çalışmada, yaklaşık on iki bin yıl önce, insanların tarım ve de bitkilerle ısınma çabaları sırasında deniz çevresinde erozyona neden oldukları ortaya çıktı.

Ölü Deniz jeolojik ve arkeolojik araştırmaların sıklıkla yapıldığı bir nokta olarak tarihsel anlamda çok önemli bilgiler sunmakta.
İsrail Tel Aviv Üniversitesi’nden araştırmacılar, Ölü Deniz tabanında yaptıkları sondajlarda topladıkları numunelerden iki yüz bin yılı aşkın tortu kayıtları elde ettiler. On iki bin yıl öncesinde oluştuğu belirlenen tabakadaki örneklerde, doğal olarak oluşmayacak olan erozyon oranları saptandı.

Birde şuna benzer bir şeyde görmüştüm...

İsa Arap ırkından olabilir. Nasıra'da yapılan arkeolojik çalışmalar sırasında, eski bir mezara ait bulgularda ele geçen kemiklerin incelenmesi sırasında varılan sonuçlar, daha önce Medine'de bulunan bir mezarda bulunan kemiklerin antropolojik yapısıyla birebir örtüşüyor. Birbirine yakın bu iki coğrafyada yaşayan insanların, aynı soydan geldiği ve yakın akrabalık ilişkileri içinde olduğunu ileri süren Wisconsin Üniversitesi'nden bilim adamı Efraim Herzog, buradan anlaşılıyor ki Nasıralı İsa'nın büyük olasılıkla bir Arap olduğu sonucuna varabiliriz demiştir...

Bunun uydurma olduğunu söyleyebiliriz ama gerçektir!..

Bizler, insanoğlu gerçek  yola çıktığında yalan dünyayı dolaşmış olur diyoruz. Varsayımlar dünyasında her şey safsataya dönüşebilir, her safsata gerçeğin yerini alabilir, dün dünya düzdü, bugün yuvarlak, yarın kara ve denizlerin biçimine bakarak amorf olduğunu söylemek durumunda kalabiliriz, bakış açımızın gerçekliğinin bizi neye zorladığına bağlı bu, önümüze koyduğumuz yeni postula bir öncekini unutmak zorunda bırakabilir bizi!..

Ah yeryüzünde, iki türlü insan vardır gerçekte, ne bilgilerimizin var ettiği, ne hurafelerin efendiliğine soyunan. Birincisi; kendisi kötülüklere alet olmuş insanlar, ikincisi kendisine, kötülükleri alet etmiş insanlar, görünürde üçüncüsü yok,  toplumlarda öyle, kötü, yararsız şeylere bel bağlamışlar, bir ötekisiyse kötü şeylerden yararlanmışlar. Kabulü zor görünüyor, insanlığın geldiği, geldiğimiz noktaya bakarak, olayların bu ikisini andırdığına inanıyorum ben. İyimserlik bize bir şey kazandırmıyor sanıyorum, çünkü o yinelemeleri, neredeyse zorunlu kılıyor ve hiç bir şeyi değiştiremez bir bumeranga dönüşmüş artık ve hep başlangıca, başladığı noktaya dönüyordur kanımca...

 Örneğin bizler, afra tafra yazıcıları,  noktalama işaretlerinin yerini bile bilmiyoruz,  en büyük sorunumuz şu bence, çayı en iyi yapan bizizdir örneğin ama  tatlandırmasını bilemeyiz, onu biliriz, içerken üstümüze dökmeden edemeyiz. Bütünlük yok bizde... Bir yabancı, burada her şey var ama hiç bir şey tam değil dedi, doğrudur ne yazık ki...

***

Delia'ya; Burada iyi misin dedim. Hiç bir tepki vermedi, sessizlikten gelir gibi sözümü tekrarladım... Burada iyi misin...


Sen dedi...


Durakladım bir süre... İyi olduğumu söyleyemem dedim. Konuşamazsak birbirimizi anlayamayız, benim en büyük sorunum bu biliyor musun...
Hiç  bir şeyin değişmeyeceği düşüncesiyle gelmedim buraya dedi.

Gizlenmiş bir şiddet ve terörize bir dünyada yaşıyoruz, burada bile öyledir ama salt kendim olmak istiyorum ben, olabildiğince, hiç bir yararı olmasa da, elimden gelseydi öldüğümde, denizin içinde yitip gitmek isterdim...
Canımıza kıymak düşüncesinin bir terör olduğunu düşünüyorum dedim. Doğru dedi, tepki verdiğimiz hiç bir şeye katkımız olmamalı, olabildiğince...

Ama dedim, iyi  hiç bir şey yok mu şu dünyada, hiç mi yok...
Var dedi, çok hem de, ama sonucu değiştirmeye yetmiyor, hiç yetmiyor, kargaşanın önüne geçemiyoruz, yaşam yalnızca biçim değiştiriyor, bu çok sıkıcı geliyor bana, bir fanusta, uzayda bir yerde, burada bir kulübede  ya da varlığın her hangi bir yerinde gene böyle bu, kendimizden kurtulmanın yolunu bulamıyoruz...

Gerçekte bencilin biriyim ben biliyor musun diye sürdürdü...

Paranoya içindeyiz hepimiz ama ben sakinim ve mutluyum burada, sizi bilemem, deliliğin ve sanrıların tutkusuyla bir kabusun içine sürüklendiğimi düşünebilirsiniz, düşünebiliriz ama aynı şeylere tutku içinde sarıldığımızı ve kendimizi göremediğimizi düşünüyorum ben ve kendimi bir denek olarak buraya sürdüm, elimden başkaca bir şey gelmediğini düşünebilirsiniz artık.


Ama dedim yine, düşüncenin engin bir dünyası var, doğrulam ve gerçeklik apayrı şeyler, sence ne yapmalıyız ki, hepimiz için bir adım, bir dönüşüm olduğunu kabul edelim...

Bunun olanağı yok, yenildiğimi kabul etmeseydim buraya gelmek istemezdim. Kişisel ya da kitleselliğin içinden çıkan öylesine bir tepki sayılır benim ki, doğru ya da yanlış olduğunu kesinleyecek kadar ileride gidemem. Yapılması gereken özeylemin  özgürce yapılabilmesi, belki bunu yapabildiğim için bir umuda  kapılabilirim ben, kurtuluş yolu hala vardır belki de...

Delia, ben senden daha umutsuzum demeye utanıyorum.

Burada ilk kez gülümsedi Delia, paranoya ve cinnet içinde olduğumuzu düşünenlerimiz için, iyi bir örneksin dedi. Sorun sizde demiyorum ama arınmışlığı arayan biri için, bunları ileri sürmek haksızlık değilse de, umudun yok edilmesi ya da onun görmezden gelinmesi, kıyamet provasına kalkışmaktan öteye geçemez...

Hiç bir şey, bize hiç bir şey kazandırmış değil ne yazık ki!..

Umutsuzluğun umudu da söz konusu olabilir. Kötülüğün zorunlu olduğunu ileri sürseydim ne diyebilirdin, savaş, açlık, kavga, ölüm, öldürme, sayamadığım bir sürü şey için bir zorunluluk var gibi geliyor bana, niçin bunların gölgesinde yaşıyoruz ve bir çözüm aramaktan kaçınıyoruz da, bir gölgeye, çöle veya dağa sığınıyoruz biz...

Hak vermeyi bilmek gerekir.

Bu dediğinde gerçeklik payı varsa da, kötülük ve kötümserlik ele geçirmiş bizi, bundan kurtulmak gerekir öyleyse, belki de diyeyim ki, biz sorunlarımızın efendisi olmayı yeğliyoruz gerçekte, ondan kurtulmak değil, kötülüğün bizi ele geçirmiş olması, onu ortadan kaldırma adına bizi oyalayan bir kozmikomikliğe dönüşmüş. Düşünceler alabildiğine basitleştiğinde belki soruna daha çok yaklaşabiliriz...

Kurgunun, eyleme yansıması noktasında sürekli problemler yaşadığımızı ileri sürebilir miyiz...

Sorunların kendisini tek tek ya da bir bütün olarak ele almak noktasında hep bir engeller var bizim içimizde, tüme varım ya da gelim bizim için bir çözüm olmaktan uzak ne yazık ki...

Özür dileme alışkanlığım vardır benim. Peki, her ölümlü gibi çözüm ne diye sormak ya da ne yapmalıyız bizim için formüle edebilir misin diye danışmak durumundayım.

Ruhum aç benim...

Sıradanlık içinde olmalıyız, umut bir soyutlama ve ufki, sakince düşünmeliyiz, belki hızlanmak için geri geri gitmek gerekir ve sonra koşmayı denemeliyiz, sorunlar sonsuz ve açımları da bir o kadar sonsuz gerçekte, temel sorun kendimizi görmeli ve ona göre çözümler üretmek noktasında, bir karar ve mantık birliği, düşünce silsilesi içinde yol almalıyız düşüncesindeyim, bunlar ileri sürüldü belki de, ama dünyanın bir anomali içinde olduğunu kabul etmeliyiz öncelikle...

Sonsuzluk  denizinde bir çözüm bulabileceğimizi düşünüyor musun yine de...

Yaşamı gerçekte yadsıyorum ben, beğenmiyorum, kendime dönmek istiyorum ve varabileceğim, deneyebileceğim tek gerçeklik bu, burada olmam sizi şaşırtıyor, oysa burada değilim ben, yalnızca olabildiğince ilkel ve ilk günümüze dönmek istiyorum, ana rahmine dönmek gibi, sıfırı görme ve yeniden başlamak, tuhaf olabilir ama algılarımız hep bir saplantı içinde ve hepimiz birbirimizi, her şeyi, evreni, tanrıyı, varlığı, yokluğu  yanlış algılamakta direniyor gibiyiz. Doğrulardan ve gerçeklerden nefret  ettiğimi söyleyebilirim. Başka bir dünyadan, dumanlı vaatlerden, cennet ve cehennemden de nefret ediyorum ben, belki içimde ya da burada başka bir gezegende olduğumu düşünerek kendimi avutuyorumdur, bir 'otopya' demem yinelemenin tuzağına düşmek olur benim için ama başkaca  ne yapabilirim ki...


Delia, ağlama isteği uyandırıyorsun bende, başka hiç bir şey değil...

''Hiç kimse bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında / Bu hesapsız dünyanın, hiçbir zaman görmez / kendi bildiği Tanrı’yı, / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, aşklarımız, tanrılarımız, / Geçer giderler, bizim gibi...''
Algılarımız hiç değişmedi ve değişmeyecek!..

Minicik bir özlem yumağıyla 'Hoşçakal' demek istiyorum sana...
Büyük bir gök parçasıyla; Hoşçakallar bir arada olsun diyorum bende...

Delia'yı bir daha  göremedim...

***

''Nasılsınız, dedim. 'İyiyim' dedi. Yalnız, 'İyiyim' derken, 'İ'yi oldukça uzattı, ses aralığını uzun tuttu diyebilirim. Bununda, buraya gelirken, oldukça sakinlikle yola çıktığını, diyelim eşikten adımını attığında, usunun dingin, tininin de dertsiz ve uğultusuz olduğunun bir göstergesi sayılması gerektiğini düşünebiliriz. Ama 'İyiyim'in son harfçiği  'm'yi üstüne basarak, içsellikle keskinleştirilmiş ve ama sonuçta gizlenmek istenen bir hışım ve kinle söylediğini de ileri sürebiliriz. Bu, yolda, diyesim taşıtta, olası can sıkıcı olaylarla karşılaştığını, buna karşın kendini tuttuğunu, küçük ama baş ağrıtan sorunlara bulaşmak istemediğinden, zorlasalar bile, beceriyle ıvır zıvır dertlere yol açabilecek bu durumdan sıyrılmayı başardığını gösteriyor...

Sonuç olarak, 'İ' ile 'm' arasındaki, eşlikli dört harfçikten doğuşmuş aralığınsa, epey titrek ve harflerin ses tellerinde denetsiz biçimde; soluk borusunda yuvarlayarak, çok az yırtımlı bir tınıyla yansıyıp, algılandığına bakacak olursak; sinirlerinin gerçekte, geçmişten gelen, uzunca bir zamandır bozuk olduğunu, bu durumun, zamana yayıldığı için sinirsel uçlarının törpülenip görünmezleştiğini ve dolayısıyla ustalıkla gizlenip, saklandığını ya da bu düşünseme içinde değerlendirilmek gerektiğini anlayabilmemiz gerekir.

Verili görüngüde, şu an sakin aralıklarla ve denetlenmiş gözüken bir ıra yapısıyla sözler edip, sandalyede yavaş eskivlerle, eğik açıda hareketlerini sürdürmekte olan bireyimiz, soyun öbür bireylerinden ayrılıkla, geçirmekte olduğu şu saatlerde kolaylıkla sinirlenmeyeceğini ve edimini uzun süre koruyabileceğini; ama uzun süreli baskın bir konuşma biçimiyle karşılaştığında (ya da dayatıldığında), tehlikeyle umursuzlaşıp, saldırganlaşabileceğini, kendisine karşı pasif tutumun sürdürülüp, sergilenmesi durumundaysa etkin ve egemen bir role kolaylıkla geçiş yapmayı önelleyip, (yeni durumu benimsemek) istemeyeceğini, üstelik tam da karşıtı, dozunda bir kibirle, kendi özgün tutumunda yol alacağını ve karşısındakini; diğer bir deyişle ötekini koruyup kollayacak bir imaya bile bürünebileceğini, büyük olasılıkla savlanan ve kuramsal sınırlara yaslı, bu vargı ve belirimlere koşut olarak, birlikte ılımlı saatler, yatay, edilgen bir anlar boyutu ve inişi çıkışı olmayan; ansınır deyimle kazasız belasız geçirilecek bir günün bizleri beklediğini, güvenilirlikle ve neredeyse tümel olarak söyleyebiliyor, düşünüyor ve umuyorum...''


Bir an gözlerimi açtım, ay bir yarı-tanrı gibi yükseliyordu gökte...

Düş görmüşüm.

10 Haziran 2017 Cumartesi

ADA'LHANOV

 

 




Hiç unutmam, söz etmişliğimde olmuştur, Felsefenin Temel İlkelerini okuduğumda... Ama önce şunları söylemeliyim!..

Politzer gerçekte, Atlantik'in doğu yakasının -kültürel- üretkeni konumunda -demek ki doğu batı diye bir şey yok!-, yalnızca kapitalist dünyada yaşamış; komünal toplumu irdeleyen, analiz eden satırların gene onlardan gelmesi şaşırtıcı, ülkesini terk etmiş...

Ama dünya böyledir, diktatörler gerekirse sosyalizmi de biz getiririz diyebilirler, barış bizden sorulur da, dünya, savaşın aktörleri olduğu halde, barış masasının kahramanlarının da aynı kişilerden oluşmasından büyük haz duyar!..

Politzer'i komünal felsefeyi, idealist kültürle değerlendiren biri gibi algıladım hep, etkisi bir empati değil eleştirel bir soğukluk yarattı, son anda Naziler'e sizin kurtuluşunuz için çabaladım demiş, trajik bir an, tüm insanlar, hepimiz ölünün ardından susmayı biliriz, bu dünyayı geride bırakan birinin, gerçekte ne bedeni, ne düşüncesi kavga konusu olamaz artık, cismani varlıktan soyutlanarak sürüp gider tüm tartışma, teleferiğin adı birden varangel olur ve Politzer unutulur. Gerçek hesap yeri dünyadır yalnızca zaten, her şeyin dünyada kaldığının kanıtıdır belki de bu tutumlar. Ötekisi bu dünyanın parçası, iş gören bir terazi, sanalitik bir emniyet sübabı ve ruhların Giulietta'sının bellediği  masalların masalıdır kısacası!..

Politzer batının komünist parti üyesi... Karmakarışık bir algılar dünyası bu, ülkesinde kalsaydı bu çabaları daha anlamlı olmaz mıydı diye düşünmemiz gerekir. Çünkü orada da beklenmeyen konuk kapısını çaldı ve 'Et di Brutus' gene yinelendi ve Politzer gene 'Aşk olsun!' dedi.  Bu konularda popülist batı dünyasını seçmesi, onu tanınmış, bilinmiş kılıyordur ama sıkletinin ağırlığını taşımış olma noktasında kuşkuları da beraberinde getiriyor. Huzurlu bir bahçede, huzursuzluğun tanımından, tüm girdi çıktılarından söz edebilmek ve kavramın zatıalinizden sorulması nasıl bir şeydir  demekte gerekebilir, üstelik dünyamızda bela geliyorum demezken.

Büyük konuşmak küçük dünyalara özgü bir şeydir evet ama eleştiri tanrının bahşettiği bir şeyse, onu sevelim ve vareste tutalım diye bağışlanmışsa, dilleri tutuşturmamız son derece gereklidir, ne de olsa bir armağanın endamını ölçüp biçmek ve tadına da bakmak gerekir. Doktor kuşpalazını bilsin diye  yatağa düşmelidir denemez ama bilmek cefa gerektirir.
Felsefenin Temel İlkeleri emsallerine göre daha alfabetik, daha anlaşılır ama daha yüzeysel bir kitap. Burada bir öykü amaçlanıyor ne yazık ki, bir eleştiri ya da kurban seçimi utanç verici olur,  öyleyse olan bitene bakarak, tüm dünya   bir oyun bahçesidir diyenlere nasıl kızabiliriz.

Özün sözü, üzülenler, kaybedenler, yenilenler kendini bilsin yeterlidir mi demeliyiz!.. İşte kitabın ortalarına doğru sanırım, bir Adelhanov kıssası vardı, olay ufkunda geçenler şu, Adelhanov Bolşevik devriminden sonra atölyesini -işlik- kapatmak zorunda kalır, ekonomik krize girdiği için çalışanların işine son verir ve der ki, bir işçi olacağım bende, biraz sermaye  birikimi gerek, daha güçlü olarak  döneceğim merak etmeyin. Ama Adelhanov ne yazık ki bir daha geri dönemez,  onun trajik öyküsüne hala içlenirim, çoktan bu dünyadan ayrılmıştır tabi, ama öbür yakaya gittiğimde ilk görmek isteyeceklerimden biri o, görmesem de bu duyguyla gideceğim!..
Politzer bu örneği veriyor ama Paul Tibbets'in kokpitte Komut'a basarken ellerinin titremesine ya da gözyaşı dökmesine, Hiroşima'da ölenlerden daha çok içerlememize benziyor  bu...

Adelhanov'un dramı istatistik -sayısal- ölümlerin ve milyonlarca insanın dramının önüne geçiyor, kapitalizmin sihri burada yatıyor, o koyunların yazgısına ağlamamamızı men eder, nasıl olsa sürüler yine üreyecektir, ne var ki başka Tibbets yoktur şu dünyada, varsa yoksa altın boynuzlu koçlar  ya da açlıktan ölen masallardaki kurdun başına gelen perişan eder bizi ve uyuşturucudan cezalı bir yıldız cezaevinden çıkarken gözyaşı dökeriz.
Tibbets görevini yerine getirmeye zorunlu olduğunu, kim olsa aynı şeyi yapardı  diye haykıracak olsa hıçkırıklarımızla eşlik ederiz ona, eğer Pasifik'in sularına dalarak, sessizce harakiri yapmayı seçseydi görev uğruna, ihanetle suçlayacak onu aşağılayacak olduğumuzdan eminim artık... Tarih bu örneklerle doludur. Kurulu düzenle, işlemekte olan mekanistik yazgımızın baskılarından kurtulmak, inanın ki tanrıyı yadsımaktan daha zordur.

Ephialtes belki bir çarpıtmadır, Mata Hari herkese gül dağıtmıştır, Brutus bir ölüm makinasına saldırmıştır, Köroğlu kendisine ağlamıştır, Rasputin dünyayı bir türlü kavrayamadığı için yolunu şaşırmıştır, Şeyh Bedrettin ölümden kurtulmak için ölümlü yola sapmıştır, anlaşılması ve örneklenmesi en zor insanlık halleri gibi gelebilir bunlar ama şu var ki, Tibbets bir hain olarak dönseydi ülkesine, gerçekte bir doğrumu karşılayan ama  kurguda bir hain diye adlandırılan, bir yaratılmış olarak, kalan ömrünü ıstıraplar içinde geçirecek, cehennemi bir  yeryüzünde ömür sürecek ve zift ve katranı tanrının sureti dediğimiz canlı sayesinde bu dünyada öğrenip, tanıyacaktı!..
Bizim ihanet dediğimiz şey, alışılmamış -belki de gizil bir gerçek ve de tanrısal doğrulara izin veremeyeceğimiz-, kurgulanmış sistemin dışına çıkmayı kabul edemeyeceğimiz ve gerekirse vahşileşebileceğimiz bir erdemin, sofistike bir  bilgeliğin yerle bir edilmesi  anlamına gelmiyor mu artık... Öyle değil mi...

Yüreklerimiz varsa, her silaha sarılışımızda, elimizin havada kaldığını bir düşünün!..

Bunun dönüşü olanaksız sendromlara yol açacağını söylüyorsunuz, cezanın değil, insan olabilmenin yaklaşımıyla sevecen bir ortam ve iyiletim, sınırsız bir hoşgörü ve anlayış ve kozmik bir dayanışmanın olduğu bir dünya daha zahmetli dostlarım. Böyle bir dünyayı yaratamıyorsak, sistem haklıdır, sürüler ölmeli ve Tibbets'in yazgısına göz yaşı dökmeliyiz. Tibbets çok onurlu!..  Bitmedi.

Bıçak ya da roket daha erdemli, daha kutsal!..

Ne demek istediğimi bile anlatamıyorum, öyle mi...

Ada inanın Adelhanovlar'la dolu, ütopyasını yitirmiş, hayattan elini ayağını çekmiş, yapayalnızlar, kendisiyle kavgalılar, yarı deliler, suskunlar, ermişler, kızgınlar, küskünler, her biri bir tarih olan, her birinin içler acısı ya da görkemli bir öyküsü olan, ütobistler, denizaşırı hülyalarla dolup taşan, ayaküstü düş gören, insanlığı bir kıyametin kurtaracağını söyleyen, ölüm olmadığında hayatın bir tadı olması bir yana, herkesin birbirini öldüreceğini ileri süren, aşkın tek kurtuluş olduğunu savlayan, kedilerin insandan üstün yaratık olduğunu, Eski Mısır'da tanrının bir kedi olduğunu ve o günlere dönmemizi fısıldayan, ceviz ağaçlarıyla donatılırsa  bu topraklar,  her sorunun çözüleceğini haykıran, nice insan...

Balıkçı Ayhan, Hıristiyan Faruk, Musevi Olcan, enternasyonal Maria... Bir dolu insan, bir dolu kahramanlık öyküsü, bir dolu konkordato ilan etmiş, yersiz yurtsuz...

Adada çiçekler azgın kokularıyla her yeri kuşattı bile, nar çiçeği var ilerde, geçen yıl öyle açmıştı ki, turuncu, ateş dolu bir okyanus, göz alıcı bir cehennem, melekler yanardağı... Ne tatlı alevler, ne hayran olunası bir aşkın parçası olabileceğini imleyen aldatmacalar, tanrının oyunlarından biri, şeytansı bir illüzyon,  cennetsi bir ecenin gel ve seviş çağrısı!..

Nar ağacı yazgım oldu neredeyse, onu görünce adaya gelmekten başka umarım kalmadığını anladım, ama gitmekten başka çare yok diyen ve bir roman yazdığını söyleyen insanlar da var!.. Onları anlıyorum, gelmek ve gitmek aynı gerekçelerle yürürlüktedir her zaman, bir yurtluk, gizlenecek bir aura ve size özgü, ultra bir gezegen ararsınız sürekli, aynı gerekçelerle yanıldığınızı ve artık adanın elden çıktığını, giderek bozulan, vahşileşen bir hal aldığını ileri sürüp güneye kaçarsınız ve o son durak, o son iç çekiş köyünün, aradığınız biricik yer olduğunu anlayıncaya dek, sürer bu ruh çalkantısı!..

Bir tiyatro ilanı gördüm adada, ortada bir 'Güllü' oynuyor ve bir sürü posbıyıkta çalıyor, bildim bileli, bir oryantal oynar her Yeşilçam filminde, tiyatrolarda açık saçık oyunlar, derinlik sıfır, toplumsal veri zemine paralel seviyede, köçek, zenne, mihrace,  ferace ne oynatırsanız oynatın, adı özgürlükten geçen bir karanfilli...

Şimdi soruyorum, bununla insanlara özgürlük felsefesi ya da bağımsızlık ruhu kazandırılacaksa, eleştirenler sonuna kadar haklı diyorum ben. Geldiğimiz noktaya bakarsanız bunu görebilirsiniz, aydınlar bu ülkenin celladı oldular, tiyatroları 'ortaoyunu', felsefeleri çalıntı yığını, resimleri kopya, müzikleri dışa bağımlı, romanları anı, şiirleri devşirme, mimarisi yıkıntıdır bunların!..

Azgelişmişlik o kadar görkemli gerekçelerle avunur ki, dar alanda daha yeniyiz, yeni başladık derler, erotik furyacılar, biz uçkurunu çözmeyi bile bilemeyenlere, cinselliği aşıladık, müzisyenler çok seslilik zaman alır der. Şiirimizin en büyük geleneğimiz olduğunu herkes söyler ama batıdan devşirdiler onu da, yüz yılımızda aydın bu işte, komisyoncu, arabulucu, simsar, kopya tüccarı, kolaj versiyonuyla iş gören dünyanın tek bilgesi, ne eşi var ne neşesi!..

Somurtmak onun tek silahı!..

Söylenmesi gereken şu ne yazık ki, bu kadrolar, bu anlayış değişmedikçe, bu toprağın kiracısı olmayı sürdüreceğiz. Neden, her şeyimiz kiralık değil mi, sahibi, üreteni, yaratanı hep başkaları değil mi. Aksiyon filmlerimiz eski kovboy filmlerinin versiyonuydu bir zamanlar, müziğimiz aranjmandı, yazınımız öykünmelerle dolu, şiirimiz içler acısıydı... Bu kavgaşım hala sürüyor, semirenler, sömürenlerle el ele vermiş, sekülarist çığırtkanlığı ele geçirmiş sermayelerini kaptırmamaya çalışıyorlar...

Yürüyüşler sade suya tirit konular için, hepimizin cennetlik olduğu bir yurtlukta kurnadan su içmek için yürüyor keçiler, vah köksüz ülkem, bellekler yalnız dini kötülemeye programlanmış, laik skolastizme ne diyeceğiz, sessiz ol mu, aydın despotluğu var, sosyal faşizm var. Bu ülkenin sorunu aydınların resmen orta seviyeli  bir sentez ürünü olmaları. Üniversite açmaya dört duvar diyen bir aydın, okul sayısı olması gerekenin çeyrek kalbi diyemiyor, bir tür mürteciliğin pençesinde geziniyor açıkça..  Çünkü sosyal bilimlerde üniversiteler gerçekten dört duvardır, Platon'un akademisinde dört duvarda yoktu, 'ünilever' şeyler teknolojikse dört duvar olamaz ama bizde  yüz yıldır 'kağnıya övgü' teknolojik hapishaneler var. Aydın yok, aydın olmadığı için son sıralardayız, üstelik aydın kendini eleştiriden vareste tutan sınıfa dönüşmüş. Aydın üretemiyoruz biz. Çünkü bu ülkede  laik yobaz olmak zorunda olduğunu düşünüyor aydın, doğruluğu kesinlenen şey, zamanla düşünsel dogmaya dönüşmek zorundadır. Aydın sıralamada geri kaldıysanız, toplumsal cendere, çoğulcu mekanizmanın koşullandırdığı metaya dönüşüyor, geri kalmışlık başlı başına bir dogmatizmdir açıkçası, konumunda, uzaktan emprovize edilen bir metadır aydın ne yazık ki, kumandalı bir ışıktır. Baştan beri tek tip aydın profilimiz var bizim, korumacı şövalyeler ve verili şövaleler,  bu da örtülü faşizm anlamına gelmez mi, duyumsanmayan ve son anda varlığını belli eden göğüsteki 'cancer', şimdi laisizm diye ördüğümüz duvarın, demokrasi diye tapınmanın ne anlamı var, çünkü o üç bacaklı at!.. Düşünce şiddet üretiyor bu toprakta, herkes kendi gölgesinin ve kolhozunun kralı, 'façyo' ruhluyuz ve kurbanımız doğrudan bu toplumun kendisi, biz... Varsıllarımız bile, açık toplumların vasatisi olan, karanfilli ve alay konusu bir cücedir bizim...  Nedeni, laik skolastizm, çözüm; açık toplum...

Geneli de var bu işin, Hawking için, yüzüne plastik maske geçirilmiş bir robot diyorlar, kapitalizmin dehşet verici illüzyonu, olur mu olur, olmazsa söylencesi yetiyor, kutsal ruh, doğunun vicdanını aşkınlayan bir görü, yararlı onlar için, yazınımızda, ışığın karanlığında, denizin yayını arayan bir metafor ve kendimizi yadsımakta coşkulu davrandığımız bir metamorfoz değil mi...

Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece diye karanlıkta ıslık çalanlar, el değiştirirler mi bir gece!.. Güneş doğudan doğar mı gene!..
Tazılarla tavşanların savaşı bu, hep avcının kazandığı!..

Bilimkurguya özenmiyor bu toplum, bilime ilgi duymuyor, köreltilmiş, hem toplum bilisiz deniyor hem de toplum bir şeye kalkışır diye ödler kopuyor ne yazık ki, inanın el altından  uzaklaşsın her şeyden diye o her şey yapılıyor. Gerekçeler sonsuz, din bizi geri bıraktı, biz yeni bir cumhuriyetiz, otuz üç simurgumuzu, otuz üç  kızımızı  daha dün yeni uçurduk, birilerinin elinde toplum üç maymun olmuş, o birileri heykeli dikilecek insan seviyesine gelmiş ama toplum bir adım ileri gidememiş, bu formülün kimyasını bulanların başarısı, dünyanın tüm gelişmişlikleri, tansıkları, olağanüstü bulgularından çok daha büyük bir beceri inanın, ileri gider gibi görünerek, geri kalmanın şeytana taş çıkartan yolları, gaz basarak, fren yapmanın ağrıları, meleksi ruhları ağlatmanın büyüleyici bağdaşıkları nelerdir...

Adres; Etiyopya, hayır Anatolia!..

Hıristiyan Faruk'la sabah akşam konuşuruz bunları... O dünyanın gidişatını öyle iyi analiz ediyor ve öyle iyi sezinliyor ki seçimden bir yıl önce Hillary teyze kaybedecek göreceksin demişti. Notradamus'u kutladım!..
Demişti ki, Ulysses okurken bir anlam arıyor bizim aydınlarımız, oysa anlamsızlığın başyapıtıdır o, anlamsızlığın cehennetinden lineer bir kurt deliği geliştirebilir miyizin cebirsel yolu, cebir gibidir gerçekten kitap, amaç anlamsızlığın çılgınlığına sürüklenerek, bir anlamlar silsilesine ulaşmak...
Dinden korkmak niye derdi... 'Kandil, bir sırça içerisindedir, o sırça, inciden bir yıldız gibidir ki, doğuya da batıya da nispeti olmayan bereketli bir zeytin ağacından yakılır, bu ağacın yağı, neredeyse ateş dokunmasa bile ışık saçar, nur üzerine nurdur o.'

Bilim kurgu değil mi bu, din hurafeyse eğer, ona teslim olan toplumları sorgulayacaksın, batıda kilisenin sayısı doğudaki mabetleri geçiyor, çok daha saygılılar, ama tanrının bir yoldaş, bir arkadaş olduğunu seziyorlar, diz çökerken aynı seviyede olmak için dikkat kesiliyorlar, yoksa onu duyamayacaklarını biliyorlar.

Şöyle düşünün, beyinsiz tek bir yaratık yoktur evrende, taşın bile vardır düşün evi denilebilir, bitkilerin komut merkezi tüm bedenine, organlarına yayılır, solucanın beyni elbette vardır... İnanın tüm evren bir beyindir gerçekte, tanrıda geçmişten geleceğe, salt bir exodus, bir üst düşün, bir denetim amaçlıdır belki de...

Centaury!..

Bilinmeyeni bilemeyiz elbette ama ışıkta yüzeni de görmezlikten gelemeyiz, bu en büyük yanlışımız bizim, yanılgımız ve  korkunç dalgınlığımız, uykumuzdur belki de...

Garp cephesinde yeni bir şey yok'u okumuştum sanırım, asker ölen arkadaşının parlak çizmesini hemen giyiyordu, bu onun ölümüne sevinmek değil, kendi yaşama coşkusuna işaretmiş gerçekte, derin bir kavramsallık ve gerçekte elinde olmadan bir protest karşıtlık var bu davranışta, anlamak öyle zor ki...
 
O kitapta, bir köyde  beş arkadaşın, altıncısı kitapta yazıyor, kümesten tavuk çalmalarından  etkilenmiştim, anımsadığım bu yalnızca, çünkü gerilim dolu bir sahneydi, unutmadım, adamlar aç, çalmaları tek çare, başarmaları gerek, onlar için tek kurtuluş yolu bu ve acaba başarabilecekler mi diyordum, bir de bir askerin ölmeden önce miğferine tutuşturduğu çiçeği unutamam, ölüm gezegeninde, yaşamın filizlendiği , dirim dolu bir sahne...

Aslolan hayattır değil mi...

Savaş ve ölüm, insan bu meçhul.

Tanrı gibi!..

Sonradan Seyyit Han filminde bu çiçek tansımasının bir versiyonuyla karşılaştım, ona benzer ama farklı bir sahne vardı, o kitabı okumuşlardır sanırım.

Yaşam bilinçaltımızın yüzeye çıkması ve anıştırma ve görüntülerden başka bir şey değildir belki de!..

‘Bakın işte bu Sezar / Nötrinomun akışında su / Alçaklığın boşluğunda Jüpiter / Kimononun içinde bir kuğu / Geliyor kırmızı at Borjiya / Po ovası kalçası Bükreş bu / Duasını saçıyor bir Efes / Fanus Jiyal içindedir durduğu / İşte şu gördüğün bir müon / Satürn tutmuş saçın döllüyor / Düşlerinde orakl bir nöron / Dişler iken kıyametin koptuğu’

Hıristiyan Faruk'a şu şiiri çok severim dedim...

‘Hepimiz buradayız- / Yeryüzündeki sıcak ve canlı herkes, / soğuk olanlar şimdiden / yerin karnının altına / saklanmışlar- / mutluluk avcıları, acının kaçakları, / kaprisli melekler kristal bir an bağışlamış onlara, / bizi birden şaşırtan bir okşayış- / birbirine sarılmalar, / kucaklaşmalar, / aşkın aşka akışı. Ve birbirimize bakıyoruz, / her yüz tek ve benzersiz, / birbirimize dokunuyoruz / parmakların şaşkınlığı ve bilgeliğiyle; / yelkenleri indiren gülümseyişlerimizle / düzgün ve barışçı / dişlerimizi / gösteriyoruz birbirimize / heyecanlı, sıcak, / çekingen dokunuşlarımızla / (çünkü başka türlüsü her zaman dayanılır gibi / olmayan / ve karşındakinin gözlerinin aynasında / yanıtı pek belli olmayan bir bilmecedir). Ve sevgi- / evrende esen o sıcak soluk / eritiyor gergin tenimizi, / çekip çıkarıyor derinlere gömülü göz yaşlarımızı- / bir şey seyrediyor içimizdeki bir yarıktan, / orada her zaman gören / bir şey / acıyor bizim insan oluşumuza, / acıyor uçmayı özleyen / zavallı kürek kemiklerimize.’

Bir şey daha okudum ona ayak üstü...

Sabah sokağa çıktığımda ilk gördüğüm kişi kendimdi. Köşeyi döndüm, gene kendim. Durağa geldiğimde gene!.. Otobüse bindim, baktım, gene kendim. İşyerine geldim, çevremde sayısızca kendim, kendimler... Koltuğuma oturdum, işte gene kendim. İşlerini yapmamı isteyen, zorluklar çıkaran, kolaylıklar sunan bir sürü kendim!.. Öğle tatili; gene öyle... Yemekte, çay molasında, işbaşında... Bir sürü kendim. Akşam paydosunda, dışarı adım attığımda; ilk karşıma çıkan şey, gene kendim!.. Otobüse iniş biniş, sağa sola bakış, galeriler, mağazalar. Cetvelle, pergelle oyulmuş mağaralar, evler, alanlar hep kendimle dolu!.. Dün, bugün, yarın, sonsuzca bir kendimler çoğunluğu!.. Bıkmadan, usanmadan, sürgit kendim. Aşağı, yukarı, önü, ardı, eni, sonu bir kendimler kalabalığı... Birden kavradım olan biteni!.. O gün, kendimi yok ettim.

Çözüm değilse de durum belki de böyle...

Ada'lhanovlar umut dolu, sonsuza dek böyle yaşayacaklar gibi görünüyor. Şeytanla işbirliği yapmak, doğruların yörüngesi dışına çıkmak, bir kayanın üzerine tırmanıp tanrı benim diye haykırmak...

Umutlarını öbür dünyaya bırakmaktan çok daha insani bir şeydir.

Kimin işi daha zor!..

Ama bu bir öykü değil.

Neyin daha iyi olduğunu, belki  tanrı bile bilemez...

Bir paradokstur bu!..

Ne yazık ki...

30 Mayıs 2017 Salı

GERÇEK DÜŞTÜR

 Derede, ikindi güneşi eşliğinde, at üstünde bir adam gidiyor. Öyle yavaş gidiyor ki, güneşin servilerde oynayışı, yaprakların arasından süzülüşü, çırpınışı, süzmelerin yer değiştirişi, atlıya; Başı önüne düşmüş bir Zapata ya da Simavne Kadısıoğlu Şeyh Bedrettin gibi, yenilmişlerden bir ölü havası veriyor. Gölgelerin arasından süzülüşü, insanı keder dolu bir yalnızlık duygusuna sürüklüyor...
 Atlı, belki kederli ya da umutsuz bile değildir, ama onu izlerken tuhaf duygulanımlarla, engin bir yalnızlığın içinde; ışık parçalanımları gibi bir halenin içinde geziniyor ve görüntü birden düşlere dönüşerek, bir saplantı gibi, neden bilmem, artık hep onu düşünüyorum. Lortop'da sanki anlamış gibi, bana bakıyor sürekli, bir şeyler var diyor içinden, bir şeyler var!..
 Arka ayakları üzerine oturmuş, kuyruğunu hiç oynatmadan, o yana bakıyor şimdi...
 Atlı, derenin içinden, kutsal bir sessizlikte, biraz sonra, sonsuz bir oyuntuda, bir dolambaçta kaybolacakmış gibi üzünçlü, solgun, yitip giderken, ilerde, birden ortaya çıkarak, yamaçtaki keçi yoluna sapıyor ve hınçla düzlüğe çıkıyor.
 Şimdi güneş ışığı ve tüm gözler üzerinde, altın yaldızlı bir şövalye gibi ilerliyor ve uzaklarda, tümüyle gölgelerin içinde kalmış, bir koruluğa, bir yarı tanrı gibi giriyor.
 Uyuşturan renkler ve cansız lekelerle dolu, tuhaf bir hiçliğin içinde yavaş yavaş solup, eriyip gidiyor...
 Sanki böyle bir şey, hiç olmamış, hiç yaşanmamış gibi...


*


Kısa Bir Öykü / Lortop / 86. Bölüm / Düzeltilmiş asıl metin.

Derede, ikindi güneşi eşliğinde, at üstünde bir adam beliriyor.  Öyle yavaş gidiyor ki, güneşin servilerde oynayışı, yaprakların arasından süzülüşü, çırpınışı, süzmelerin yer değiştirişi, atlıya; başı önüne düşmüş bir Zapata ya da Simavne Kadısıoğlu Şeyh Bedrettin gibi, yenilmişlerden bir ölü havası veriyor. Gölgelerin arasından süzülüşü, insanı keder dolu bir yalnızlık duygusuna sürüklüyor...

 
Atlı, belki kederli ya da umutsuz bile değildir, ama onu izlerken tuhaf bir duygulanımla, engin bir yalnızlıkta; ışık parçalanımları gibi bir halenin içinde geziniyor ve görüntü birden düşlere dönüşerek, bir saplantı gibi, neden bilmem, artık hep onu düşünüyor oluyorum. 
 Lortop'da sanki anlamış gibi, bana bakıyor sürekli, bir şeyler var diyor içinden, bir şeyler var!..
 Arka ayakları üzerine oturmuş, kuyruğunu hiç oynatmadan, atlıya bakıyor şimdi...
 Atlı, derenin içinden, kutsal bir sessizlikte ve sonsuz bir oyuntuda, bir dolambaçta kaybolacakmış gibi üzünçlü, solgun, yitip giderken, ilerde, ansızın ortaya çıkarak, yamaçtaki keçi yoluna sapıyor ve az sonra,  hınçla düzlüğe çıkıyor.
 Şimdi güneş ışığı ve tüm gözler üzerinde, altın yaldızlı bir şövalye gibi ilerliyor ve uzaklarda, tümüyle gölgelerin içinde kalmış, bir korulukta, bir yarı tanrıymışçasına yitiyor.
 Uyuşturan renkler ve cansız lekelerle dolu, tuhaf bir hiçliğin içinde yavaş yavaş solup, eriyip gidiyor...
 Sanki böyle bir şey, hiç olmamış, hiç yaşanmamış gibi...







27 Mayıs 2017 Cumartesi

ADANOPE


Geziniyorduk tasasızca, birden Adanope adında bir gezegen varmış burada  dedi. Biliyor musun!..

Hayır,  nerede dedim, Aya Yorgi'nin arkasında dedi, söylediği şey olabilirmiş gibi es geçip, bıktım bu Aya Yorgi'den dedim, adanın haç merkezi olmuş, şu nerede Aya Yorgi'nin soluna düşer, ya öbürü, o sağında, ya şu, kuzeye doğru giderken solda, başka bir şey bilmiyoruz sanki, varsa yoksa Aya Yorgi dedim...

Hiç ara vermeden, senin azizlerle bir sorunun var herhalde dedi!..  Çıkışı olmayan bir klişe!

Konuşan adanın derbeder kızlarından biri Dilek!.. Romantik ve iyiniyetli ama her romantik gibi başı beladan kurtulmayan biri ve hercai, ne yiyeceğini, giyeceğini bilmeyen, nereye gitmesi gerektiğini kestiremeyen, ne yapması gerektiğine, bin bir ikircik içinde karar veremeyen...

Bir keresinde onu trafiğin ortasında düşünürken gördüm...

Böyle dolaştığımızda olur, sonra birbirimizi hiç tanımıyor muşuz gibi aylar geçer, sonra bir gün Beşiktaş'a giderken karşılaşırız, nereye gidiyorsun derim, Kadıköy'e der, sonra hadi bende geleyim Beşiktaş'a der, değiştirir kararını, inince de cayar ve hemen Ada vapurunun dönüş saatini sorar, ne yapıyorsun derim, çantamı unutmuşum kafede, evde olsa neyse ama kafeye güven olmaz... Haklı olmasa da bir gerekçe yaratır zaten, ayağım uyuştu ben gelemeyeceğim dese çok mu iyi...

Arkadaşlıklar, dostluklar zamanla  birlikte biçim değiştirdi, eskiden evlere gidilirdi, şimdi teknolojinin olağanüstü ayrıcalıkları ve tutsaklığın ya da özgürlüğün bin bir çeşit halleri var artık.

Deyim yerindeyse, bir gecelik aşklar ve yaşam boyu süren, teğet geçmekten öte, hiç bir işlevi olmayan bağlaşıklıklar var şimdi, iyi ya da kötü denemez buna,  insanın konsantrasyon gücüne ve çağa ayak uydurma yeteneğine hayranım, ama ben kör ve topalım, yalnızca o olsa iyi de, Dilek'in bu tutumları gerçekte bir anomalidir desek de, benim sayrılığım ondan daha  kötü, o uygarlığa şaşkınlıkla ve uyumsuzlukla bakarken gene de tuhaf bir uyum içinde sanırım ama ben için için yas tutuyorum halime, görkünç bir uyum içindeymişim gibi görünebilirim ama  içim kan ağlıyor ve kimselerde bilmiyor...

Hangisi iyi ki...

İşte böyle Dilek'e benzer, yaşamını baygın balık gibi geçiren insanlar vardır, yaşama karşı uyuşturan sendromların, gizlenmiş, ortak ve bir umarı olmayan içe kapanmalarımız, derinleşmiş, bizimle bütünleşen ve artık bir parçası olduğumuz, bir kimliğe dönüşmüş arazlarımız, kompleks dolu alışkanlıklarımız beni onlara bağlıyor, seviyorum onları, aynı semptomların pençesinde sağlıklı birer bireymiş gibi dolaşıp da, hiç tepki vermemek, hep katlanmak, hep kıyısında kalmak olan bitenin, elleri değil sürekli ruhu titreyen, kalbi örselenmiş ama dirim dolu, atletik bir yapısı varmış gibi koşturmaca ve maskeli bir balodaymış gibi hiç belirtisiz, her şeye tüm sıradanlığıyla, zararsızlığıyla ve herkeslerden hiç aşağı yanı olamazmış gibi yaşama katlanmak, olağanüstü bir yatkınlıkla, başkalarını hiç üzmeden, hiç tepki vermeden, sonsuz bir olgunlukla sürekli kuyruklarda sırasını kaptırmak, kalabalıklarda en arkadan çıkmak, bileti geçersiz olduğu ileri sürüldüğünde hemen yeni bir bilet almak, hep özveride bulunan taraf olmak, hep anlayışlı olan bir cennetlik adem pozisyonunda, her kese yol vermek, herkesin gönlüne hoş geleni söyleyebilmek, sürgit haklısınız beyefendi, evet hanımefendi, aynen katılıyorum demek, nasıl bir şey acaba ve insan ruhunda nasıl yaralar açıyor ve her şeyden önemlisi bu tür insanlar, hiç bir işaret vermeksizin ve herkes gibi ömürlerini ama uzun ama kısa ama bir kazaya kurban giderek ya da gitmeyerek, yaşamlarını nasıl tamamlıyorlar...

Çağın en garip sorusu bu bence...

Psikanalizlere göre, bu tür insanlar ellerine düştüklerinde, ya yetim filandırlar, ya travma geçirmişlerdir küçük yaşta ya da otist  gibi sevimli ya da anevrizma gibi ağır birer darbe yemişlerdir, orta sınıf ya da varoşlarda bir klişesi de vardır bunun, geçmişten biliyorum, menenjit geçirmiş çocukken diye kestirip atarlar bu tür yerlerde ve bayağı sevgi gösterirler bu tür insanlara, en ufak bir dışa vurumda başına toplanırlar, doktor kalabalığın arasından on beş dakika da geçebilir tabi, ciddi bir şey varsa talihsiz, ilk kez talihli bir şey yaşar ömründe...

Ölür.

Bir kaza geçirmişse yaralı gene aynı kalabalık kıyamet senaryosu eşliğinde bağırır, çığlıkçılar, bir senfoni orkestrasının insanı huzursuz eden düzeninden, doğanın hepimize hayranlık veren ilahi düzenine geçerler, birbirlerini çiğnerler, bir ikinci  vaka ki, ilki artık gölgede kalır, gözler o yana çevrilir, kaç kere tanık oluyoruz, ölüyü kurtarmaya gelirken ölen kalabalıklara!..

Sonu gelmez bir kıyamet toplantısı ve bir Araf kalabalığıdır dünya ve Dilek'in ne yapacağına bir türlü karar verememesi beni kendine hayran bırakır. Onu anlıyorum ben, dünyamızın ideal yurttaşı kim, uzaya bu dünyadan bir kişi gönderecek olsanız kimi seçersiniz deselerdi bana, hemen Dilek'i derdim, çünkü onda bütün dertlerimizin, travmalarımızın, gülümsemelerimizin toplamına yetecek kadar bir birikim var ve bunu birbirine girmiş, herkesin ne yaptığını bilmediği ya da tekme tokat, geoitler çizdiği bir kalabalıkta düşünceye dalabilecek kadar bir olağanüstülükte, incelikte, görkem dolu bir seremonide sürekli yineleyebilen biyonik bir yaratık. Bütünüyle uzaya, evrene ya da kozmosa mı derler ya da tanrının sevgili kulu filan mı demeliyiz, kanımca Dilek dünyamızda yaşayan tüm insanların bir bileşkesi, tanrısal bir türevi...

Dilek bir gün yemek yediği lokantada iki yüz lira bahşiş bıraktı, hesap yüz kırk liraydı ama, bir tuhaflık rekortmeni. Sen nehrine elini sokup Mari Antuvanet'le aynı suda yıkanmış olmak ya da bütün iktidarlar kötüdür mottosuna bel bağlamak kadar  ilginç bir davranış,  her zamanki gibi ne yapıyorsun dedim, bu garson yeni evlendi, yazık adamcağıza dedi, para onun parası bir şey diyemiyorsun ki...

Bir keresinde yolda bulduğu bir çocuğu sahiplendi, bereket anası babası çıktı ortaya da benim şaşkınlıklarımın da bir sınırı olabileceğini, iradi bir dahli olmadan kanıtladı, yine bir keresinde bir köpeğe on dört yılını verdi, aynı odada yaşadı, köpeğin yaşam limiti bu zaten, 'Ayışığı' (köpeğinin adı) yatağında ölü bulunduğunda, ağlamadı bile, bu tavrına fazlasıyla hayranım tabi, farklı ama bizim gibi bu, bizim gibi ama farklı bu, demek istediğim yani...

Onun için bu varsayımlar, beni bakar kör yapıyor inanın, içmeden kendinden geçmiş gibiyim ya da sürekli uyuşturucu almış bir deneğim belki de, yaşamım bu minval geçiyor ve en korkuncu da kendimle son derece barışığım, ben benim, kederliyim, küskünüm, özlemler içindeyim ama yakınıyor filan da değilim.

Sonuçta yaşamını bu minval geçiren insanlar vardır, sayıca azdırlar ama, aramızda dolaşır dururlar, bu yüzden insanların suratına bakmadan geçemem ben, insanlar olağanüstü derecede ilginç varlıklar, çevirin birini, tutun kolundan, konuş deyin, vallahi adamı daha önce tanımadığınıza bin kere pişman olursunuz...

Bir keresinde durakta beklerken araba gelmeyince, ahlayıp oflamakla lafa tutuştuğumuz biri vardı, Kore'de yapmış askerliğini, oralarda bir yerde, odadan bir odaya geçerken ışığı söndürürlermiş, bu yüzden metrolar bedavadır, artan elektrikle çalışır metrolar dedi. Gözlerim fal taşı gibi açılmadı tabi, bir yöntem bu, belki bizde daha iyisi vardır, epey karışık konular  dedim. Kendimden bekleneni her zaman veririm. Orada bir kadınla aşk yaşamış, çocuğu da olmuş, otuz yıl sonra kızı onu Ayvansaray'daki tek gözlü gecekondusunda bulmuş filan.

O günden beri değil belki ama gerçekte tüm insanlara hayranım ben ve alelade bir yapım olduğu için bu kargaşada, aşağılık kompleksinden de yıkılırım. Lokantaya girsem garson siparişimi yarım saat getirmez, söylerim tamam der, bir yarım saat daha geçer, yahu pısırığım derim, askerlik maceram yok anlatılacak, ehliyetim var, cesaretim yok kullanacak, dahası avukatım ama bir Mevlanın kuluna avukatım demişliğim yok, soru sorarlar diye korkuyorum, hukuk deniz gibidir, ne doğrusu vardır ne eğrisi, bu yüzden kimseyi mutlu edemezsiniz, bütün yaz denize girmişliğim filanda yoktur, yüzmeyi tam bilmiyorum, utanıyorum ahaliden, herifler üç adımlık yere takla atıp giriyorlar, ben bacaklarımı suya alıştırmak için şanzımanı kaymış, radyatörü kaynamış bir motor gibi, sahilde beklerim...

Dilek'i bu yüzden çok severim, benim bir eşim, ama ona belli etmem kendimi, konuşurken sesimin tonuna dikkat  ederim, garson siparişi getirmezse, üşenmez bir kaç kez gelir giderim, ağız tiryakisiyim ama tütünü o varken içime çekerim, alkol konusunda söylevler veririm, dibinde durduğu gibi durmaz bu diye, yaşamımız oymak söylencesiyle, soykök mitolojisidir derim, olmadık deneyimlerim varmış gibi soluk alır veririm. Oysa alkol kullanmışlığım da yoktur, içer gibi yaparım, bana yakışır!..

Dilek durumumu bugüne kadar çakmadı, o kendi kararsızlığıyla cebelleşiyor ve sözde ben ona yardımcı olan, afra tafra sahibi, kılı kilosu, eti budu yerinde biriyim. Oysa ruhu göçmüş, kendine sürgün, yersiz yurtsuz biriyim.

Ama o da  beni çok sever, çünkü onun her dediğine evet derim, bilmez ki benim, dünya hayır demeye değmeyecek kadar zamazingo bir yerdir diye düşündüğümü, şu kayaya çıkalım mı der, evet derim, çıkmadan geçip gittiğimiz olur, kayaya çıkılır mı yahu, ikimizde duymazlıktan geliriz yaşam cahilliğinden devraldığımız  saçmalıkları, bir keresinde tenha bir saatte -deli demesinler diye- yürüyen merdivene tersten bindik ve on dakikada inebildik avm'nin ortasına, bir keresinde asansörün düğmesine her bastıklarında, biz yukarıya bastık, yarım saat aşağıya inmedi asansör, sonra ara katların birinde inip, ime time karıştık.

Hayattaki başarısızlığımızın öcünü almak için gizençli oyunlar üretebiliyoruz onunla, bir keresinde çikletlerden çıkan elli lirayı, karanlıkta minibüs şoförüne verdik, geçerli kırk beş liramız oldu böylece, bir keresinde de meşhur bir restoranda sırayla tuvalete girip çıktık ve yarattığımız anaforu kavrayamayan herkesin gözü önünde, diğerini  aramaya çıkmış beriki gibi ve aniden  vicdan sızlatacak bir işi çıkmış er kişi gibi, mayına basmış bir serseri gibi gözden kaybolduk.

En büyük volimizse bir banka şubesinde oldu, ikimizde kredi alıp birbirimize kefil olduk, paralar buhar oldu tabi, bunu nasıl başardığımızı asla söyleyemem, çünkü halen kullanmak zorunda kalabileceğimiz bir şey, hiç bir usta bu dünya da tüm sırlarını aktarmaz gönül efradına... Pısırığız dediysek kendi ütopyalarımız var sizin anlayacağınız.

Yıllardır mutlulukla arkadaşlığımız sürüyor, birbirimizden ne istediğimizi çok iyi biliyoruz, ezilmişliğimizin öcünü almak için dünyada bulunabilecek en iyi ikili, en uyumlu partneriz biz.

Peki neden anlattım bunları, okul sıralarında tanışıp Ada'da kader birliğini sürdürdüğümüz bu tuhaf arkadaşım, inanın burada başka bir gezegen var deyince, birden güvenim sarsıldı ona karşı, acaba dedim artık bıktı ya da sinir uçlarının nöronik bağları koptu da, beni mi kurban seçti katakullilerine, dolandırmasın işin son durağında beni, onun için huylandım epeyce...

Yıllar geçip de kuşkunun sarıp sarmalamadığı hiç bir dostluk, arkadaşlık, eşlik, meşlik yoktur inanın... Gezegen demesine de bozuldum, yıldız filan dese anlarım, hatta karadelik veya tanrının kazayla elinden düşürdüğü, cennetlik bir göze varmış burada gibi daha anlaşılır ve rokoko şeyler söylemeliydi...

Ben gene de Dilek'e güvenmek istediğim için, nerede dedim bu gezegen... İşte o kısa konuşmamızdan sonra aşağıya inmeye başladık; bir türlü peşimizi bırakmayan Aya Yorgi efsanesinden, aşağılara doğru, gün batımının bittiği yere... Bayağı sarp bir yer, bugüne kadar sağ salim geldiğimiz, şimdiye dek soluk alıp vermeyi başardığımız için yaşamda, sıkıntıya girmeksizin, bir telaşa kapılmadan, neşeyle inmeye başladık...
Epeyce aşağıda kıro-magnon görünümlü biri önümüzü kesti, içeri girmek istiyorsanız bilet almalısınız dedi.

Ant olsun ki Dilek, sanki çocukluğundaki yazlık sinemalara girer gibi, hiç bozuntuya vermeden, nereden alacağız dedi. Adam bizden daha profesyonel, insanlar bakar bakmaz defterlerimizin içinin neyle dolu olduğunu anlarlar, bunun gibi, ben verebilirim dedi adamcağız, adamcağız diyorum, bu kıro-magnonlar çok içli insanlardır aslında, ama o an adamın bizi dolandırabileceğini düşündüm yine de -bu başka bir cin olayıdır- ve Dilek'e bilet almayalım diyecek oldum, ama o hemen paraları uzattı iki bilet aldı -pısırıklığım bir kez daha işe yaradı!-, adam aşağıya inin, çalılıklar bitip de, düzlüğe gelince sola dönün, sonra bana telefon edin dedi.

Epeyce huylandım artık, çünkü birden sola dönünce, adamı neden arayalım ki -ne ki saçmalığında bir felsefesi, olmazlığında bir oluru  vardır bu dünyada, bu yüzden cennet ve cehenneme, bir inanç sahibinden daha fazla kanmışımdır ben-, aranılanın nerede olduğunu söylese anlarım ya neyse, indik aşağıya, bir yılan çıktı karşımıza, yolumuzu değiştirip, daha da aşağılara inmeye başladık, kocaman bir sedir ağacı çıktı sonra, Dilek, Lübnan Sediri bu dedi, atma dedim, Lübnan sediriyse Lübnan'da olur. Güldü, inanmak zorunda değilsin dedi, az sonra düzlük göründü ve sola saptık, telefonla aramaya başladık adamı ama telefon çekmezmiş buralarda, nereden bilelim, biletlere kaç lira verdin Dilek,  bu kez biz dolandırıldık dedim, hayır bak şurada bir kayık var ona binmemiz gerekiyor bence dedi, bindik -güvence veren bir deliyiz biz-, bir küreği o çekmeye başladı diğerini ben, senkronize biçimde kıyıyı izleyerek gidiyoruz, aniden bir su kaplumbağası başını çıkardı ve gelin buraya, sırtıma binin onursuzlar dedi, -muhtacız diye sesimizi çıkaramadık tabi- bindik, sanki vites değiştirir gibi hızlandı hayvan, sonrada dalıp gitti denize, nasıl soluk alıp verdiğimize hala şaşarım, bir mercan ormanını geçtik ve kubbemsi, asortisizm sözlüğünde küremsi, yumurtamsı  sayılan bir yere geldik, kapı kendiliğinden açıldı, içeri girdik...

Sonra bizi hemen başka bir kapıya götürüp, dışarı çıkardılar, birde ne görelim evimizin önündeyiz!..

Kulağımıza biri, uzaylı biziz şeytan diye bağırdı!..

Dilek'e dedim ki, gördün mü başka gezegen filan fasarya, bileti boşuna aldık, canımızı bile tutsak almış, kahredici uyuşukluğumuzdan ne bekliyorsun ki, kendimizi bile tanımıyoruz daha!..
....
Sonra, ertesi akşam Dilek'e yazdıklarımı okuttum, benim adımı değiştir, yanlış anlayan olabilir dedi, gözüme de porsuk gibi bakarak, olur dedim, kadınlar hep böyledir. Bu çok saçma ayrıca, dişe dokunur bir şeyler karala, bir şiir filan ekle dedi, ikisini de yaptım o anda...

Beni bu işlerde asıl şaşırtan sayfalarca yazdığım zannıdır. Bitince okuduğumda, bir bakıyorum bir kaç satır ya da olmadı bir buçuk sayfa filan, beyin yorulup, afazi geçiriyor sanırım, düşünce güçlüğü diyorum ben buna, düşünce insanın kendi kendisiyle konuşması değil midir...

Bu yüzden yazarken zamanın uzadığını biliyorum, okurken kısalıyor ve bu göreceli tuzak, okurunu avlıyor diyebiliriz  artık.

Einstein ve onunla aynı zamanda bu kuramı ileri sürdüğü halde, elektriğin suyun olmadığı bir mezrada, ölüp giden Topal Halit haklı bence, zaman kesinlikle göreceli ve ışık hızını kolaylıkla aşabiliriz biz, zamanda salt geriye gitmek değil, bakın bunu da Topal Halit söylemişti...

İleri de gidebiliriz!..

Dilek annesinin neredesin yavrucuğum melodisine, geliyorum anneciğim diye eşlik ettikten sonra, okunakları karıştırırken ilginç iki konuyla karşılaştım, neme gerek,  okuyanın bedduasını almak istemem, bu ikisi  bayağı ciddi konular, aktarmak isterim ki, ben aradan çıkayım ve günaha girmeyeyim.

Dedim size, yaşamım boyunca  aradan çıkmayı bir düstur gibi bellemiş bir  insanım!..

'Rus kadınların güzel olma sebebi komünizmdir, çünkü para bir değer oluşturmadığı için kimse kimseyle bir nedene  yaslanarak iletişim kurmaz ve böylesi  beraberlikler olmaz. Bu yüzden tüm çocuklar aşk çocuğudur!.'

Çocuklar böyle düşünmüyordur ama, başka açıdan yaklaşalım olaya, bir uzaylı bize kesin surette çirkin gelecektir, çünkü alıştığımız insani ölçülerin dışında bir başkalaşım olduğu için. Eğer güzel geliyorsa kaçınılmazlıkla bizim güzellik anlayışımızla bağdaşan yanları var demektir. Gök kuşağı renkleri, ışığa boğulmuş yüz veya simetri harikası geometrik bir yapının varlığı gibi...

İnsanın güzellik kavramı çağlara göre değişir, güzellik elbet bir estete yol açar ve gerekli bir duygudur ama bunun ekonomik ve temel gereksinimlere alet edilmesi insani bir gelişmişliğe ters düşer, güzellik sanatsal sınırların içinde gizlenmelidir. Aksi halde çirkin olan, şunu hak etmiyor gibi bir noktaya geliriz ki, gerçekte güzel ve çirkin diye bir şey yoktur, kavramsal bir şeydir bu. Soyutlama...

Bir soyutlamayla bir yoksunluğa veya bir varsıllığa layık görülen canlı talihsizdir yalnızca ve bu bir ahlaksızlıktır. Somutlanabilen bir ahlaksızlık!..

Yorucu satırlar bunlar, bir de şu var, başlığı kul affedebilir ama tanrı affetmez gibi bir şey, köşe yazısına benzer bir haber bu...

Bütün Avrupa şatolarla dolu, hayran olmamak elde değil, gerçi nasıl yapıldığı kadar, neden yapıldığı da ilginçtir ama... Osmanlı'dan bu yana hep merak ederim, bugüne kalan üç beş şey var, dördü İstanbul'da üstelik, sultanım bu imparatorluk görünmezlik maskesi takarak mı yaşadı!.. Ama bu  yetmez, Selçuklu eserleri nerede, tarih kitaplarındaki Divriği'deki yivli minare ve Konya'da ki kümbet fotoğraflarıyla yetinirdik!.. Bunun nedeni ne olabilir... Ayrıca tarihi kilise sayısı eski camiden daha çok bu ülke de, garip!..

Öyleyse bir, göçebe toplum olmak sonuçta bir köksüzlük yaratıyor,  iki, İslamiyet eğer -sanmıyorum ya- bu kadar öbür dünyayı önceliyor ve bir önem atfediyorsa, bu da bir etken olabilir, üç, temel sorun bence bu işte, nasıl Osmanlı'ya bütün bir toplum sırt çevirmişse, anlıyorum ki, toplumdaki  bu anlayış bugüne özgü değil.

Uygur, Göktürk'ü, Selçuklu Uygur'u, Osmanlı Selçuklu'yu, tarihin en cücemsi, minyatüre ve prematüre bebeği bugünün coğrafyası da, Osmanlı'yı aşağılayıp, yok saymış. Kısacası candaşlarım, bu ahir zamandan kalma bir alışkanlık!..

Öyleyse, bu işte bir iş var, doğu toplumu dedikleri bu sinamekilerde, bir boş vermişlik olduğu su götürmez!.. Tek avuntum şu; Batı doğunun her şeyini yine de yağmalıyor. Korumacı bir mantığın ürünü olduğu halde, diğeri koruyamadığı veya naturasında böyle bir  diyalekt olmadığı için çalıp çırpıyorsa eğer, onda da bir Calut, bir Arsen Lüpen'lik var demektir. Çünkü hırsızlık ve cinailiğin olduğu  bir sistemde, malını, canını çaldıran da, elbet olacaktır!..

Gerçek değinilerimizde şu olmalıdır; İnsanoğlu kuyruğundan kurtulmuş olabilir ama, bencil (Mavi kanatlarınla yalnız benim olsaydın!) ve yağmacı (Komşunun civcivi işin ehline  kaz gibi  görünür) alışkanlığıyla, müsrif, tüketici sınıflar (Vandal, yıkıcı, boş vermişçi, bu Şarkikaraağaç alışkanlığı ne yazık ki, sözcük batı kaynaklı olsa bile) ve yaşamak gibi bir 'olasılıksız' gökselini küçümseme ve aşağılamalara karşın (Öbür dünya gerçek yaşam, dünya malı Afşin'de kalır gibi!) ve tanrı her iki dünyayı -biri görünür ve gerçekliğinin su götürmezliği kesin olmasına karşın!- armağan etmiş olsa da, şaşırtıcı biçimde gerçek ve kesin olanı yok sayıp, varsayımların ağırlığını taşıyan olma tehlikesini yaşayan, bir temerküzü ciddiye almakla, bir tür Treblinka sendromunun pençesinde, biricik kurtuluşun yakında olduğunu sanılamak ve düşlemekle  tanrıya karşı gelmiş olmak -çünkü her ikisi de tanrının bir vaadi ve müjdesidir gerçeklikte- ve tanrıyı bizzat hiçe sayma günahının bataklığına saplanmış olmakla, olmaklığıyla...

Dediğim gibi, insan kuyruğundan kurtulmuş olabilir ama, tanrıya layık bir yaratık, bir tasarım olma fırsatını resmen harcamış ve o bir tarafa, tanrıya hayasızca ve boşunalıkla diklenmiş veya açıkça karşı çıktığını, determine olmayan bir yüzsüzlükle de şirk koştuğunu düşünebiliriz artık. Hiç bir kıymeti harbiyesi olmayan bir zındıklıktır bu!..

Ve en büyük günah.

Yaratıcısına  karşı gelen bir mahlukat, eğer bu davranışıyla tanrıyı hiçliyor ve barbarlığıyla, iğrenç, tiksinç, nalet, melanet ve kargış dolu tutumuyla kendini ve evreni yadsımış olmanın çukurunda, bir başka büyük günah olan ve bir budalaya yakışır bir ruh sefaletinin içine düşerek -kendini açıkça ve imansızca aşağılıyorsa-, bu dünya ahvalinde, daha kat edeceği ve öğreneceği, uçsuz bucaksız  nice yollar var demektir ne yazık ki!..

Hamursuz aylarınız, çöl evi  alışkanlıklarınız ve yoksulluk içinde ki seyranlarınız, bayramlarınız  kutlu olsun kardeşlerim ama ne yaparsanız yapın, dünyada bir asar bırakmadan gider ve hele de yapılanlar ve yaptıklarınızı, işlenti ve yapıtlarınızı rüzgar gülüne bırakarak ya da bir öğün değirmenine  yol verip, yakıp yıkma ve bir oldu bittiyle terk edip giderseniz bu dünyadan, siz öbür dünyanın armağanlarına veya cezalarından sonraki, ruhsari ve hûmalarna değil, safi, 'Hernani Cenneti'ni boylamakla karşı karşıya kalacağınıza emin olabilirsiniz.

Çünkü; yiyip içmek ve bu minval sefa sürmek, tüm canlılara özgü bir şeydir, ayrıcalık değil yaptığınız, bir kategorinin sıradanlığı içinde, coşkuyla geviş getirmek değil, insanı diğerlerinden ayıran tek şey; Tanrının asarına asarla karşılık vermek, katkılarda bulunmak ve dünyayı cennet kılmaya, gönül gözü koymaya, bir muştuyla koyulmaktır...

Songün'e dek secdeye de varsanız, emin olun ki asarınız olmamış ya da tam tersi, asarı tarumar etmeye bir ferasetiniz olmuşsa, tanrının karşısında tir tir titreyeceksinizdir,  bundan emin olabilirsiniz...

Tanrı size insan olmayı bahşetti, kendisine en yakın ayrıcalığı ihsan etti, ama siz onun evreninde, yakıp yıkmak ve kayıtsız kalmak gibi bir günaha bulanmış olmakla, öbür tarafa mı gidiyorsunuz, eğer buysa mefharetiniz, cezaların en büyüğü sizi bekliyor.

İki dünyadan birini boşlamak, her ikisini de lanetleyip, hiçlemekle aynı şey. Bir kapıdan giriyorsanız, diğer kapıdan çıkmanız için, kapıların içinde neler olup bittiğini görmeniz, el vermeniz, gönül koymanız, usa vurmanız gerekir ve bu doğaldır ayrıcalıkla,  yaşamanız, göz nuru dökmeniz, emeğin ve hakkın gönlünü hoşnut etmek zorundasınız. Birini hak etmeyen, diğerini asla hak edemez.

O geldiği kapıdan yazık ki geri dönecek, son iç çekiş günü, Cebrail defterinden silecek, Mikail fırtınasını üzerine salacak, Azrail insan olmayı başaramadı ki Araf'a yollayayım diyecektir ve bunun adına ne yaşamak denebilir  artık ne de ölmektir.

Hepimizi bekleyen Songün'de aydınlanacağız.

Işık, karanlıklar için vardır.

...

Dilek bir şiir eklemelisin demişti, ama şiir öyledir ki tüm yazıyı boşa çıkarıyor olabilir, çünkü şiir sanatların en büyüğüdür, deveye sormuşlar sırtın neden eğri diye, gözün doğruyu görebilsin diye demiş... Bunun gibi bir dizeyle her şey sona erebilir.

Sessizliğin Övüncü belki de bunu doğruluyordur kim bilir...

''Karanlığa ışığın saldırısıdır yazılar, daha olağanüstü göktaşlarından. / Bilinmezlikle dolu kentlerden taşranın hoyratlıkları devraldı onu. / Benim yaşamım ve ölümün güvenceleridir onlar, / Ben hırsla gözlemlemek ve onları kavramak istiyorum. / Onların günüdür havada bir kement gibi açgözlü olduklarında. / Onların gecelerinde ani ablukalar adına, çelikten gelen bir öfke vardır. / Onlar insanlığı konuşuyorlar. /  Benim insanlığımın duygularıdırlar  / biz aynı seslerin aynı yoksulluklarıyızdır. / Onlar toprakları konuşuyorlar. / Benim toprağım, bir gitarın acıları, bir kaç portre, paslı bir kılıç, / akşam söğütlerin gölgesinde gezinen aydınlık bir duadır. / Zamanım beni yaşıyordur. / Sessizdir benim gölgem, geçip giderim, kibirli, açgözlü kalabalıklar arasından. / Onlar kaçınılmazdır, eşsizdir, yarınlar için korunması gereken bir değerdir. / Benim adım hiç kimse ve herkestir. / Yürüyüşüm yavaştır benim, uzaklardakinin gelişini bekleyenler gibi değildir / yaklaşanlar gibidir.''

Onun  dediklerini yaptım ama kriptodaki adını değiştirmedim, çünkü bu dünyada her insanın bir 'dileği' vardır zaten, buda onlardan biridir ne yazık ki...

Öykü Yazmak!..