17 Mayıs 2017 Çarşamba

SARA (Bir Yetimin Öyküsü)


Kızıl renkli böcek rengini giyinmiş, öteki böceğin peşinden, engebeli toprakta koşup duruyor. Yukarıda bulutlar çakıyor, gök kuşağı yedi rengiyle göğü bir baştan öbür başa kaplıyor. Kulübemsi bir yerde, bir laborant üşenmeden labirentine girmiş ara sıra başını çıkarıyor. Nimfalar suyun içinde yıkanırken birbirlerine naz yapıyor. Ağaçlar rüzgarda salınıyor, yapraklar ağlıyor, çünkü rüzgarda bir kavuşup, bir ayrılıyorlar!..

Ada'da ada çayı içen bir ejder varmış, ormanlıkta görenler var, geceleri çayhanelere uğrayıp su ısıtıyor ve keyif yapıyormuş.

'Gelir bir dalgın cambaz. Geç saatlerin denizinden. Üfler lambayı. Uzanır ağladığım yanıma. Danyal yalvaç için. Aşağıda bir kör kadın. Hısım. Sayıklar bir dilde bilmediğim. Göğsünde ağır bir kelebek. İçinde kırık çekmeceler. İçer içki Üzünç Teyze tavanarasında. İşler gergef. İnsancıl okullardan kovgun. Geçer sokaktan bakışsız bir Kedi Kara. Çuvalında yeni ölmüş bir çocuk. Kanatları sığmamış. Bağırır Eskici Dede. Bir korsan gemisi! Girmiş körfeze.'

Ejder'in dinlediği şarkıymış bu...

Çok uzaklarda, gün batımında bir yerde, denizi izliyor biri, dalgın ve gözlerinden yaşlar süzülüyor, bir kayanın üzerine sessizce oturmuş, mırıldanıyor...

'Saltık karanlıktan ayrılacak olan / eşsiz bir ışıltı mıydı. / Gece onu kollarıyla saracaktır. / Ölümü özlüyorum, ve benimle, / Yeryüzünün katlanılmaz acıları dinecek. / Piramitler, madalyonlar silinecek, / anayurtlar gölgeleri örtünüp, / yaşayan tüm çehreler ölecektir. / Yıkıntılar arasında ilâhisin tanrım, / tin ve tüne karışacak tarihin. / Şimdi son güneşin batımını izliyor. / Son kuşun ötüşüyle avunuyorum. / Arzunun karanlık nesnesinden / Hiçliğin kollarına savruluyorum.'

Orada, deniz kıyısına yakın kayalıklarda, uzaklardan süzülen ahşap yelkenliden, Odysseus el sallıyor ona, sirenlerden korkmuş, çarmıha gerilmiş gibi bağlı, oda ağlıyor.

Başka bir gemi öyle kalabalık ki, gelinlik giymiş bir kız el sallıyor ona, öyle neşeli kahkahalar geliyor ki kulağa, şaşkınlıkla izliyor eğlenenleri, çılgın bir martı sürüsü geçiyor bulutlar gibi, bir karabatak izliyor onu, denizi içer gibi ve bir bölük yunus dalıp çıkarak yitip gidiyor mavi sonsuzlukta...

Çok uzaklarda, gün batımında bir yerde, denizi izliyor biri, dalgın ve gözlerinden yaşlar süzülüyor, bir kayanın üzerine sessizce oturmuş, mırıldanıyor ve  yitip gidiyor, batmakta olan akşam güneşinin içinde... Gölgelerde ağlıyor şimdi...

Az önce güneş, yukarda altın ışıklarıyla daireler çiziyordu, metal gümbürtüsüyle gemiler geçiyordu, şimdi neredeler...

Ve denizin içine bakıyor gözleri, düşte gibi, garip siklamenler, anemonlar, mercanlar yüzüyor orada, bir şey dalıp çıkıyor arada bir, şeyin ne olabileceğini düşünüyor, sanki onu gözetleyen biri var denizin içinde... Ama bir türlü yüzeye çıkamıyor, çıkmaya çalışıyor, sonra dalıp gidiyor nedense, geldiği yere...

Karanlıkta kulağına biri, Hiroşima der gibi, bir şey fısıldıyor kulağına, o gene ağlıyor, unutma, bizim kıyamet provasını diyor. Uzaklara çeviriyor yüzünü gene, uzakları izliyor. Deniz hafifçe dalgalanıyor, bir balık çırpınıyor ve göz göze geliyorlar. İlk ve son, bir daha karşılaşmayacaklar.
Sanat düşüncenin parçalanımıdır diyor biri, arkasında, tam sırtına yakın duruyor gölge, deformasyona uğramayan hiç bir edimimiz sanat değildir bizim.

Yedi temel duygudan biri olan aşk ve hangarlar, dalavereci ve kasaplar, bu sözü duyduğunda, bir mitinge karar veriyorlar.

Bir büyücü çıkıyor ortaya o an; Adaaaaa! diyor senden başka esin veren mutluluk var mı...

Hızla hareket eden şeylere bakmak eğilimindeyiz biz, çünkü aslandan kaçtık, kurttan korktuk, yılandan ürktük, vahşi çağlardan, fil fırtınalarından geride kalan canlıların türeviyiz biz.

Ölüm sonsuzluktur çarşısından geçtik, tanrı durağından su içtik, ışık hızında gitmeyi bildik...

Işık hızında giderseniz, zamanda geriye doğru yolculuk yapmış olur, ışığı sırtınızda görürsünüz!..

Toplumsal bellekte oluşturulan karmaşanın yarattığı bilgi yitiminde, odaklandığımız manipülasyon önümüzde sırıtır, bilginin güncellenme hızı ışık hızıdır, bilginin tüketilmesi, hızlı bir tüketim objesine dönüşmesi, onun belleklerden yok olmasına ve yenisiyle değişerek oluşan tabanın ortadan kalkmasına neden olur.

Bilgi kaynağının sayı ve biçiminin artması, açık toplumun yitmesine, yetersiz ve temelsiz bilgilerle donanmış  belleğimizde, anlamlı bağlaşıklar konusunda çatlakların üremesine ve bilginin yüzeyselleşerek, anlık ve dağınık algılarla, bir elektronik çöp istasyonuna dönüşmemize neden oluyor.

Anlaktaki bütün bu tabansız veriler gün geçtikçe siliniyor ve geçmiş kısa zamanda bulanıklaşıyor. Bu durum yalnızca güncel olanla ilişki içinde olmamıza neden oluyor. Olayları total açıdan değerlendirme yetimiz kayboluyor ve toplumda bir bellek ve işlem kaybına dönüşüyor.

Bir topluluğu yönlendirmenin ve biçimlendirmenin en basit yollarından biri belleğinin manipüle edilerek yok edilmesidir. Kitlesel olarak insanların gözünde sanrısal bellek yaratılarak, bu çarpıtılmış bilgi akışı içinde, yeni bir bellek oluşturup, zamanı, insanı ve beyin gücünü yok sayan yaklaşımlar tarihin her döneminde, özellikle de toplumların kriz dönemlerinde karşımıza çıkıyor.

Toplumun belleğini değiştirmek, dönüştürmek ve unutturmak amacıyla, yönlendirici birim ve güçleri etkisi altına almış organizmalar içinde bilgi ve bellek yeniden üretilip, aşamalar halinde toplumla paylaşılıyor ve bu süreç içinde sürekli değişkenlik gösteren bilgiye olan güven, sorgulanmayı gerektiren bir hal alıyor.

Bakın insanlık Platon'un mağarasından bir adım bile dışarı çıkamamıştır, bunun deneyi, yani sağlaması da yapılmıştır. Ölüm Sonsuzluktur Çarşısı'nı dönünce girdiğimiz sokakta bir laboratuvar var, orada, bir bilim insanı, bir müzisyen, bir tüccar ve bir annenin yer aldığı bir deney gerçekleştirildi.

Katılımcılara hızla geçen bir slayt gösterisi sunuldu, bir kitap, bir yılan, bir flüt ve bir akrebin olduğu temalar hızla geçip gittiler ve deneklere az önce gördükleri nesnelerin ne olduğu soruldu. Tümü yılan ve akrebi gördüklerini söylediler, flüt ve kitabı neredeyse anımsayamadılar, aşırı düşük profilde kaldı onlar. Denekler yılan ve akrebin varlığını anımsamış ve kesinlemekte hiç bir kararsızlık göstermemiştir.

Çünkü bizler pagan çağların türevi ve geçmişte canavarlarla komşu, can evi saldırganlıkla bezenmiş ve gen bozunumuna uğramış birer anomaliyiz.

Çoban sürüsünü kaybetmiş ve ağlamaya başlamış. Köylüler sesine gelmiş ve demiş ki sürü çoktan köye döndü. Yolunu kaybeden biri varsa o da sensin. Çoban dinlememiş ve demiş ki onlara; Siz beni yolunu kaybeden yalnızca sürülerdir diye büyütmediniz mi!..

Her soru yeni bir yanıt, her yanıt yeni bir sorudur.

Başka biri de garip şeyler anlattı...

Evrenin, big bang öncesinde de var olduğunu savunamayacak mıyız. Bu çok doğru bir varsayım, evrenin big bangla başladığı bir kuram. Bilimin bir tanımlaması yapılacaksa eğer o da şudur, mantıksal yapının, sahip olduğumuz uygarlıkla paralel bir işleve büründüğü ve olabildiğince deneyden yararlanmaya çalışan (ki deneyde bir parçalı gerçekliktir, bir kesinleme değil) rezonanslar -salınımlar- bütününe bilim denir.

Bilim kesinlik taşısaydı bilim olamazdı, dünya düzdür örneğin, -ırmaklar yokuş çıkamayacağına göre!- bu göreceli olarak ileri sürülebilir, dahası engebelidir, yuvarlaktır, noktasaldır, amorftur. Bu gün yuvarlak diyoruz, çünkü lineer cebirin-bilimsel mantığına göre hareket ediyoruz. Dünya yuvarlak demek bilisizliktir oysa, çünkü 'donkey donkey' demeye benziyor.

Bilimin o kadar düzgün doğrusal noktasındayız ki, ancak yuvarlak diyerek, bir konsensüse ulaşabiliyoruz. Işık hızında gittiğimizi düşünelim ya da atomlar arasında yolculuk yapabildiğimizi, dünya yuvarlak diyen, alt kültürü bırakın, görünür dünyanın alfabetik bilgileriyle oyalanan bir 'zombi' muamelesi görecektir.

Bugün big bang teorisine karşı çıkan bilisiz addediliyor, çünkü ortak bilimsel yargılarımızın ve teorik varsayımlarımızın en sağlıklı noktası bu, çağdaş paralellik, ötesi henüz hurafe. Bu nedenle big bang öncesini düşlemek de istemiyoruz, anlaksal kurgulanımda bir çözüm var önümüzde, bugünün gözetiminde...

Hawking ve söz konusu otuz üç bilim adamı (alaysamayı bırakmalısınız, bu İsa'nın, 'Baba'sına kavuştuğu yaş, manipülasyon ve imalarla, gizlenmiş ironiler, doğal çağrışım, sezilmeyen abartı ve doğrumcu gönderilerle süren bir hegemonya çağındayız, bu metni yayınlayanlar hedonist bir mantıkla da hareket edebiliyorlar, kabala ya da Hurufilik bizim uydurmamız değil ki!..), bilimin resmi tarihinin bugünkü sözcüleridir ve statükocu ve gerici bir anlaksal yapıya, durağan bir konuma sahiptirler. Söylemeleri gereken şudur, belleğimizin ve anlaksal yapımızın olağan akış ve deneysel varsayımlarla ulaştığı nokta bugün bigbang kuramsalına elveriyor, ötekiler -varsayımlar bütününde- daha çok bilinmeyenle dolu, ama hiç birimiz tam gerçeğe ulaşamayız, hiç bir zaman...

Ne ki salt doğru olan big bang teroremasıymış gibi hareket etmek, Hawkinggilleri resmi tarihin bilimsel dalkavukları yapıyor. Sonuç şudur; düşünmekten başka hiç bir dayanağım yok ama, süreklilik tezi uyarınca, her sonucun, yeni bir neden, her nedenin, yeni  bir sonucu doğurması, yeni bir varyanta yol açmasıyla, başlangıç ve sonun aynı şey olduğunu düşlüyorum,  big bang lokal bir patlamadır, başlangıçsa öncesi vardır, bir sonsa atalarımız nerede!..  Evrensel varsayımların ondan çok daha öncesine dayandığına inanıyorum ve her çağda olduğu gibi, zamanın usa, usun zamana yatkınlığı gerekçesiyle, varsayımları var saymanın despotluğu olmamalı diye düşünüyorum... Konu çok geniş bir alanı kapsıyor olabilir ama durduğumuz yerin en güvenli yer olduğundan kuşkuluyum, savunmalarımızın katılığı, uygarlığımızın şiddet parametreleri, varsayımlarımızın ve yaşam biçimlerimizin örselenmesine ve acımasızlığımızın güçlenmesine yarıyor, düşünce şiddet doğuruyor.

Big bang teorisi -tanrının varlığını- destekleyen bir teoridir (Ol dedi. Ve oldu... Adem'in -ceninin- birden patlaması / canlanması. Bu anlamda big bang, çamurdan doğan Adem'in, birden üflenerek canlanmasına, 'big crunch'da kıyamet gününe karşılık olarak tasımlanmıştır ve uyum içindedirler, yani bilimsel sandığınız teori aslında dinsel mottoların uzantısıdır, meraklıysanız Hawkinggillere mürteci bilim adamları diyebilirsiniz artık ve onlar dikkat edin tanrısız adım dahi atmak istemezler ve çünkü sömürüden yakınıyorsanız eğer, bu anlamda bir tanrı, ne yazık ki böyle bir sistemin koruyucusu yani efendisidir ve onlar da böyle bir kurulumun aktif parçasıdırlar ve tasımları da, akışa uygun olmak zorunluğundadır, bundan ötürü gerçekte, tanrı adına konuşan her türden elçi statükocu ve düzen yanlısı, değişmezci varlıklardır, arada bir parlayan yıldızlar, sormak gerekir, Adem'den bu yana değişen eksen nedir, -değişmeyen- üstelik Adem'i yaratan da onlarken, doğanın ilkel versiyonlarının, sürgit iki ayaklılara uyarlanmış bir türevidir uygarlığımız, bugün ruhanileşmekten söz eden, tin ve tözü dilinden düşürmeyen ve giderek homohome çağlara doğru yürümekte olan ve birebir eşeylerimiz olan 'human', kuşun ötesiyle, bizon obezitesi arasında sıkışmış bir varlıktır...)  ve bugünün tanrıcıl-tapıncalı ve bilimsellikle süslü yarı uygar toplumunda en yararlı bileşkedir ama gerçellikte;  -yeryüzü düzleminden bakıldığında- tanrının bile yadsıyıp doğrulayamayacağı bir varsayıma bel bağlamak, Hawkinggilleri pratikte tanrının üstünde bir yere oturtuyor, oysa sağlık noktasında düşünsel ve fiziksel anlamda eksik sayılabilecek yanları var olabilir de ne yazık ki...

Bu durumda ortak yargılar, sonuçta asıl anomalilerdir kuralı uyarınca, olan bitenler inanılır gibi değildir. Hurafeler çağındayız çünkü, dünya yuvarlak diye kesinlememiz bile gülünçtür, o en az yuvarlak olduğunu ileri sürebileceğimiz kadar düz bir nesnedir!..

Benim yaşadığım ilkel dünya -bugünün dünyası- için o yuvarlak demek, en az düz demek kadar gülünç.

Çünkü başladığımız noktaya geri dönmek için, bir nesnenin yuvarlak olması gerekmiyor ki, bir labirent ya da deltoidal şey, sonsuz köşelere ve dolantılara sahip olsa da, başladığımız noktaya dönebileceğizdir; bunun gibi, yuvarlak sayılması için bu tür kanıtlara gerek yok!..

Uzayda bir cisim en az yeri kaplamak ister kuralınca, kürevi sayılmak bir gerçekliktir ama, görünürde, hatta insansı göz yapısında bir -durum- bu; o şeyin yuvarlak sayılması için bir kanıt değil. Çünkü uygarlık sistemimizde moleküler boyuta veya aksi yönde, devasa boyutlarda bir bakış açısına geçtiğimizi düşündüğümüzde, terk edileceği bilinen bir görüşe, -bugünün dünyasında- sözüyle başlamadan, bir sav ileri sürülemez.

Şu ki doğada hiç bir şey yuvarlak değildir kısacası, zamanın ve uzamın bulunduğumuz noktasında algımız neyse, gerçekliğimizde odur.

Bir de arının evrimleşerek insanı geride bıraktığını düşünelim, petek gözlü bir yapı için yuvarlak nedir ve bu kavram hangi aralıktan böyle algılanabilir, dünya, total algı çağında yuvarlaktır, ilk çağda düzdü, çünkü görüngünün işlevi bunu gerektiriyordu, bu algı yöntemi gereksizleştiği gün, uzaklık ve boyut kavramının gereksinirliği, bizim için biçim değiştirdiğinde, örneğin içinden geçip gidebildiğimizde dünyanın, yufka bir madalyon gibi algılanabilecektir, yuvarlak değil muska gibi ince bir levha görünümünde algılamak veya mikronikleşmiş bilimsel gelecekte, minicik, ferromanyetik bir parça gibi görebileceğizdir onu, bir asteroide bu tip yakıştırmalar yapıyoruz zaten, çünkü o yararsız ve hırçın bir nesne...

Dünyanın çevresini bir an içinde dönebilen bir varlık için, dünya belki de bir tozan -colloid- sayılacaktır, onu yuvarlak gören biz değil göz çünkü...
Biz dünyayı henüz fethedebilmiş değiliz, dünya yalnız bir insanın karşısında ki bir kaplan gibi henüz, düşünelim ki elektronal çağa tam olarak geçtiğimizde ve hız sınırlarını yerle bir ettiğimizde, dünya eğri büğrü, gözü yaşlı bir damlacık sayılabilir artık. O efsanevi yuvarlak, bir pulcuk veya haşere dolu bir kılcık, kamçı ya da kılıç artığı gibi değersiz bir görünüm, bir nesne sayılabilecektir. Yuvarlak diye ağır bir bilimsel yargıya dönüştürdüğümüz bu kavram, uygarlığımızın, dünyanın doğal gücü karşısındaki yalıncak eksikliği ve yarı yarıya abartı dolu bilimsel periferimizin karşısında, yerlerde sürünen acizliğimizin bir tanımıdır.
Bugün dünya yuvarlak ve bing bang başlangıcımızdır noktasında diretmek, geleceğin mitolojisidir ve Hawkinggillerin tümü de 'geçmiş çağların' tepegözüdür!..

Bu anlamda tanrı anlayışımızın değişeceği de aşikardır, tanrı zaten varlığın yokluk kıyısındaki adıdır ve kavramsal olarak değişmeye de çok yatkındır. Onu ayakta tutan zaman ya da zamanımızdır.

Gerçek şu ki, örneğin tanrı sosyal bir kavram olamaz ve dünya yuvarlak diye geçiştirilecek kadar düzgün doğrusal bir tanımlama değildir!..
Bütün bunlar bizim yetersizliğimiz ve halihazırda başladığımız noktanın çevresinde dönmekten kurtulamayışımızın belirtisidir. Primitif canlılarız biz.

Peki gerçek nedir, hiç bir varlık, tanrı bile kendi algı dünyasının dışına çıkamaz, anlaksal yapımızın elverdiğince düşünebiliyoruz, arıyı geçiyoruz, ayıyı geçtiğimizi düşünüyoruz, bu durumda, karşıt kutuplar yasası uyarınca, bizi geçen birilerinin de var olması gerekir, tanrı belki de odur, onlardır.

Ne ki iç içe varlığını sürdüren evrenlerde yaşadığımızı ileri sürebileceksek eğer, bilinmeyen dünyalar ve kavramlar her zaman olacaktır, bilimin şövalyelerini ve bilinmeyeni kutsayan dinsel-tinsel sözcüleri de yüceltmemizin bir nedeni de budur.

Tanrı yanı başımıza gelseydi eğer, anında yeni tanrımızı yaratma zorunluğu doğacaktır, tanrı bilinmeyenin nişanesi ve arayışımızın sevgilisidir, gerçekliğin dehşetine düşerken bize cesaret veren melodidir tanrı ve insanlığın bu yolda dönüp durması da kaçınılmazdır, dönüp durmak...

İşte dünyayı, hatta evreni yuvarlak saymamızın biricik nedeni de budur, kıyamet evrensel yorgunluğumuza verdiğimiz ad, bilim somutlayabildiğimiz bilinmeyenler, din ya da salt düşünceye dayalı temelsiz kurgu ve öngörülerimizde, algı sınırlarımızı zorlayan soyutlamalar ve bağdaşıksız düşlemlerimizdir ve ne yazık ki iki paralel doğru sonsuzda birleşir.

Bu yüzden bir soyutlama olan tanrı ve bir somutlama diyebileceğimiz insan, evrenin ve anlağımızın içinde yer alan, kabul gören bir şeydir, oysa soyutlamayı, örneğin tanrıyı saçma diye niteleyenler olur, bu bir yanılgıdır, çünkü tüm bunların dışında ne var peki diyebildiğimizde saçmalamış oluruz, usumuzun, yetilerimizin dışına o zaman çıkarız ve tekrar başa dönmek zorunluğu duyar ve düşünsel çatımızın el verdiğince düşünmeye devam ederiz!..

Çünkü bizler saltıklıkla kendimizin tanrısıyız, evreniyiz ve Adem'iyiz!.. Bu yüzden ateizmde 'karşı koymak bile bir çeşit işbirliğidir' kuralı uyarınca, anlaksal bir üretim olarak, sınırları tanrısal töze dayalı, sıradan bir düşüncedir ve tanrısal algılanım ve varsayımların varyasyonlarından biridir. Çünkü biz henüz, bir yandan varlığı hakkında düşünce üretmeye çalışırken, diğer yandan barbar ve yok edici bir tutum takınmaktan kurtulamayan, yarı yaşar yaratıklar / insansıların öncüllerinden biriyiz ve henüz postumuzdan kurtulabildiğimiz dahi söylenemez.

***

Kayalıklarda otururken düş gördüğünü anlayan ve ağlayan gölge ayağa kalktı ve Ada'daki evine doğru yola çıktı.

Çok canınız sıkıldı ama bunları sözü Sara'ya getirmek için türetmiştim, işim gücüm yok benim, sayrı olmamak için, yalnızlığımı paylaşmak için okuyup yazıyorum ben, geçerli diplomam bile var!..

Geçmiş zamanda Sara diye aşık olduğum bir kız vardı, bir keresinde karanlık, ıssız bir mahzende sevişmiştik, birinde mezarlıkta, diğerinde tahta kurularıyla dolu, ucuz bir halk odasında, birinde de Beyoğlu'nda eski bir apartmanın sahanlığında, bizi gözetleyen Marika adında ki yaşlı kadın, kapıyı açmış kimi aradınız demişti... Gülümseyerek, kendimi arıyorum ben, dediğim için, sinirlerine hakim olduğunu sanıyorum.

Sara yıllar sonra adaya geldi ziyarete, yaşlanmış biraz, çenesinin altında hafifçe tüyler vardı, göz kıyılarında kaz ayağı oluşmuş, burnu neredeyse kemerli bir üst geçit gibi uzamış, yanakları demir yolu kavşağı gibiydi, incecik kıvrımlar, ama insanların iç dünyasına bakmayı öğrendim ben ve anladım ki, Sara hala hayat doluydu.

Dikenli yollarda dolaştığını söyledi yıllarca, şimdi çalışmıyormuş, kendisine yetecek kadar bir ücret bağlamışlar ve hala o meşhur gazeteyi okuyormuş. Deniz kıyısında oturduk onunla, ılık bir alize vardı sanki ve ruhları tutuşturmaya yetecek kadar bir ısı yayıyordu. Faytonların izlediği yoldan, yukarı doğru çıktık, otların, böceklerin, çiçekle, kelebeklerin arasında yürüdük epeyce, villalar, yalılar ve bahçeli viranelere bakarak, gözümüzü bu saray yavrularını andıran köşklerden ayırmayarak, tozlu yetimhane yoluna girdik ve dünyanın en büyük ahşap saraylarından olduğu söylenen ve bu yıllardır restore edilmeyerek ölüme terk edilen.

Vicdanları sızlatan o simsiyah, Edgar Allan Poe'nun öykülerini aratmayan, Usherler'in Köşkü gibi görkemli bu karatahta yığınlarıyla, bir tarih öncesi canavarı andıran ahşap gökdeleni yakından görmek için, kulübesinde pinekleyen bekçinin kör noktasında bulunan bir yarıktan, içerde avarece dolaşan kümes hayvanlarını ürkütmeden, sessizce içeri girdik...

Sara ve ben niyetliydik, bu harabede sevişecektik, ölümlü dünyalarımızın ve barbarlık dolu yaşamlarımızın, tek kurtuluş yolunun sevişmek olduğu konusunda, öteden beri hemfikirdik onunla...

Karanlık binanın, loş merdivenlerinde durduk ve göğe baktık, sanki tanrı bizi izliyor ve bir dehşete kapılırız sanısıyla görünmüyordu...

Sara, bak işte o, gülümsüyor, görüyor musun dedi...

Gönül gözü harikalar yaratıyor bu varlığın!..

Ama işte, hay aksi şeytan, sevişmemize engel olacak biri, sanki bir kapının ardına gizlenerek dibimize kadar sokulup, gizlenmişti.

Burada hala yaşayanlar var mı ki acaba dedim Sara'ya...

Sara gözlerimin içine baktı, olsa bile, herkesin gözü önünde sevişeceğiz burada dedi. Sözümüzü tutmak zorundayız ve birden Carmen gibi, sanki ilahi bir müzik eşliğinde dönmeye başladı.

Tepeden tırnağa ürperdim. Hava kararıyordu ve geceleyin aynı kovuktan çıkmamız olanaksız olacağı için, Sara'ya dik dik baktım, elimizi çabuk tutalım anlamında değildi bakışım, zor durumda kalırsak ne yapacağımızı sormuştum, bir yırtıcı gibi ışıyan gözlerimle...

O ise dönüyordu durmadan, bir ara geldi ve belime sarıldı, ıslak dudağı, vahşi bir yaratığın dili gibi boynumda gezindi ve gene uzaklaşarak çok daha hızlı dönmeye başladı.

Nerden bilebilirim ki, arkamda bir sürü maskeli yetimhane çalışanı etrafımızı çevirmişler ve Sara'nın ayinine eşlik etmek için dönerek yaklaşıyorlar.

Kara adamlar ve simsiyah giysileri içinde rahibeler, alacakaranlıkta Sara'yla birlikte dönmeye başladılar.

Bir çılgınlığın içine sürükleneceğimizi anlamıştım.

İçlerinden biri dedi ki bana, sizi anlıyorum, bütün yeryüzü 'savaşma seviş' diyor ama yalnızca çapul peşinde ve bir sırtlan gibi uluyarak, kin kusuyor, kan içiyorlar. Öyle ki dostum, sevişmek hala günah, savaşmak hala şehadet...

Gülümsedim, bunun için mi işlevini yitirdi, bu kara yıkıntı!..

Sara dönüyordu ve ahşap gökdelenin, üst katlarına doğru yükseliyorduk, döne dolaşa, oynaya güle...

En üst kata ulaştığımızda hava iyice kararmıştı, ama bizi bir sofranın beklediğini bilmiyorduk.

Gece yarılarına kadar şiir okuduk, ağladık, güldük ve dünyaya dualar ettik, bitsin bu barbarlık, bitsin bu şiddet, bitsin bu kapı kulluğu, bitsin bu cehalet diye...

Sonra, bir elişi tanrısının öğleden sonrasına, nazire yapar gibi, iyiliğin tanrısına dualar ettik, hep birlikte onun bizlere yardımcı olmasını diledik ve inanılır gibi değil, o an tanrı sanki üzerimize doğru gürledi ve asıl siz bana yardımcı olmalısınız dedi...

Sanki dünyanın bir başından öbür başına, bir şimşek çakmış, yeryüzünün tüm kovuklarına dek yıldırım akmış gibi aydınlanmıştı ortalık...

Güzelliğin ve barışın ayini, gecenin geç saatlerine kadar sürdü, delicesine eğlenmiştik ama dünyanın o günden sonra düzeleceği ve bunun için tanrıya yardımcı olacağımıza dair ant içmiştik.

Hepimizin ruhları yıkanmış, karanlıkta korkusuzca konuşuyor, dileklerin tutulacağına söz veriyor ve tan atımında, yeni bir dünyaya doğacağımıza dair sarsılmaz inancımızı yineliyorduk birbirimize!..

Bin yıl düşünsem yaşanmayacak kadar büyülü bir gece geçirmiştik.
Sonra odalarımıza çekildik ve o yeminimiz, varlığımızın andı, biricik bağıtımız yerine gelsin diye, Sara'yla canhıraş çığlıklar içinde seviştik.

Sabah, bu bir düş değildir sanırım dedi, Sara...

Eğer düşse dedim, tanrının da bir düş olduğunu anlamış olmaz mıyız!..

Çünkü, herkes düşlerdeki gibi yaşamak ister ama kimse bir düşün parçası olmak istemez.

Tanrı da!..

JORGE LUİS BORGES / 1899'UN MİNÖR ŞAİRİNE

 
Üzünçlü saatler için bir ayetin indiği
Günün ufuk çizgisinde bizi bekleyen.
Kederli bir tarihle bağdaştırmak adını
Altın rengi gölgelerin gezindiği. İstediğin bu değil miydi.
Günler sona erdiğinde onca tutkuyla
O garip dualarla uğraşırdık hep
Evren, bizden uzaklaşıncaya dek,
Günün mavi saati doğrulardı bizi!
Başardım mı bilemiyorum ki
Bir tansık, enginlerde bir ikizim, olsaydı
Ama yalnızım ve unutmalıyım artık
Anıp durmak gölgeleri geçen günleri
Derbederlikle yücelen umarsız-çabalarım
Gözlerine akşamın inmediği sözcüklerin dile gelmediği.

***
(Türkçesi; Ulus Fatih)



 

9 Mayıs 2017 Salı

ŞEYLER

 
Her ada bir ütopyadır. Robenson kenti,  aşıklar yurtluğu, doğanın sesi ve şu eşsiz gezegenin müzesi... Yürüyüş güzergahları vardır, yüzme noktaları ve buluşma yerleri...
 
Her yer yürüyüşe uygundur, ama terk edilmiş yetimhane, Eskibağ ve Aya Yorgi'nin sağlı sollu çevre yolları, yürüyüş güzergahı bakımından gizemli, antik duygular veren, heplik ve hiçliğin dünyalarına sürükleyebilen görüntülerle doludur. Her zaman gizemli bir patika, bir sırt ve yol üstü bulunur, çünkü çalılıklar, adalarda olan, olmayan yanılsamalar, gönülden kopan o biricik  ağaçlarda olsa,  ladin, sedir, kızılçamlar, akasya ve pırnallar, meşe palamudu, ıhlamur ve manolyalar, ormanın içi, yamaçlar ve uçurumlar, sonsuz ayrıntılar ve seçeneklerle doludur.
 
Ayaklarının bastığı her ölümlü taban şu dünyada, hiç bir zaman aynı yerde duramaz, evren bir yinelemedir belki ama an; sürekli değişen ve bir daha yinelenemeyecek olan bir nendir, sendir, bizdir ve geçip giden bir iz, bir gizdir... Her basışta başka  ve keşfedilememiş bir dünyaya  basmanın özgürlüğüyle sarhoştur o... Ada bir düştür ve ağaçlar, kuşlar ve prensler ve camdan pabuçlu prenseslerle doludur. Adı da kısaca bu yüzdendir, Prens Adaları...
 
Tarihi,  ilk kez  falanj birliklerini kurarak, yüz yıllar sonra İspanya iç savaşında sözü geçen, büyük İskender'in babası Filip'e dayanır ve onun sikkeleri hala toprağın altından, yalıncak, başı bozuk ve doğa sarhoşu gezginlerin ayaklarına takılır.
 
Güneşin doğuşu ve uzaklardaki Proti'nin üzerinden batışı eşsizdir, tüm yaz boyunca gün batımını izlemeye gelen çılgınlar ve adalı gönüllüler vardır. Güneş kızıla bürünür, büyür, turuncu, alev alev yanan ve kükreyen bir alev topuna dönüşerek, bir masal gibi, sanki başka dünyalara doğru,   denizlerin içindeki büyülü bir mağaraya doğru  gömülür. Gün batımı naif, coşkulu ve ürpertici duygular verir. Bir üzünç ve yaşamın soylu direnişi, zamanın bir soyutlama oluşu ve  gelip geçiciliği gibi duygularla donanır insan ve gariptir tuhaf bir neşeye bürünür ölümlü bedeni... Çünkü orada ölüm ve zamanın geçiciliği bir kutsamaya dönüşür ve insan bunu bir utku olarak algılar, yaşıyorum ve dünyanın eşsiz  güzelliğine tanığım...
 
Tanrım, ne büyük bir bahtiyarlık...
 
Ada'da günbatımının diğerlerinden farkı, bir gezegende yaşıyor olmayı duyumsama noktasında çok güçlü bir izlenim vermesi ve sizi artık yaban, sıcak, gizemli ve elem dolu duyguların içinde harmanlayarak  bir düş aleminin içinde tutsak etmesidir.
 
Gün batımının size armağan ettiği tek şey, kaçınılmaz bir mutluluk, büyü ve yaşama duyulan hayranlıktır.
 
Ada hiçbir ilaç, müsekkin ve iyiletimin ulaşamayacağı, bilimin erişemeyeceği bir seviyede, ruhları dinlendirir ve sakinleştirerek insanı hayata bağlar ve hangi yaşta olursanız olun, gün batımına tanık olmak için  büyük bir mutlanla koşar bulursunuz kendinizi...
 
Dünyada yalnız adada güneşle birlikte  yağmurun yağışına tanık olabilirsiniz, tanrının bir armağanıdır bu, gökte çakıntılar ve yalımlar yeri göğü inletirken, güneş gülümseyerek katılır bu eğlenceye ve sonunda dersiniz ki; Tanrım beni bırakma ve bu güzelliklerden, bu güzelim yaşamdan ayırma... Büyüleyici bir dua, mutluluk veren bir ürperti ve denizin dalga sesleri ve güneşin heyecan verici fısıltıları arasında, bir düş dünyasının içinde yiter, yok olup gidersiniz.
 
Hayat güzeldir ve yaşamak bir ayrıcalıktır.
 
Öyle ki, Ada'da şöyle şiirler; (ne anılmak isterler, ne de yazılmak!..).
 
''Münihli Hans Müller / Hitler hücum kıtası altıncı tabur / birinci bölük  / dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi. / Münihli Hans Müller / üç şey severdi: / 1-Altın köpüklü arpa suyu / 2-Şarkı Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna.  / 3-Kırmızı lahana. / Münihli Hans Müller için / vazife üçtü: / 1-Çakan bir şimşek gibi / mafevke selam vermek. /  2-Yemin etmek tabancanın üzerine. / 3-Günde asgari üç çıfıt çevirip / sövmek sinsilelerine. / Münihli Hans Müller'in / kafasında, yüreğinde, dilinde üç korku vardı: / 1-Der Führer.  / 2-Der Führer. / 3-Der Führer. ''
 
Ama şu da var, zaman görelidir yargısını, Einstein’a kadar  kimse düşünmemişti derler, hiç bir bulgu ya da belirge tek kişinin düşünebildiği bir şey değildir bu dünyada, bilim insanı herkesin bildiğini ya da açıklayamadığı bir şeyi formüle eder, bir metoda  dönüştürür, bir bulgu, Tarkovski'nin filmlerine benzer, hepimiz onu düşleyebiliriz ama Tarkovski onu gözümüzün önüne serer, buyurun der, onun için gerçek bir bilim insanı abartıdan hoşlanmaz,   çünkü o gerçekliği hepimizden  iyi bilir!.. Buhar gücünü iki bin  yıl önce keşfetti insanlık ama köle kullanmak daha ucuz ve ehven bir iş gücüydü!..
 
Göğün altında yeni bir şey yoktur, bu tür söylemler düşündürücü, kompleksif ifadelerdir, insanlık, bilimi hiyerarşi yaratmak için değil, tüm insanlığın ortak yararı ve eşitliği için kullanmak ister. Einstein'ı hurafe gibi yüceltmek, tam aksine onu aşağılamaktır. Einstein kravat pek takmazmış, gerekçesi, tanınmadığı yerde, nasıl olsa burada beni kimse tanımıyor, tanındığı yerdeyse, nasıl olsa burada beni herkes tanıyor dermiş. Pek hoş olmayan bir örnek vereyim, eğer batı uygarlığı bugün tüm bulumların kaynağıdır diyorsanız, iki dünya savaşının da kaynağıdır, unutmayın ki Hiroşima ve Nagazaki bir kıyamet provasıydı ve  'Hiroşima Sevgilim' bir kitap adıdır!.. Bir şey var ki aslolan 'Nihil humanum mihi alienum est', deyişidir, Türkçesi 'Yüz bin kere tövbe etsen gene gel!'.
 
Diyesim insanlık, bir Pavlov tazısı gibi, Notopya peşinde koşabilir, Frenk diyarlarında, genelevlerin yoz dalaverelerinden bir özkıyım şiiri çıkarabilir, yollarda yalpalar bir kaşalot gibi süzülerek 'aşka kitakse' yazabilir...
 
Kendimi izliyorum. Bunu daha önce yapmıyordum. Yeni edindiğim özelliğim bendeki yalnızlık duygusunu artırıyor. Gezmeye başladım. Ada'nın her yerini geziyorum, faytonlara  binip çıkıyorum. Buralarda kahredici hiç bir şey yok ve her yerde insanlar var. Zaman daha başka akıyor. Güneş uykuya gidiyor ve geceyi bize armağan ediyor. Çocukluğum düşler   kuruyor. Burası çok uzaklarda, yerimi kimse  bilmiyor. Karanlıkta bir kirpi  bulmuştum, içimdeki hayvanın ürkek bir örnekçesi. Tümüyle olgunlaşmış siyah zambaklar var burada. Bunları daha önce görmemiştim ama, düşlerin zaman zaman içinde, acımasızca yakıldığını, isterinin düşmanlıklarıyla  yapayalnız bırakıldığını gördüm. Paralarını ırmağa bırakanlar,  dehşeti benliklerinde yaşayanlar, hepsini gördüm. Işığın ne kadar uzağa gidebileceğini, neyi seçtiğimi, neyi gereksineceğimi, hepsini gördüm. Bu yeterli, başka bir şey isteyemem. Her şeyi gördüm, görebileceğim bir şey kalmadı...
 
İnsan gözü olağanüstü bir evrim süreci geçirmiştir. Ancak gözümüzle görebildiklerimiz, o varlığa ait dış çeperin biçimidir yalnızca, detaylar ise baktığımız nesnelerin içerisinde ne olduğunda saklı. Örneğin kırılmış bir femur kemiğini görmek için, gözümüzün çok ötesinde bir görüş yeteneği ile özel ışınları kullanarak metal bir levha üzerinde derinin içerisindeki kırığı belirleyebilmeliyiz ama yüreğin dalgalanışını henüz  görebilecek yetide bir gözümüz yoktur ne yazık ki...
 
Ariane, kıyılarında azgın dalgaların vurduğu, Naksos adasında yaşıyordu... Aşktan nasibini alamamış kederli kız Ariane, sevgilisi Theseus tarafından terkedilmişti.
 
Bazen kıyıda kumlar üzerine uzanıyor, kumları gözyaşları ile ıslatıyordu. Bazen de denizi gözleyen yüksek bir kayaya çıkıyor ve Theseus'u götüren mavi geminin uzaklarda yitimini düşleyerek, ayrılık gününü içi yanarak anıyor ve gözyaşları döküyordu ve diyordu ki; Yaşamımın ilkbaharında, bu kayalık, ıssız adada terk edilmiş olarak ölecek miyim... Bir gün, gönlünde sayısız kederlerin dolup taştığı güzel saçlı bakire, bitkin bir halde kıyıya uzanmış ve kendinden geçmişti. İşte tam bu sırada rüzgarda uçuşan sarı saçları ile gizemli bir delikanlı, Naksos adasına çıktı. Karaya ayağını basar basmaz, bu ıssız adanın güzel kızı genç Ariane'i uyurken  gördü. Gizençli  delikanlı, sonsuzluğun ve yalnızlığın kralı idi.
 
Toprağın ve denizin uzayıp giden boş sessizliğine hükmediyordu. Bütün bunlara karşın yaşamdan mutluydu, sevmeyi biliyordu. Genç kralın gönüllerden kederi kovan, karamsarlara neşe ve hoşluk dağıtan bir doğası vardı. Güzel Ariane'e baktığında yüreği heyecanla çarptı, iricil gözlerinde onun uyuyuşunu, bu büyülü manzarayı doya doya seyretti... Zavallı Ariane bir kayanın oyuğuna uzanmıştı. Uzun saçlı başını sol kolunun üstüne koymuş, sağ kolu da ilahi çehresinin parlak ve tatlı güzelliğini çevreliyordu. Uyandığında genç kral ona yaklaştı: Güzel peri kızı, dedi. Sen şanlı bir kralın ceylanı olmayı hak etmeden evvel Theseus'un ümitsiz aşığı idin. İlkbaharın neşesiyle canlanmadan önce kış soğuğu ile uzun zaman uyumuştun.
 
Böyle söylerken Kral, elindeki tacı, hoşuna giden bu güzel kızın dalgalanan saçları üzerine koydu, ama bu parlak taç, Ariane'in alnına dokunur dokunmaz; uzadı, göklere kadar yükseldi, üzerinde bulunan göz alıcı taşların, cevherlerin her biri, gökyüzünde birer yıldız oldu. Kralın kraliçesini bulmasının ve birleşmelerinin anısını sonsuza dek  saklamak için bu yıldızlar, gökyüzünde öylece kaldılar. Artık Genç Kral için sonsuzluklar ve uzayın karanlığı yıldızlarla  aydınlanmıştı. Ariane'in kederli yüreği,  üzünç dolu günleri ve yalnızlığı günün birinde ona sonsuz mutluluğu getirmişti. Bunun içindir ki yıldızlar, binlerce yıldır bakışları gökyüzünde gezen o mutçul, umutçul insanlara göz kırparlar...
 
Antiart'ın gerçekliği kurtaracak bizi, dört öğrenci sözde arabanın lastiği söndüğü için sınava geç kalmış, ertelemede, eğitmen şöyle bir soru yöneltmiş, arabanın hangi lastiği işe yaramaz hale gelmişti. İşte bu kesinlemelerin her zaman bir durumun ya da olması gerekirliğin  yanında olamayacağının göstergesiymiş, bu tehlikeyi sezen öğrenciler, belli bir lastik yerine, 'daha önce patlayan lastikmiş'  benzerinde, belirsizliği öngören karşılık üretmeliydiler!..
 
Aynı konu, belirsizlik noktasında değilse de, görecelilik noktasında bir sorunsala yol açar, saat 3.15 olduğunda akrep ve yelkovan arasındaki açı kaç derecedir, genelde bilemezmiş denekler, çok küçük olması düşünülüyor değil mi, hayır en az iki yanıtı var sorunun, iç açı mı, dış açı mı, soru yeni bir soru üretiyor öncelikle, belki daha ilginç bir sanrıya yol açan bir durumu da vardır diyorlar, sürekli hareket eden bir şeyin arasındaki açının hiç bir zaman tam olarak belirlenemeyeceği; bir cismin hareket halinde durduğu yer bilinemez, durduğundaysa hızı ölçülemez, Heisenberg alfabesi  gibi, gerçekte agnostiktir her şey, mantık oyunlarıdır evren, ama buda saçmalığı getirir, ne ki mantığın öbür ucu her zaman bu noktayla birleşir, en iyisi aramak ve bulduğunu 'Evrenjanus'da geride bırakmaktır, çünkü ona sarılmak skolastik bir şeydir. Tanrı bir kaçamaktır çünkü!..
 
Biz bu tarz sohbetleri Süryani Vartan'ın kahvesinde yaparız,  ama Volkan diyor çevresindekiler ona,  dedim ki kahvesinde, Zehra, Maria ve Selin Bagatur geldiğinde, gece  sohbetleri ettiğimiz Ada'nın alçakgönüllü entelektüeli Vartan'a;
 
Bizim sorunlarımızdan biri, yinelediğim gibi batıyı bilinçsizce ve boyun eğer gibi taklit etmemizdir, tarihi yapının içine, ilk iş jakuziyi getiren ve köpeklerin sahibinden daha bakımlı olduğu topraklar burası. Taklidin boyutları bu işte... Vartan bu konularda ortak düşünür  ve görüşlerime katılır, bizim ressamlarımız tuhaftır, örneğin Gaudi Kapadokya'dan esinlenir ama  Hierapolis'i modern biçimde tuvale taşıyan bir ressamımız yoktur, oysa Odysseus'un versiyonlarından birinde vardı o ören yeri, batı bu konuda gerçekten kompleksten uzak,  biz kendi değerlerimize uzak kalmışız, batı sendromu tutsak almış sanki bizi, bundan dolayı, Sümela'yı resmeden, Selimiye'yi gösteren veya Nemrut'u betimleyen, nasıl öngörürse ama, modernize, gerçeküstü, absürt veya naif, kolajen veya uzaysıl bir peyzajımız yok bizim, batıya bağlılık kendimize güvenimizi yok etmiş gibi, inan ki derdim bu benim dedim. Vartan ne dese iyi, çocuklardan biri Londra'da okuyor, şimdi pişmanım ama herkes gibi bende bu çarpıntıya ayak uydurdum, dedim ki, söylemesi kolay, haklısın bence, olanak bulduğunda bu rüzgara kapılmayan yok ki!..
 
Ne resim resimdir, ne mimari, ne de şiir şiirdir şu dünyada, bir düşünce barındırmayan sanat, sanat değildir. Sanat bir kuşkudur, bir düşüncedir...
 
O da bir şey anlattı, IV. Murat dedi, esrarı, şarabı, tütünü yasaklamış, ama kendisi de onların tiryakisi, tutkunuymuş, batının tarih kitaplarında bu tür reformlara IV. Murat reformu derlermiş biliyor musun, yani diyelim ki  doğruları,  bütün bir topluma söyler, empoze eder, uygulanmasını isteriz ama onlar yalnızca söyleyeni kapsamaz!..
 
Terzi söküğünü dikemez derler, bir klişe, Çernobil'de, United States'in robotu beş dakika çalışmış, Japon robotu dokuz dakika ama Ruslar'ın ki iki saat çalışmış, ama telsizden duyulan emir de şu, İvanov aşağı in artık, bir tütün molası verebilirsin, anlıyorsunuz ya...
 
Kontamine hayvanları besleyip, gerçekte tutsak yaratıklara karşı sağda solda, hayvansever geçinmek  gibi dedim, duymazlıktan geldi Vartan bu sözümü... Belarusyalı  eşi bir sürü kedi besliyor çünkü... Sonra da onları sokağa salan, bir zombi türü bunlar demedim artık!..
 
Kalem sincabı İtalo Calvino'nun nasıl yazmaya başladığına ilişkin bir yazısını okudum, klişe şeyler tabi, eksantriğinde klişeleri vardır, bu konu ilginç ama ben metin ya da sözcük toplarım, onları bir konunun içine boca ederim, kolay ya da zordur demeyeyim, gerçek şu, böyle  bağlaşıklar oluşturmaksa  amacın, bu tür yazıyı benimsemek istiyorsan, insan bunu eni sonu başarabilir, çok okumak kaydıyla tabi...
 
Kitabın kalabalıkta okunmasına  şaşıyorum ben, kitap içgüdüyle okunmaz ki, yemek gibi giderebildiğimiz bir gereksinim olsun. Okumak edimi, insanın içgüdülerinden sıyrılma çağlarının bir eylemidir, anlamının ve bilince yansımasının kuvvetle belirgin olması gerekir, oysa hafif bir tını, belki bir müzik gibi, okumayı engellemez ama doğada dikkatin bir sayfaya verilmesi zaten acımasızcadır, çünkü doğa tek başına kitaptır, şehir, insanlar, mimari, ben doğada, diyesim dışarda kitap okumayı, sonsuzlukta bir insanın kendisini, bir hücreye kapatması gibi algılıyorum, her görüşün aksayan ve bize saçma sapan gelen bir yanı vardır, herkes bildiğini ve kendisine  yararlı olacak sistemi uygulasın, ama doğaya kayıtsız kalıp, önüne nasıl bakabilir onunla baş başayken. Kitap karanlığın düşmanıdır, yine de  kendimizle baş başayken okunan iyilerin iyisi bir şeydir o...
 
Araya giren prenses ex olur yani... Kitap!..
 
Vartan bir resital sergiledi bu ara...
 
Kitleler genellikle, toplumsal bellekte oluşturulan karmaşanın yarattığı bir bilgi kaybı ve manipülasyona kapılır. Günümüzde, bilginin güncellenme hızı kolay ulaşılabilir olmasını sağlarken, diğer taraftan değerinin yittiğinde tüketilmesi ve nesnelleştirilerek bir  tüketim objesine dönüştürülmesi, edinilen bilginin belleklerimizden çok kısa bir zaman içinde yok olmasına ya da yenisi ile değiştirilerek oluşturulan tabanın ortadan kaldırılmasına neden oluyor. Bilgi kaynaklarının sayısının ve biçiminin artması, açık toplumun yitmesine ve çoğu zaman yetersiz ve gerçek dışı bilgilere dönüşen belleğimizin anlamlı bir bütün oluşturmasına engel oluyor. Bu süreç içinde belleğimizin karşı karşıya kaldığı yükleme, bilgilerin birbiri arasında ilişkilendirilmesi konusunda çatlaklar yaratıyor ve bilgiyi daha yüzeysel, anlık ve dağınık algılamamıza neden oluyor. Bilinçteki  tüm bu tabansız veriler gün geçtikçe siliniyor ve geçmiş kısa zamanda bulanıklaşıyor. Bu durum yalnızca güncel olanla ilişki içinde olmamıza neden olurken, olayları makro açıdan değerlendirme yetimizi kaybediyor ve  toplumda bir ‘Bellek ve İşlem kaybına’ dönüşüyor. Bir topluluğu yönlendirmenin ve biçimlendirmenin  en basit yollarından biri belleğin manipüle edilerek yok edilmesidir. Kitlesel olarak insanların gözünde sanrısal bir bellek yaratarak, bu çarpıtılmış bilgi akışı içinde ‘yeni bir bellek’ oluşturup geçmişi, insanı ve beyin gücünü yok sayan yaklaşımlar, tarihin  her döneminde; özellikle de toplumların kriz dönemlerinde karşımıza çıkıyor. Toplumun belleğini değiştirmek, dönüştürmek ve unutturmak amacıyla yönlendirici birim ve güçleri etkisi altına almış organizmalar içinde bilgi ve bellek yeniden üretilip aşamalarla  toplumla paylaşılıyor ve bu süreç içinde sürekli değişkenlik gösteren bilgiye olan güven sorgulanmayı gerektiren bir duruma dönüşüyor.
 
Hep şöyle düşünürüm, bize aşkın derecede yapay gelebilecek bir dille sorunlarımızı aktarırken, sorunu çözmeyi değil, sorunsaldan giderek uzaklaşmayı mı amaçlıyoruz acaba ya da o mu empoze ediliyor artık negatif motivasyonla, bana öyle geliyor ki, değil insanlar, toplum ya da erkil kesim, tanrı bile kurnaz bir yaratıkmış gibi geliyor bana...
 
Dedim ki Vartan'a, tiyatronun anavatanı Anadolu'dur ama bu batı komplikesi ve boyundurukçu bakış, onun Globe'den başladığını ileri sürecek kadar acımasızdır, bunun bir yöntemi de vardır, modern, bugün bildiğimiz tiyatronun başlangıcı diye bir tümce sıkıştırılır bu tip yazıların arasına, oysa tiyatro her yerde olan bir şey, modern sözcüğü burada bir yanılsama  amaçlı... Cats müzikalinin şaşaası mı günümüz çağdaşlığının ya da modernitenin başlangıcı, sonraki yüzyıllar  için.
 
'Söylemesi güç, olanaksız, neden böyle hem kabulleniyor, hem ağlıyorum!..'
 
Borges'in teatral bağlara ilişkin, olağanüstü  bir öyküsü ve öyküde doğuyu hicveden eğretilemeleri vardır, batı egemendir edebi dünyaya (bakın bu yazıyı çoğaltmaya kalksak, 'ebedi dünyaya' diye bir manipülasyona yol açmak için düzeltmeye kalkışacak insanlar bile var aramızda, ah sen sanrılar içindesin ya, bitmedi, bugün kendini savunabilecek donanıma sahip, herhangi bir yerlem için batı kovboy uygarlığıdır, 'sığır çobanlığı', doğuda 'ketenpereci bir gayya kuyusu', tanrının yaratabildiği izci kampı işte bu!..), öyle görünüyor ve yazarlarda onları kutsamaktan pek vazgeçmiyor, görüntü doğunun gerilerde kaldığı, bu bilinçli ya da bir öngörü olarak, edebiyat şövalyelerinin  teslimiyetçi düşüncelerine neden oluyor, içgüdüselde olabilir bu, iyi niyetle bakın, o öyküdeki yaklaşımlara...
 
''Averroes, kalemi bıraktı, kendi kendine aradığımızın çoğu kere yanı başımızda olduğunu söyledi, 'Tahafut' yazmasını kapadı, kör İbni Sina'nın, İranlı hattatların elinden çıkma Mohkam ciltlerinin dizili durduğu rafa yürüdü. Onlara daha önce başvurmadığını düşünmek, düpedüz kendini aldatmak demekti ya, yine de sayfaları tembel tembel karıştırma keyfini engelleyemedi. Bu yorucu oyalanmadan, kulağına çalınan bir ezgiyle silkindi. Balkondaki kafesin arasından baktı; aşağıda, daracık, toprak avluda, yarı çıplak çocuklar oynuyorlardı. Biri, ötekinin omuzlarına çıkmış, besbelli müezzine öykünüyordu, gözleri sımsıkı yumulu, ' Tanrı'dan başka yoktur tapacak,' diye haykırıyordu. Onu hiç kımıldamadan taşıyan çocuksa, minareydi; bir başka çocuk, toprakta secdeye varmış cemaati canlandırıyordu. Oyun uzun sürmedi, herkes müezzin olmak istiyor, kimse cemaat ya da minare olmaya yanaşmıyordu. Averroes onların kaba lehçeyle, yani yarımadanın Müslüman halkının konuştuğu ham İspanyolcayla tartıştıklarını duydu.

...

Bir ikindi, Sin Kalanlı Müslüman tacirler beni bir sürü insanın birlikte oturduğu, ahşap kaplamaları boyalı bir eve götürdüler. Evi tanımlamak olanaksız ya, daha çok üst üste dizilmiş sıra sıra bölmelerden, balkonlardan oluşan bir tek odayı andırıyordu. Bu oyuklarda yiyip içenler göze çarpıyordu, yerlerde de, taraçada da. Taraçadakiler, davul ve lut çalıyorlardı, Tanrı'ya yakaran, şarkı söyleyen ve konuşan, kızıl maskeli on beş-yirmi kişiyi saymazsak. Zindan işkencesi çekiyorlardı ama kimse zindan falan göremiyordu; at sırtında gidiyorlardı ama at falan görünmüyordu; çarpışıyorlardı ama kılıçları kamıştandı; öldükleri an yine doğruluyorlardı.'
 
Borges bu öykünün bütününde Endülüs çocuklarını yoksul gösteriyor ve satırlarında gizlenmiş bir derbederlik, vuzuha ermiş  bir  viranelik geziniyor, haklı, haklı çünkü bir yazar, tarihi gerçeklerle ilgilenmez, o kafasındaki doğu imgesiyle özdeşleştiriyor olanları, Endülüs'ün çağının en güçlülerinden, bir İslam medeniyeti olduğunu göz ardı edebilir bir yazar ya da ayrımında olmadan yapar bunu, çünkü onun  şaşaasına yönelseydi bu öyküde, amaçsal anlatının imajı silinebilir ya da zayıflayabilirdi; o gizlice, doğu imgesinin bugünkü hali pür melaliyle hareket etti demek ki, bu yazarın özgür  seçeneğidir, tüm yazın erleri bunu yapabilir ve yazarlar -sorumluluk taşımadan- yanılabilirler de, çünkü onlar masalcı ve yalancıdır zaten, amaçları 'insan bu meçhul'ün imgelemine katkıda bulunmaktır ya da bulunabilirler ve kozmosu  düşünsel bir metaformuş gibi algılamaya yatkınlık gösterir gerçekte amaçları... Öyledir zaten ama gerçekler çok uzaklardaki nenlerdir ne yazık ki insan benliğinde, onun için masallarla yaşayan varlıklara, masallarla gerçeği anlatmaya çalışır sanatçılar, bazen masalın rüzgarına onlarda kapılırlar, onlarda insandırlar.
 
Tiyatro Diyonizos oyunlarıyla başlıyor, saray eğlenceleri var Mısır'da, Osmanlı'da, Roma'da, Çin de bunun tarihi yazılı, her şeyi batıdan başlatan öngörüde bir sömürü ve manipülasyon ağı var. Her şeye Troçkizan bir açıdan bakılırsa gerçeği yakalarız dedi Vartan ve ekledi, 'O da, bir yerde olan -her yerde vardır- ve olmalıdır!..'
 
 Alkışladık şakayla karışık!..
 
Beni ciddiye almalısın diye takıldım ona, Denizli tel örgüsüz tek stadyuma sahip kentidir bu ülkenin, barışçı ve kendini eleştirebilen bir beldenin varlıklarıyız biz, bekarızdır ama tövbekar değilizdir. Bulmaca bilmece de alzaymırı tetikler, çünkü hep aynı sorular çıkar dedim. Bilgi değişmeli, düşünce değişkenlikle bilinç evimizde yer etmelidir.
 
Sardunya adasında ki adını sardunyadan alırmış, bir söz varmış, 'Denizden korsan gelir', Nuraghi derlermiş, Sardunya'nın korsanları gözetleyen taş kulelerine. Şeyh Bedreddin içinde 'Güneş onun ardından gelirmiş' derler, ne imge işte!.. Bunu üreten toplum tiyatrodan habersizdi demek cinayet bile değildir, ne yazık ki...
 
'Beni bende demen bende değilim. / Bir ben vardır bende benden içeri.'
 
Felsefe doğa yasalarından hareketle us ve doğa arasında sürüp giden çeşitlemelermiş, bir kestirme bence bu, felsefe varoluş ve yaratılış arasındaki sınırsız çatışıklıktaki  duygu ve düşüncelerden, sonsuza dek üretilebilecek varyantlardır. Düşüncenin düşüncesidir felsefe...
Gece yarısını bulmuştuk Vartan'la, her seferinde gece yarısını buluyoruz onunla konuşurken ve Mayıs'tan sonraki ayda gelecek dostlarımızla...
Ayrılırken, Vartan'a dedim ki, ben bunları demetleyip birer öykü yaratmaya çalışıyorum, bunları savrukta olsa alt alta dizdiğimde öykü olur mu diye sordum, bir karamsarlıkla...
 
Hiç bir zaman unutmak istemediğim bir şey söyledi; Bir öyküdür tüm  evren, tüm varlıklar, dünya ve biz.  Tanrılar, aşklar ve sorulmamış sorularımız...
 
Yaz dedi.
 
Bir  öyküden başka bir şey değil geçmiş ve gelecek, bir öyküdür  kösnül ve köhneyerek geçen, şu diriltici zaman.
 
Küllerinden doğan...
 
Bir öyküdür yeryüzündeki tüm edimlerimiz, üzünç ve neşeyle süslenmiş bir prelüttür yaşam...
 
Geçebilir zaman dedim, ama bu Öykü'de sen sonsuza dek  kalacaksın!..
 
Sevgili Vartan...

1 Mayıs 2017 Pazartesi

TRANSATLANTİK

 
 
 
Ada halkına kimlerden kaldı bu maceracı ruh bilemem ama, Rumların Atina'da, Musevilerin Haifa'da sık sık yakınlarını ziyaret etme alışkanlığından sirayet etmiştir belki,  hep seyahat aşkıyla dolu insanlardır, aşkın kanatlarıyla  Brezilya'ya gidenler, Kanada'da  çınar yaprağının altında gezenler, Danimarka'da Hamlet'in meyhanesinde içenler, Viyana'da atalarının izini bulanlar, Tenerife'den bir sayfiye alanlar...
Var olabilmemiz için, düşünebiliyor olmamız gerekir, düşünebiliyor olabilmemiz için, var olmamız gerekir. 'İçiçelik'  (Nidifizm)  diye açınlıyorlar bunu, eğer kişi yazmaya kalkıyorsa  der bazıları,  el değmemiş konulara el atmalı, derin düşünceler  barındırmalıdır, ola ki bunu başardıklarındaysa,  yazılanın boyunu aştığını ve artık  okuyamayacağını söylerler.  Kant'ın kanıtla, Annales'in analitikle  bir  ilişkisi varmış gibi!..
Düşünüyorum da ne serüvenci insanlar gelip geçmiş şu dünyadan, ne sergüzeşt meraklıları,  Hemingway, Jack London, Mata Hari, Evliya Çelebi,  Marco Polo, Seydi Ali Reis (Hindistan'dan Dersaadet'e yürüyerek gelmiştir),  Amundsen,  Kserkses (Hellespont'ta sandalları birbirine bağlayarak bir  köprü yapmış, ordu zayi olunca da 'Acı su, bunu hak ettin' diyerek denizi kırbaçlamıştır), Korkunç İvan ve  Magellan...
Anti Arktika'ya gitmek isteyenler, Ümit Burnu'ndan geçenler, Hindistan'ı Amerika zannedenler, Loch Ness uğruna İngiliz adacığına girenler... Bu maceraperestlerden başka, bir Pers hükümdarı olan Kirus, bir söylenceye göre kuruşu icat etmiş, altın kral Krezüs'ü yenmiş, Sirius yıldızına da adını verip, bir savaş sırasında, tutsak edilen kraliçenin  etini yediği için bulaşıcı bir sayrılık yüzünden ölmüştür.
 
Seydi Ali Reis denizcilik üzerine asarı mevcut, nadir denizcilerdendir, Yunus'a dindar deyip, Ali'yi Hindistan'dan yaya  geldi diye küçümseyenler, Magellan ve Oates gibi  (kutup kaşifi, ben biraz hava alacağım, az sonra dönerim diye çadırından çıkmış ve kar fırtınasında sonsuzluğun rüzgarına kapılmıştır) nicelerinin o yollarda yok olup gittiğini bilmez mi, bizim kanatsız kuşlarımız, kendi soyunu aşağılamayı adet edinmiş, bir heimatlos klanı ve atalarını tırpanlayan soykırımcı ruh,  bu tuhaf kuşaklar silsilesi ve bu ruh göçüren puhu kafilesi böylesine nasıl üremiştir bir türlü anlayamam... Bilip bilmeden savuruyor diyenler de onun katlarıdır!..
Kanser kendi kendine çoğalan  bir virüsün sapkınlığıysa eğer, içimizde  -başkaları- var demektir!..
Bu cihan gezginleri tek başlarına, Bechaunaland ve Nysaland ülkesini ele geçirmiş,  Boerler'i yenmiş,  Pireneler'de gizli  tarikat kurmuş, kimisi de Moliere'in on yedi oyununu birden çevirmiş,  yirmi yedi kardeşini boğdurmuş, densiz isyancıları   küle çevirmiş ve cariyelerin entrikasından bıkarak onanizmin batağına sığınmıştır. Bu tilmizler öyledir ki, bir keresinde aya turist götüreceğim diye bir kaç gönüllü bulan Giritli bir  ütobistin zeplini, Peri Bacaları'na inince, içlerinden biri olayın düzmece olduğunu anlamış ve çılgın İkaros'un foyası  meydana çıkmıştır.
Maceranın tanımı Larousse'da  boş yere hayal tacirliği değildir.
Bu 'canavar meraklılar' öyledir ki, ebeveyninden daha yaşlı çocuk gördüklerini söylerler, Çin'i 'cin' diyarı diye nitelerler, Eskimoların eşlerini konuklara sunduğunu ileri sürerler ve Borneo'nun ormanlarında  'Şeytanlar Ülkesi'nin varlığından dem vurup, hatta bir işportacının sattığı ıvır zıvırlardan, sonunda eksiksiz bir 'Uzay Devleti' kurduğundan ve kıyameti koparacağından bile söz ederler.
Ne var ki bu başıbozukların, her sözünde, ne yazık ki bir gerçeklik payı vardır, kurşunlarla delik deşik olan bir gecede, alevlerin içine kaçarak kurtulan bir sergüzeşt ehlinin, ateşin içinde  arkadaşlarıyla birlikte aniden görünmez olduğundan söz edilir ve iskemlesine binerek uçan bir sihirbazı anlatır Jules Verne, bir başka gerçek-yalandaysa uzak doğunun uçlarına dek giden bir maceraperestin,  kayıp kız kardeşiyle  nasıl evlendiği anlatılır, yine başka bir söylencede, Alaska'da bir tepeye çıkarak Everest'in karlı doruklarını gören, şahin gözlü kızıl derililerden söz edilir. 
Bazı bilim adamları, beş duyumuz olmasaydı, dünyayı tüm çıplaklığı ve gerçekliğiyle algılayabileceğimiz,   sanı ve sanrılarımızdan uzaklaşacağımız, güneş gemileri gibi sözel düşlere dalmayacağımız ve sapkın ruhlarımızdan kurtulacağımız için, 'sonsuz  barış'a kavuşabileceğimizi  söyler beş duyumuz bizi   bir yanılgı, algı bozukluğuyla yadsımaya ve illüzyonlarla dolu bir dünyanın  cehennemine  sürüklüyor demişlerdir.
Bu maceracı ruhlar hakkında söylenecek son sözse  şunlardır, mizantrop bir Kastilyalı'nın Guggenheim müzesinde bir heykelin içine girdiği ve orada kendi ütopyasında ömür geçirdiği, günün birinde müzeden ağır  kokular yayılınca, adamın yaşamının sonuna erip öldüğü söylenmiştir, ama adamın heykele 1693 de ki bir iç savaşta heykele korkudan  girdiği belirlenmiştir, başka bir olaydaysa, Saksonya ormanlarında  bir kulübede yaşayan iki aşığın   birbirine sarılı bulunan cesedinden söz edilmesidir, ilginçtir, aşıklar sığındıkları kulübeden bir kez bile dışarı çıkmamışlardır ve nasıl yaşayabildikleri hala gizemini korumaktadır,  gene başka bir olayda Sahalin adalarında, bombalardan kaçarak bir ağaç kovuğuna  saklanan  Japon subayının, zamanla kuyruğunun uzadığı, kendi dilini  unutarak, guguk kuşu gibi sesler çıkardığı ve ağaç kabuğuyla  beslendiğinin anlaşılmasıydı, bir Nepal prensesininse ölümden korktuğu için sığınak yaptırdığı ve  yerini bilen olmasın diye mimar ve çalışanların öncelikle son iç çekiş köyüne gönderildiği, buna karşın  prensesin günümüzde bile yaşadığı  söylentisidir, diğer bir olayda Mont Blanc'ın doruklarında kar kulübesinde yaşayan bir çobanın bulunduğu ve efsanelerde hala kutuplarda yaşayan bir Prusya kralının olduğu ve Avustralya'da bir istiridye  kabuğunun  içinde,  kendini Tasmanya kralı olarak tanıtan bir Maori yerlisinin varlığından söz edilir.
Bu çılgınlar ve çeyrekbuçuk delilerin çoğu hala yaşıyordur, diğerleriyse ya ölmüşler ya da  zaten ölüydüler. Maceraperestler gerçekte  hayatın ve ölümün amansız baskılarından, dünyanın kan dökücü yorgunluğundan kurtulmak isteyenlerdir. Onların gerçek amaçlarının gizlenerek, gelmiş geçmiş, en vahşi ve olağan dışı varlığın, insanın, bu cehennete nasıl dayanabildiğini görmek için, ince ruhlu ama içimizde yaşar, insan görünümlü ama başkaca yaratıklar olduğu ileri sürülmüştür.
Freud felsefeyi önemsememiştir. Çünkü salt gerçekliğe yaslanan biriymiş, bilim dünyasının çoğu, yalnızca kendi alanlarına ilgi duyan, bilgisi sınırlı ve diğer kolları zerre kadar önemsemeyen moronsu varlıklardır, dünyamızın ilk gününden beri böyle bir sorunu vardır, gerçekdışılığa sürüklenmesi ve olmayacak şeylerin peşinden koşması, hurafelere kapılması bu yüzdendir, pek çok alanın boş bırakılmasından ve metafizik yanılsamalara inandırıcı bir açıklama yapılamamasından ve yaşamın neden ve nasıl başladığına ilişkin belirsizliklerin hükümran olmasındandır.
Ne diyelim, aşk ve arayış uğruna ölüp öldüren, canına kıyan, sonsuzluğa koşarak, ütopyalarına sığınan maceracı ruhların tanrılarına selam olsun!..
Artık adamıza dönelim, namı diğer Prinkipo'ya, evvel zaman içinde bir haham Yoel varmış, Sultan Bayezit'in maiyetine bağışladığı bir yelkenliyle, dünyanın öbür ucuna, ta And dağlarına varmayı hayal eder ve beni de götürmesini söylerdim, elest aleminde görüştüğümüz çok olurdu onunla,  dünyanın gelmiş geçmiş en büyük maceraperesti olduğunu söylerdi, onu tanıyıp bilenler. Bağışlanan yelkenliyle bir gün Foça'da, fok balıklarının arasından yelkenlere fora diyerek denize açıldık, geride bıraktığı anacığı onu tam yirmi yedi yıl beklemişti, döndüğünde köpeği hala yaşıyordu ve onu görünce  kısık sesle bir kaç kere havlamış ve  sonra ölüvermişti, hatunu olacak kadıncağızın talipleri, onu görünce kaçmış, ne var ki Yoel'de  evine kavuşunca Süleyman Peygamber gibi dayandığı bastonuyla, ayakta ölüp kalmıştır. Anası onun elini tuttuğunda, bütün bedeninin bir kül gibi dağıldığı söylenir.
Ben gezide başımızdan geçenleri anlatacağım. 
İlk durağımız Rodos adasıydı, Rodos şövalyeleri vardı ve halk onların saldığı vergiyle inim inim inliyor, onlardan her koşulda kurtulmak istiyordu, bir gece yalçın kayalıkların tepesinde yükselen şatolarına, bir urganla dip demirini fırlattık ve çengelle surlara takılan kocaman çapadan sarkan ipe tutunarak bütün şövalyeleri surlardan aşağıya fırlattık,  her yeri  Grejuva ateşiyle yaktık ve ada halkını vergi salan haramilerden, kanlı cellatlardan, işgüzar şövalyelerden kurtardık.
Malta açıklarındaki siren kayalıklarında, gemicileri çiğ çiğ yiyen bir kiklop vardı, bir dev. Onun mağarasına gemiyle yaklaştık ve o kadar büyüktü ki dev, yelkenlimiz bir el mendili gibi küçücük kalıyordu  ayakları altında, gözüne ayna tutup, güneş ışığından bizi bir türlü görememesini sağladık, gözleri  kamaşmış bizi aranıyordu sürekli dev, kılıcımızı defalarca sapladık ona, sonunda denizin içine bir dağ gibi devrilip, çökmüş ve yavaş yavaş dalarak, gözden yitip gitmişti. Haykırışları öyle büyük dalgalara yol açıyordu ki, batıp çıkıyorduk ve o gün nasıl kurtulduğumuzu bir türlü anlayamamıştık. Yoel bana dönerek, bizi kurtaran tanrıdır demişti, bir gün öldürende o olacak demiştim. Bu ikinci işimizdi dünyamızın iyiliği için. Herakles'in on iki işinden ikisi bitmiş ve Arşimet bize yol göstermişti. Yoel on iki hayırlı iş yapmak isteyen biriydi sıratı geçmeden önce...
Yelkenlimiz Kastilya krallığına vardığındaysa,  iç savaş vardı orada, kralcılar ve işçi arılar egemenlik savaşı veriyor, işsiz güçsüz garibanlar, birer birer ölüyordu -her yerde öyledir ya-, kral sarayına konuk etti bizi, ona deniz marulu, mercan, tavşan kulağı, anemon ve envaı çeşit deniz ürünleri ikram ettik, ama içlerinden biri zehirliydi, onun yemesine dikkat ettik, o gecenin sabahı,  kral uykusundan  dünyaya bir daha dönemedi, balkona doluşan işçi arılar, krallığın sona erdiğini haykırdılar, ilk kez proletarya kazanmıştı iç savaşı, bu üçüncü işimizdi.
Afrika'ya doğru kıvrılmıştık yelkenliyle, susuzluktan kıvranan insanlar vardı, Zambezi ırmağının içine dalıp, çöle doğru bir yatak kazdık, ırmağın bir kolunun yönünü değiştirince susuzluğu unuttu kabileler ve bize bol sayıda fil dişinden mücevherler verdiler.
Ümit burnuna varmadan aslanların yurduna geldik, tek hakim aslanlardı bu otlaklarda, in cin top oynuyordu. Kastilya'da bize bağışlanan bir kovan bal arısını üzerlerine saldık aslanların, pek çoğu telef oldu ve bir denge kuruldu, aslanların hükümranlığı sona ermişti, ayrılırken her türden canlıya el salladığımızda, içerisinde bir adet Adem ve Havva bile vardı.
Güney Amerika'ya geçtik bir zaman süren yolculuktan sonra, Patagonya'da gauchoların yerel halka olmadık zulümler yaptığını, kadınlarını elinden aldığını ve topraklarını sömürdüğünü haber almıştık, gaucholardan izinsiz kuşun bile uçmadığı bir savandı burası,  halk kabadayıların ve namı diğer, bu beygir çobanlarının zulmü altında inliyordu, çevre kasabalardan o güne dek dünyada  bile görülmemiş güzellikte bir kız bulduk ve gauchoların içine saldık, herkes kıza aşık olmuştu, kısa zamanda birbirine girdiler ve artık savaşlarda, 'gaucholarla gaucholar' arasındaydı, sonunda öyle azalmıştı ki güçleri, halkın başımıza bir gaucho gerek artık dediğini gözlerimle duymuştum.
Bir 'Altıncı'dan sonraki işimiz, Orta Amerika kıyılarında bir denizci kafilesinin arasında geçti, karşı kıyıya, Pasifik'e geçmek için yukarıdan ta Oregon'u dolaşmak zorunda kaldıklarından, Alaska'da mola verdiklerinde beyaz ayılara ve kurtlara yem olduklarından yakınıyorlardı, iki denizin birbirine en yakın olduğu noktayı bulup bir dehliz kazmalarını söyledik, sonrada suyu bırakmalarını, su boşalınca, yukarıdaki yufka toprak yıkıldı ve doğallıkla bir kanal oluştu, sorunları bitmişti, binyıl sonra o kanalın revize edildiğini duymuştuk, adına da neden Yoel kanalı demediklerini sormuştum candaşıma, Panam babamın adıdır demişti bana...
Sonra oradan Hindiçini'ne varmıştık, bataklıklar içinde yaşıyordu insanlar ve sıtma, balçık ve sivrisinekle dolu yaşamlarında miskin ve bezgin bir yaşam sürdürüyorlardı, çocukların dudaklarına sinekler konuyor, çocuklar ellerini kaldıracak güç bile bulamıyorlardı, içimiz sızladı, yetiştirdikleri tütünün suyunu çıkardık, baldıran otundan bir müsekkin yaparak havaya sıktık, sivrisinekler tel tel dökülmüştü bir günde, balçıklı tarlalarda artık tarımlarını huzur içinde yapıyor ve bulaşıcı hastalıklardan  korkmuyor, huzur içinde uyuyorlardı,  ilk kez doğudan gelen tanrılar muamelesi görmüştük Yoel'le, reisleri iki büklüm eğiliyor, ayaklarımıza kapanıyordu neredeyse, dertlerine çare olduk diye, Yoel bir gün gülerek, sivrisineklerin tanrısı olacak kadar küçülemeyiz dedi, biz insanız!.. Bana dönerek ayrıca, mermer  sunaklarda kelle kurban edip, altınları sürahilere dolduracak kadar bir Eldorado  düşkünü de değiliz.
Avustralya'ya uzanmıştık bir gecede, Zelandia diye denizin altında bir kıtanın olduğunu söyledik perişan yerlilere, orada dedik, ne madenler, ne mineraller, ne bitkiler ne cevherler, ne bereketler  var dedik, dalmayı öğrettik onlara ve pullu balıktan yararlanmalarını önerdik, hatta  Yunus efendimizin sırtında ufuklara doğru açılmayı da öğrettik onlara, dünyanın en mutlu insanları şimdi onlardır, bütün zenginliklerden bolca yararlanmakta ve  bilinmeyen bir cennette şarkılar içinde yaşamaktadırlar.
Son geldiğimiz yer Mısırdı, piramitlerin önünde ölesiye  bitkin insanlar ve sineklenen hayvanlar vardı, Nil yılan gibi akıyor ve insanlar yalnızca bakıyordu, antik hazineleri gün ışığına çıkarmalarını ve bir darphane oluşturmalarını  söyledik onlara, bu enteresan bulguları dünyaya duyurup , herkesin burada toplaşmalarını sağlamalarını önerdik, şimdi iyiler ve çocukları uykularında pek tatlı düşler görüyormuş.
Anadolu'ya geldik, adaya dönecektik artık, birbirine benzer yüzlerce kasabadan, uykulu şehirlerden geçtik, sanki mezarlık gibiydi ortalık, ağzında dişi bile olmayan kadınlar bir şeyler geveliyor, yaşlı adamlar gölgede oturmuşlar konuşur gibi yapıyorlardı, çok kötü ve yoksulluk içinde bir yaşam sürüyordu, dertlerini bir türlü anlatamıyorlardı da, günlerce  dinledik ve sorunun ne olabileceğini dahi öğrenemedik, bir çare gösterememenin  acısıyla, payitahta, adaya doğru dönmeyi düşünürken, Yoel ben bunların istiaresine yatacağım ve tanrıya soracağım dertleri nedir diye dedi.
O gecenin sabahında son derece üzgün ve kederler içinde  kalktı ve dedi ki, bunların derdi daima tanrıya yakarmalarıymış, çareyi sürekli tanrıda aramak gibi bir huyları varmış ve bundandır bir beyhudelik içinde sürünüyorlarmış. Ne yapılsa bir çözüm bulamayız,  çünkü iyiliği hep göklerden bekliyorlarmış. Umut yok dedi.
Bitkinlik ve yılgınlık öyle hat safhadaydı ki insanlarda, bir tansıma içinde ellerini açıyor ve gözlerini gökyüzüne çeviriyorlardı, sonsuz maviliklere doğru dileniyorlardı sanki sürekli, bazen buluttan  bir damla düşüyor ve bu büyü  karşısında çılgınca dualar ediyor, elleriyle gökleri işaret ederek kendinden geçiyorlardı. Önlerinden  gelip geçenler bir dilekte bulunacak olsa ve bir yarım ekmeğin yarısını paylaşacak olsa, ne yapacaklarını bilemiyor ve  sanki ayaklarına kapanır gibi eğilip bükülüyorlardı. Oysa tanrının ne nimetleri vardı ama, aramıyor, görmüyor, bulmak istemiyorlardı. Bir çaba, bir emek sarf etmek, bir şey düşlemek şöyle dursun, bir yol yordam göstermek isteyeni itip kakıyor,  şirk koşuyor ya da yaratana karşı çıkıyor gibi destursuz, paldır küldür saldırıyorlardı...
Ruhları ve bedenleri son derece hırpani ve paspal, paçavralara sarınıp, bir kaplumbağa gibi büzülerek akşamı bekliyorlardı kapı önlerinde...
Her şeyi hazır istiyorlardı kısacası, hem de ebediyete dek,  hatta içlerinde öyleleri vardı ki, bitkinlik ve yılgınlıktan yarı ölüydü sanki  ve sorduğumuzda, tanrı bize elini uzatmayacak, yardım etmeyecek, derman olmayacak, işimize gücümüze çare bulmayacak,  karnımızı doyurmayacaksa neden yarattı dercesine, son derece haklı görünebilecek, filozofik sözleri bile vardı.
Güldü Yoel...
 Bu tür acılara çare bulunamıyor yeryüzünde, bir de mutluluklara gerekçe bulunamaz biliyorsun dedi!..
Maceraperestler gittikleri yerin haritalarında kendilerine özel adacıklar çizermiş, bu onların adasıymış ve gerçekte yokmuş. İşte Yoel ve  benim son iki işimiz, bize özel ne yazık ki, biri onun kutsiyeti, diğeri benim sihrimdir. Sizlerle paylaşamayız. O ikisi  bizimdir. 
Ne var ki merdümgiriz  değilim ben, bir ip ucu verebilirim yine de,  belki  de bugünlere gelmemizde bir yararı olmuştur son işlerimizin, onlar göktaşı, başka dünyalar ve çok uzaklardan gelen tanrılar dersem belki içinizden sezenler olabilir.
...
Bu sabah gürültülerle uyandım, yolculuğumuzun sonuna gelmiştik anlaşılan,  kamarada bavullarını toplayan ve dönüş çığlıklarıyla, yeni ve başka özlemlerle dolan yüzlerce insan vardı, transatlantiğimiz Foça açıklarından tornistan yaparak, Çeşme limanına demir atmış, kıyıda el sallayanlar ve öpücükler atanlar birbirine karışmıştı.
Yoel bu öyküyü bana, Akdeniz'in pek çok kentine  uğradığımız, bu transatlantik gezisinde,  boş saatlerimizde kamarada uyuklarken anlatmıştı...
 
Gönlünü almasını bilen için, tanrı her şeye kadirdir.

20 Nisan 2017 Perşembe

FATIMA CHBIBANE-BENNAÇAR / GECENİN ŞİİRİ

Karanlığı kim sever ki
Ama bu küçük öyküyü dinlemelisin
Loire ülkesinde geçtiği söylenir
Görmek için gözlerini kapa
Göz alan bir konakta yaşar
Sevimli bir farecik düşlemelisin
Güneşsi bir aynanın önünde dans ediyor
Gece ve gündüz kendini inceliyor o
Karanlıkta bile görüyor
Ama sen var saydığında görebilirsin
İşte çekmecesinde uykuya yenik düştü
Gerçekten görmek için inanmak gerekir.
Bu gün ona iyi akşamlar dilemelisin.

(Türkçesi; Ulus Fatih)

18 Nisan 2017 Salı

SERÇİN (Bir Ada Kuşu)

Adanın iyi tarafı, yollarda karşılaştığınız dostlarınızla, yürüyüşler yapmanız, selamsız sabahsız kapısını çalmanız ya da bir adadan bir adaya gezip tozmanız. Serçin, Lunapark dedikleri, Aya Yorgi yokuşunun başındaki kafede oturuyordu, at meydanı diğer adı, faytonlar var ve armağanlık takılar satılıyor. Elinde bir kitap vardı ve dalıp gitmiş okuyordu, her zaman şaşarım, açıkta nasıl kitap okunur, gürültüde ya da türün diğer canlılarının cirit attığı bir yerde veya dalgalı bir deniz üzerinde, vapurda ya da güneşin vaftiz ettiği bir kıyıda... Niçin olmasın, ama anlatma çabam, dikkatle incelediğim bir şeyi, alelusul bakarak geçiştiremem, özümsemeliyim, belki de dikkatim dağınıktır bilemem... Serçin'e yarı hayranlıkla, yazarı kim bu kitabın dedim, görüyordum ve hiç tanımadığım, duymadığım biriydi, gizil hesapta bu denli tanınmamış birinin kitabı, nasıl ilginç olabilir sorgusunu yöneltmekti amacım, sessiz bir kibarlıkla tabi... Serçin hiç şaşırmamış gibi, şimdi günahını almayayım ve dilerim yanılmış olmam, İrfan Bağcı gibi bir şey söyledi. Hiç duymadım dedim, güzel mi dedim bari, bir klişeyle lafı uzatmaya çalışarak, ben çok beğeniyorum dedi, Birinci Dünya Savaşı'nda, ailesinin başına gelenleri, acıları, mücadele ve savrulmalarla geçen ömürleri anlatıyor. Dönem kitabı gibi dedim, dönem kitabı ne demek onu da tam bilmiyorum ya... Güldü Serçin esprili biriymişim gibi, laf lafı açtı, resim öğretmeniyim ben dedi, resim yapmıyor musunuz dedim hemen, zamanım hoşnutlukla geçsin, bir uğraşı olsun diye yapıyorum da ben... Çocuklara öğretiyorum ve orada yapıyorum, bir sergi amaçlı ya da dışarı açılma biçiminde değil dedi, kırılacağını düşünerek, çok yavaş ve saygılı bir dille, yaptığı işi, alçak gönüllü sınırlar içinde sürükleyerek ömrünü geçirenlere hayranım dedim; en iyinin peşinde görünmez bir ufku, ejder gibi kıvılcımlar saçarak, kulakları tırmalayan bir gürültüyle dumanlar yayarak aşmaya çabalayan ve öte tarafta dört nala bir hırsla koşmadan, yaşamla barışık, bir çiçeği koklar ya da bir fideyi sular gibi, geçip giden ve unutulmayı göze alan insanlar, hangisi görünmez sanrıların ve sonsuz bir ermişliğin göstergeleri acaba dedim, ilkinin bir araz olduğunu biliyorum dercesine... Gülümsedi, ben dedi eşimle çok mutluyum belki de ondandır, bu kez sesimi çıkarmadım, çünkü konu yön değiştirerek dağılabilirdi... Resimlerimi size göstermek isterdim dedim, telefonunu işaret ederek, bas dedim karşına çıkar, epeyce arandı ve sonunda evet bunlar dedim. Boya kullanmıyorum, resim yapmamın nedeni duvarları tablolarla süslemek istemem ama gücümüz her şeye yetmeyebiliyor, öyleyse tablolarımı kendim yapayım dedim. Başkalarının sağda solda, dergilerdeki resimlerini, estet görüntüleri, bazen objeleri topluyor, tuvale yerleştirip, sonra sıvı bir yağ çeşidiyle üzerinden geçerek başkalaştırıyorum, palimpsest gibi alttaki görüntüler üste çıkıyor, sonra siyah pastelle üzerlerinden bir kez daha sıvı yağ eşliğinde geçerek tümüyle başkalaştırıyorum ve tablo artık benim oluyor dedim. İlginç, kolaj sayılır dedi görüntülere bakarak... Kendi resim çalışmaları arasından hafifçe Gustav Klimt'i andıran bir şey gösterdi, güzel dedim, Picasso'yu değil Max Ernst'i severim ben, bana göre Picasso'dan üstün biri, çünkü o düşünemeyeceğimiz resimler yaptı, Picasso bir renkçi ve Einstein'in rölativitesini hayata geçirdi, esinlendi belki ama derinde bir tür kopyacı, Ernst ise tamamen özgündür, sorun bu değil ama yüzyıllar sonra Picasso mağara çizgilerinin modern bir versiyonu, Ernst ise döneminin ilerisinde bir resim canavarı sayılacağı için, Picasso onun gerisinde bir ressam olarak algılanacak... Salieri'nin müzikal patron, Mozart'ın ise geçimini sağlamak için koşturan bir piyano madrabazı sayılması gibi... Ortaçağ Bosch'dan çok iyi ressamlarla doluydu ama Bosch kaldı, sanat deliliktir birazda, bitmez tükenmez konular ama bunlar dedim, Nedim Günsür var, Balaban var -Botero'yla yakınlığı olabilir onun dedim sesimin arasına girerek-. Bizde de iyi ressamlar var dedi, kültürün tüm dolambaçlarında baş mabeyinci kimse, patronu da o ne yazık ki, kültür konularında başat olmanın nitelikli yapıt üretmekten başkaca sorunları da var, dünya güçlerin gölgesinde dönüyor. O kadar güzel söyleşiyorduk ki, sonraları aynı düşünceleri paylaşıp da, ayrı görüşler ortaya konulabileceğine, Serçin'in örnek olduğunu hep ansımış ve anlamıştım ben. Sessizliğin yaydığı huzurla anlaşmanın, ani kıvılcımında dedim ki ona, bozguna uğrattıkları İngilizlerin giysisini, dilini ve kara Avrupası'nın endüstriyel makinelerini topraklarınıza boca ederseniz, kültürel anlamda, bir biçimde öncülüğü ellerinizle başkalarına bıraktığınız anlamına gelebilir bu, bizler öyle ki Avrupa'da bir köye bir traktör düşerken, üretici olmadığımız halde, her eve bir traktör gibi içler acısı bir duruma sürüklenmişiz, işimiz zor, gönüllü bir kabullenim bu, görünmeyen bir boyun eğiş, tutsaklığın boyutları özgürlükte gizlidir, üretmeye değil, tüketmeye ve bir aracı gibi, al satçılığa yönlendirilmiş bir programın uygulayıcılarıyız ne yazık ki, toprakların kaderi üzerinde yaşayanların tutumuna bağlı. Değişmeler kökten başlar, örneğin kentler, kırsal kesimden daha gerici bir tablo çizebilirler, çünkü onlar fason, aktarıcı sanat ve kur tak endüstrisiyle işbirliği içinde oldukları için değişime karşı çıkarlar genellikle, sanatın özgünleşebilmesi için bireyin ve toplumun kendi köklerine dönmesi ve tümel anlamda salt dışardan değil, içten yanmalı motor gibi kavrulması ve bunun yanında kendilerinin aktarılan yan olmasının, özellikle düşünülebilmesi gerekir dedim. Doğru olabilir ama kitabi yaklaşımlar, işler bayağı kaotik sınırlara vardı artık, ama iyi niyette önemli tabi, haklısınız dedi. Onun ermişçesine tavırlarından yararlanarak içimi dökercesine sürdürdüm, sanatçılar aslında aks değişikliğine kolayca yönelemezler, sanat kurulu düzenin, ağırlaştırılmış deyimle statükonun diğer kutbu gibi nitelenir, sacayaklarından biri, karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir ilkesince düzenin vazgeçilmez payandasıdır onlar ve gizli birer krupye gibi de çalışırlar gerçekte ve bir lonca gibi pay alırlar... Sen dedi epeyce dert etmişsin bu konuları anlaşılan, sürdürdüm günah çıkartacak bir tapınağa girmiş gibi, bu nedenle sanat ilericidir sözü hurafedir, işbirliği ve karşı koyma iç içe kavramlarda olabilir ve öyledir de, örneğin Van Gogh'un resimleri, resim sanatı için bir yenilik olabilir diyelim, bu bir marangozun yivli sandalye bacağını keşfetmesine benzer, ama toplumdaki atılımın, dinamik dönüşümün ve olası bir reformun karşılığı nedir bu resimlerde, verili atmosfere düşünceler üretiyor ve yaftalıyor artık insanlık, yakıştırmalar bulguluyoruz, düşüncelerden ütopya yaratma ve devinimlerle, başkaldırma çağları kapandı. O resimler sinir krizinden kurtulamayan, bir sanatçının sanrısalı mı, nasıl öncü sayılacaklar sanatta veya hayatta, saçmalıktır bu, estetik açılımın zamansal devinimleri sayılabilir belki o kadar, niceliğe katkı sağlar illüstrasyon onlar, sanat bir elektrik ya da bir Graham Bell aygıtı değildir, Picasso bile, görecelik kuramına sığınarak resmini üretmiştir, kendisi bilimsellikte oluşan bir süperpozisyonun var ettiği bir sanatçıdır, bir keşfeden değildir, keşfedileni taklit eden, onu yayan ya da geliştiren bir mudidir o ve bir yanıyla abartıdır her zamanki gibi insanlığın kuşağında, çünkü kurulu düzen bu tür materyallere, sanatsal objelere sığınarak işleyen bir mekanizmadır, bu yüzden sanat bir işbirliğidir ve Picasso konformist bir resim tüccarıdır gerçekte, Dali bu iki yüzlülüğü bildiği için saklamak gereğini duymamıştır yaşamında, dolarize bir yaşamım var benim demiştir açıkça... Nedir bu resmin yarattığı toplumsal reform veya rönesans, düşünelim ki salt reformun resmi olabilir o yalnızca, gene işbirliği... Kırılmanın baş tacı, göksel nişanesi oldu diyelim, daha kötü, eski düzende de yaptığı bu değil miydi, sanat kendi statükosuna yönelen ilk harekette ilkel, ilkeci kimliğini gösterir ve değişimcileri köylü, bilisiz, görgüsüz gibi burjuvazinin tekerleklerine yaslanarak, suçlamalara ortak olur ve karşı kitleyi ayağa kaldırmaya çalışan sınıfla işbirliğine tutuşur genellikle, bu yüzden sanatçılar, sertçil bir değişimde, saldırıların odağı haline de gelebilirler. 1789'un kanlı devrimi giyotine gönderilen isimsiz ressam, müzisyen, düşünür ve sıradan sanatçılarla doluydu, çoğu kralcıydı ve cumhuriyetçilere, değişime düşmandı, eski düzenin libertası birer öncü ve çoğunluktular, 1789 bilinenin aksine, burjuva değil, köylü devrimidir, hiç bir devrim köktencilikten yoksun ve toplumun alt tabanına, başıboş bir su gibi yayılma ve bir kaplanım gösteremiyorsa gerçekleşemez ve artık o bir devrimde sayılamaz. 'Bastilleciler' evet aristokrasiye son vermiştir ama burjuvazi ayaklanması değil, bir köylü ayaklanmasıdır bu, köylüler sonrasında kendi içlerinden burjuvaziyi çıkarmışlardır, devrimin adı -galatı meşhur olarak- burjuva devrimi olarak kalmıştır belki ama bu tarihsel bir dolanmadır sonuçta, bir ardır ne yazık ki, bu açınlar doğrulanımında devrim süreklilik ister, evrim yoluyla da olsa, sivil kurumlarla akışıp, yatışsa da, çünkü sıradanlaşır giderek, içselleşerek köhner ve bayatlamaya yüz tutar ne yazık ki... Sizin dedi tasalarınız çok sanıyorum, kendinizi ifade etmeye bayılıyorsunuz, zaten her erk kendi sanat düzenini yaratır, kavgada buradan çıkıyor, sanat biçimsellikle konum değiştirir hatta dedi, teğel gibidir o, bir koful ve osmoz turgor olayı gibi, ama sizin söyledikleriniz arkaik çağların söylevleri gibi oldu, gotik birer salınım, kendinizi yenileyin!.. Dinleyen varsa bir konuşan bulunur diyerek güldüm gürültüyle, o da bir kahkaha attı, melek oydu kesinlikle masada ama şeytan olduğum söylenemezdi, çünkü melek durumun farkındaydı... Ben dedi Serçin, Eskibağ'a doğru yürüyeceğim, hiç çekinmedim bende gelebilir miyim dedim, gel dedi, orada manzara eşliğinde bir şeyler yiyeyim, tamam dedim beraber yeriz. Epeyce yürüdük, iki tarafı ağaçlık düz yolda, kır çiçekleri eşliğinde, sözlerimi sürdürdüm, konuşmak madalyonun öbür yanıdır, dinlemeyi severim ben dedi. Daldan dala geçerken cenaze törenlerinin ölümü ve öldürmeyi onaylamak olduğunu düşünüyorum, bizden başka hiç bir canlıda bu tören yok, birbirini öldürende yok dedim, evet dedi şimdi doğru söylediniz, az gelişmiş ülkeler kabloya basma der örneğin dedim, oysa kablolar zaten yerin altından geçiyor, geri kalmışlık bir afsunla yürürlüktedir her zaman... Ortada iki kişilik bir intihar varsa eğer, bunun biri kesinlikle cinayettir, çünkü iki kişi aynı anda intihar edemez, intihar bireysel bir tepkime, bir davranış biçimi, hep söylüyorum dedim, -belli konularım vardır benim Serçin, yinelerim sıkça diye araya bir söz karıştırarak- bu yüzden Stephan Zweig'ın eşi Lotte'yle intiharına hiç saygı duyamıyorum, çünkü bence Stephan eşini intihara zorladı, bir kabul, görüntüde son derece mantıklı ve gönülden bir davranış gibi sergilenebilir ama iç dünyalarımız dalgalı okyanuslar gibidir, gerçeği hiç bir zaman göremeyip, sezemeyebiliriz... İlk kez söze karıştı, külliyen intihara karşıyım ben, yararsız bir tepkime olması bir tarafa, ha kendini öldürmüşsün ha başkasını, bak bunu düşünmemiştim dedim, her şey bir cinayet sonuçta ha... Öyleyse dedim Zweig, karşı çıktığı Naziler gibi bir katil... Bir sessizlik oldu ve geldik dedi, Eskibağ'ı bilirdim ama bu kadar çabuk geleceğimizi düşünmemiştim. Serçin'in anlamını sordum, ilginç bir isim diyerek, Osmanlıda bölük başı gibi bir anlamı var dedi, serçeyi çağrıştıran bir şey sanmıştım dedim, hayır dedi, serçeyle bir ilgisi yok ne yazık ki... Onun, uçuruma bakan benim çok sevdiğim görüntüleri izlemesi için karşıya geçmesini söyledim, bu manzarayı sevecek misin bakalım... Bütün adaları çok severim dedi, Burgaz, Heybeli, Kınalı hepsi olağanüstü duygular yaşatır bana... Heybeli daha özel gibi ama dedim, ruhban okulu, uzaktan hepsinden daha gizemli bir havası var gibi, efsanevi sanatoryumu... Kapandı o dedi, hayat gibi, bir gün her şey biter ve yalnızca o kalır geride... Sanat / oryum, oradan gelip geçen, kim bilir nice şairler vardır, şairler hastalıklı insanlar ne de olsa dedim, gene de şairler flagellum, bakteriyel bir kamçı gibi doğanın bilinen en küçük motorlarından biridirler, hayat onlarla güzeldir ve bizi yaşamın içine, güzelliklere sürüklerler... Sana dedim Cansever'den bir şiir okuyayım, adanın havasına uygun... Oku dedi... 'Bilmez miyim hiç bütün bu sözler ne der ona / Bu sözler ve bu sözlerin içinde çırpınan uzaklıklar / Dolaşıyorum bir başıma, ortalıkta kimsecikler yok / Kıyılar da bomboş, kır yolları da / Soluğumu duyuyorum ara sıra, bir onu duyuyorum / Duymuyorum belki de, biliyorum yalnızca / Ayaklarımın altında yaban naneleri, kekikler / Yol kenarında bir kapı, tahta / Peki, kim yitirmiş evini, ya da / Hangi yitikle yok olmuş o yapı / Kim bilir / Vuruyorum yokuş aşağı, kıyıya / Bir taşın üstüne oturuyorum / Ben oturur oturmaz / Çıkıyor kuytularından bütün görünümler / Ve ufak bir oyun oynuyor bana doğa / Alıp alıp götürüyor gözlerimi bıkmadan / Kısalıp uzayan bir çift yılan balığını andıran gözlerimi / Güneşin şavkından yuvarlanan çakıllara / Tam o sıra bir vapur yanaşıyor iskeleye uzun sürecek bir sonbahar taslağı gibi / Denize yeni sürülmüş bir tarlaya benziyor, uyanık, diri / Ve işin tuhafı bense / Alışıyorum gittikçe / Her gün bir parça daha alışıyorum yalnızlığıma / Ürperiyorum bir ara arkamdaki ayak sesinden / Ve bu yüzden mi bilmem / Durup bir süre çevreme bakar gibi yapıyorum / Sürüyle kuş havalanıyor defnelerin içinden / Sürüyle, evet, hatırlıyorum birden / Nicedir unutmuşum saymayı bile günleri / Dağılıp gitmişler her biri bir yana / Kuşlar gibi, onlar da / Benimse ne gideceğim bir yer / Ne de özlediğim bir şey var / Öyleyse neden yazıyorum bu sözleri ona / Bu biraz sevdaya benzeyen, biraz da sevdasızlığa / Böyle gelişigüzel, böyle kırık dökük / Sanki hiç kimselerin kullanmadığı bir gün kalmış bana. / Uzun bir cumartesiyi hatırlıyorum, saat on iki / Dalıp gidiyorum, düşünüyorum da, saat on iki / Bakıyorum denize, bir kağıda bir iki dize yazıyorum / Yerini iyi bilen, onurlu bir iki sözcük daha / Ama hiç kımıldamıyor, akrep de, yelkovan da / Yani tam böyle bir şeye benziyor zaman / Yılgın ve çarpıcı renkler içinde pek kımıldamayan / Çıkageliyor sonra, saat on iki. / Anlıyorum / Yaşam elbette uzun biz duyabildikçe sevgiyi / Yalnızca bunun için uzun / Yani sevgiyle de sevebilir insan, sevdayla da / Örneğin / Bir sevgiyi yontup onarmak için / Kavgamızda sevgidir / Ve benim bildiğim kadarıyla / Her şeydir bir insan, her şeydir / Yalandır kısalığı yaşamın / Ve özellikle insan dediğimiz şey / İnançlı bir insan soyunun parçasıysa. / Sonunda baş başa kalıyoruz gene / Baş başa kalıyoruz doğayla ben / İşte az önce yağmur da başladı, cumartesi günlerden / On temmuz cumartesi / Bir vapur daha kalkıyor iskeleden / Ve yağmur hızlanıyor biraz / Uzanıp yatsam diyorum otların üstünde çırılçıplak / Tam öyle yapıyorum / Şimdi yağmuru seviyorum, / şimdi yağmuru seviyorum, / yağmuru seviyorum.' Beğendim dedi, aşağıda süzülen martılara bakarak, bu uzun şiirleri belleğinde tutabilenlere şaşıyorum... Serçin'le yürüyerek ta iskeleye kadar geldik, adalı olmasına karşın, karşıya geçecekmiş o gün, akşam üzeri ona güle güle dedim, görüşürüz... Adalılar arasında görüşürüz bir klişe, birbirimizi o kadar severiz ki, hiç yaşanmamış, o karşılaşmalar hiç olmamış gibi selamlaşarak geçip gideriz yollardan, burada her şey uçucudur, tüm güzellikler gibi, yalnızca yaşamdır kalıcı olan... Ama ne kadar çok konuşsam da o gün, yine de Serçin'in bana söylediği tek bir şey kaldı anımsadığım, demek ki konuşmak değil aslolan, hakkıyla düşünüyor olabilmektir belki de, şimdi neden o sözü etmişti anımsamıyorum, nereden gelmiştik oraya, hala kafamda taşıyorum sözünü ama, demişti ki bana; Abartmazsak biz, tüm insanlar, bir simülasyon içinde yaşıyor olabiliriz!..

11 Nisan 2017 Salı

BENELUKS

Güneşin yurdu göklerde nice bulut vapuru vardır, uygun bir rüzgârda sizi dilediğiniz yere götürebilir ve işte biz de biraz delilik yapıp, çocukluğumuzun Notre Dame romanına, Hugo'nun, Lautremont'un ülkesine, Van Gogh'un sinir krizine, Erasmus'un cehennemine, Luksemburg kraliçesine ve ağır, eski bir grayder gibi ürkü veren, feylesoflarla dolu Germen ülkesine gitmek için, uçan pillerimize, ah pardon göğün yelkenlilerine binelim ve yollara düşelim dedik... Bir yazıya başlamak için gramatürede olsa sofistike bir giriş tümcesi bulmalıdır insan, çünkü başlangıçta söz vardı, başlangıcın sözünü bulduğumuzda gerisi gelecektir. Yolculuktan pek hoşlanmam ama geziyi severim. Yolculuk bir yere gitmektir, geziyse orayı tanımak, ikisi çok farklı ne yazık ki... Beneluks turu için kanatları takırdayan çelik kuşa bindiğimizde, pencere kenarına oturmak olanağım yoktu, bir kere oldu, o da kanadın üzeriydi, çok şey göremedim, bu kuşun kanadı rüzgara dayanır mı diye düşünmekten başka!.. Katharine Hepburn'un bir sözü var, ne yaptıysam yaşamımda, gemimi kendim uçurdum!.. Yorum yok!.. Amsterdam hava alanına inmeden, Hollanda kasabasının sular altında kalmış bir narenciye bataklığı olduğunu anladım. Bize paralel koltuktaki kadınla laflayarak çıkışa geldim, tam dedim ki, artık sohbetle geçip gider bu gezi, ama kadın söyledi son sözü, bana eyvallah janım, turdan bilet almak daha ucuz!.. Dolaştık şehri, diğer Avrupa şehirlerine ve ülkelerine göre daha sade diyebilirim Hollanda, kanallar ülkesi, gerçekte bu minval söylentilerin hepsi medyatik, medya sizi her konuda yönlendiriyor, Van Gogh efsanesi, Vermeer'in dünyası, delilerin tanrısı Erasmus, Uçan Hollandalı, burası biraz daha eskice duruyor, dokunmamışlar gibi, diğer Avrupa topraklarına göre... Çünkü dünyanın öbür ucu diyoruz, Çin ortada aslında, kuzey ya da güney dünyanın öbür ucu, örneğin İskandinavya iklimi ve çapraz bağları uyarınca, Çin'den daha uzak homotik coğrafya düzleminde, hiç işgal gördüğünü, Finikelilerin bir kez bile ziyaret ettiğini sanmam, ama Lombardlar, Ravenna önlerine gelince, lobut ve boynuzlu miğferlerin yaşamdan korkmak olduğunu anladılar!.. Akdeniz yani, kışları ılık ve yağışlı demek tüm dünyanın gözünün olduğu topraklar demek aslında ama endüstri devrimi bu hurafeye son verdi!.. Kahve köşelerinde pinekleyen Pierre Loti ve oryantal masalların yerini, Arsen Lüpen ve Star Wars filmatiği aldı. Petrolde cadı kazanına çevirdi oraları artık... Edison tanrılardan ateşi sonsuza dek çaldı ve kıtalararası ırk ayrımı sona erdi. Artık sloganımız, kutuplarda aşk başkadır ve yeni evimiz, ayın sahil kesiminde!.. Ertesi gün Belçika'ya geçtik, bir ara Erasmus köprüsünü gördük, uzaklarda Rotterdam yerden yükselmekte zorluk çeken, yarı batık, yarı düşsel bir masal ülkesi gibiydi, Brüksel'in ana meydanı, kim bilir daha ne meydanlar vardır, Victor Hugo'nun kaldığı ev ve karşısında Marks'ın manifestosunu yazdığı ev ve borsa binaları, ömür boyu çiş yapan bir çocuk heykelini gördük ve armağancılardan bir kraliyet rozeti alarak geziyi bitirdik. Brüksel'de başbakan istifa ederse hiç bir yetkisi olmayan kraliçeye sunarmış istifasını, parlamento kraliyet sarayına yakın, parkın içinden geçiyor yol, Belçikalılar o yola 'Ölüm Yolu' derlermiş, herhalde cennet gibi yeşilliğin içinden geçen yolun gerçekte bir ölüm yolundan başka bir şey olamayacağını düşünmüşler... Eh, insan bu meçhul!.. Genelde şehirleri herkes gibi gezme alışkanlığım yoktur, bu yüzden şaşkınlıkla bakabilirler, tur otobüsüne doğru koşarken, otelde kalarak, gelip geçene bakarak günümü geçirebilirim, küçük ayrıntılarla da oyalanabilirim, kahvaltıda çok çay içiyorsam çevre nasıl görüyor bunu, bir kadına fazlaca bakıyorsam tepkisi ne, hiç yoktan günaydın dememi nasıl karşılıyor insanlar, bunların ve daha bir sürü davranışın gezinin anahtarları olduğunu düşünürüm, tur otobüsünde herkes uyurken başımı çevirerek tarlalara bakarım, tavşan mıydı yoksa o, sonunda bir traktör gördüm, oysa bizim köylerde herkesin bir traktörü yoksa, yaşamıyorsun!.. Gezmek farklı frekanslardaki insanların bir arada yaptığı sörftür. Brüksel'de simit kafe de oturdum örneğin, serbest programda, herkes sağa sola koşturdu, çevreyi izlerken bir çift geldi Türkçe konuşan, nereden bilsinler, Fransızca bu sandalye boş mu gibisinden bir soru sordular, alabilirsiniz deyince; aaa dediler, işte gezmek bu!.. Ertesi gün Brugge'daydık, güzel şehir, küçük ve yüzyıllardır dokunulmamış evler, her Avrupa şehrinde olduğu gibi içinden nehir geçen bir şehir, katedraller, Notre Dame'lar, meraklısı için bitmeyen anılar... İki at heykeli gördüm bronzdan, fotoğrafta çektim, fantastik at resimleri yapan bir ressamımızın atlarına benziyor, içimden yıllar önce geldi ve bu atları üretmeyi ilke edindi artık dedim, işte bir esin rüzgârı, eskiden taklitçilik gözüyle bakardım ama o kadar kesin bakmıyorum artık, gönlüm ister ki, bizden de esinlensinler günün birinde, çünkü esin tarlasının rüzgârı hep bizden tarafa esiyor gibi... Düştük yola, kanola tarlalarından (petrol ve yağ üretimi konusunda çok zengin bir bitkiymiş) ve enerji üreten rüzgâr gülü-yel değirmenlerini geride bırakarak Paris'e gidiyoruz, ağaç pek yok, güneydedir ormanlar dediler, Paris'in Zeytinburnuvari semtlerinden geçerek Champs Elysees'ye geldik, bir çarpınç içinde, küçümsemeye çalışırken Paris'i, Concorde meydanına giden yol büyüledi beni, bir sürü görsel, Louvre, Napolyon'un mezarı, Notre Dame kilisesi Victor Hugo'nun ve sonra bir Türk'ün evi, küskünce birinin yaşadığı, Paris'in sur içinde kalan daire, sonradan rehberlerin bu tür efsaneleri uydurabileceğini düşündük... Gerçekle, yalan iç içeyse eğer, onun adı mitoloji, bir çağdaş söylence oluyor günümüzde!.. Grup kararıyla Lido Show'a gidilmedi, popüler fetişizm artık insanları cezbetmiyor olabilir, çünkü benden başka Moliere'in 'Müsrif'ini okumuş yok belli!.. Champs Ellysses'de dolaşırken bir 'vale!' önümüze çıktı restorana davet etti, Lido Show nerede dedim, 5 metre ilerdeymiş nereden bileyim, aramıyorum ki, garson ''nitsin Mahmut Makal'ı'' örneği pandomimler yaptı, iki gülüşün prestij kavgası başladı aramızda, sonra yanımdakine 5 metre ilerdeki şeyi bilmiyor -gerçekte göstermiyor- anlamına işaret yaptım, oda 5 metre ilerdeki bir şeyi görmeyen yabancılar klişesine sığındı, görüyorsunuz batı ve doğu sürgit yanlış anlamalarla iç içe, kimsenin ne bir şeyden anlamadığı vaki, ne onların üstün körü bilisizler işlemine başvurduğu gerçek!.. Biz uyduruyoruz bu hurafeleri, belki onlarda bir espri düzeyindedir de biz alınıyoruzdur, bir kere ipin ucunu kaçırmışız!.. Rehberimiz aşırı bilgili ve çok güzel tümceler kuruyor, dedim ki kendisine, bir kitap yazmalısın, bu anlatımların herkeste yok, pek ilgilenmedi ve önce bir ev alacağım, çoluk çocuk filan dedi, yaşam işte, sıradan, yani hepimizin içinden tramvay geçen şarkılar, bazıları için vazgeçilmez oluyor, bilim adamı neden az, trapezci neden yok, Satürn'e bir gecede gitmeyi düşünen insan nerede, bir müzisyen niçin hayranlık uyandırır, işte bu yüzden, yoksa herkes yetenekli inanın, köylerde olağanüstü insanlar gördüm ben, ama yaşamın sergüzeşti içinde incelikleri, sıradanlığın içinde eritmeyi yeğliyorlar, düşünelim ki inat etmiyorlar ya da çalışmayı bir yerde kesiyorlar, bahane ve haklı gerekçelerimiz sonsuz ama kaybımız belki dünyadan büyük, neden?.. Çünkü kaybetmeyi göze alarak, hayallerinin peşinden koşmayı bilseydi insanlık, orta çağda aya gitmiş, bugünse tanrının koltuğuna geçmiş, bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır demişti çoktan!.. Paris'de ressamlar tepesine gidemedim, isterdim ama olmadı, bizim sanatçılarımızın, Picasso'nun, Lautremont'un (severim) uyukladığı kafelere gideyim dedim, Saint Germain'deymiş, ben ''Herifçioğlu Saint Michel'de koyuvermiş sakalı / Neylesin bizim köyü, nitsin Mahmut Makal'ı'' darbımeseli uyarınca, Saint Michel'e gittim, ne bileyim... Neyse ki, Victor Hugo'nun Notre Dame'ın Kamburu romanına esin olmuş kiliseyi gördüm, mutlu oldum tabi ki, sonra şiir çeviririm düşüncesiyle, her yerden aldığım kitapları aramak için Shakespeare kitabevine gittim, önüme o çıktı, aradığım kitap yok, şöyle ki, Çağdaş Fransız Şairleri antolojisi var mı ama İngilizcesi olsun diyorum, her ülke de bu soruyu yineliyorum, Belçika'da bulamadım, Hollanda'da bakamadım, Almanya'da arayamadım, turlar her şeye olanak tanımıyor, bir bayan kitaplar yukarıda dedi, o minval kitaplar, çıktım bizim sahafları andıran Shakespeare kitabevinin üst katına, dehlizlerde bir sürü kitap, yahu o kitabı nasıl bulayım, hayatın ve ölümün baskıları altında... Metro kapanır mı, oteli sağ salim bulabilir miyim, Sen nehrine elimi sokma onuruna nail olabilir miyim gibi düşüncelerle boğuşuyorum, bizdeki gibi, Hacamat aradığın kitap bu diyen yok ki, sonunda dışarda retro diye konmuş kitaplardan bir kitap beğendim, Arabi yazıyla imzalı üstelik, Fatima Chbibane-Bennaçar'ın kitabı, bizdeki gibi kitap enflasyonu muamelesi gören, ölümlü şairlerimizin ağıtına benziyor, sanki tanrının son kitabı, alırsan Bennaçar ebediyen unutulacak artık, göz önündeki son kitabı belki de bu, günün birinde Bennaçar'dan bir şiir çevirebilirsem, Mephisto'nun dürtülerine kanarak, Fatima'nın ruhu üzerimde dolaşacak ve belki de sevdim seni ey adalı pehlivan diyecek!.. Ara sokaklarda ucuz kitaplar buldum, insanın önüne atıyorlar kitabı, vallahi bizde böyle yapsan kavga çıkar, hani 'monşer' masalları, hani kitap hastaları, biz daha iyiyiz diyecek kadar sarhoş da değilim elbet, ama size şunu söyleyeyim ki, 'Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte, / Öyle tükettin demektir bütün yer yüzünde de...' Sen nehrine indik sonra, çiçekli ağaçlar, Paris baharı, ama insanlar sere serpe diyemem, bizdeki parklardan farkı yok, eh bizde olsa bu kadar vurdumduymaz olamazlar denir mi, orada insanların dört çarpı dört karışık hareketlerini göremedim inanın, (taklit eden her daim abartır, içgüdüsel zorunluk bu inanın, arabamız yok ama uçar gibi gidiyoruz biz!) belki fantastik bir kaç ayrım vardır, Amsterdam'da canlı seks performansı sergileniyor diyenler gibi, bizde bu sektör zaten o kadar canlı değil ne yazık ki, muhafazakarlığımızın nedeni, yatırım eksikliği, altyapı yoksunluğu vb. geliyor bana, görmedikçe insanlarımızı suçlamak kolay, yerli arabaya rantabl değil diyen holding patronunuz varsa eğer, tren üç saatte gidecek, üç günde gitmeyeceksiniz artık şehre derseniz, kalan iki günde ne yaparız sonra biz diyen köylülerin olması çok normal inanın!.. Bizim külliyen düşüncelerimiz geri, gerçekte ne kafadan bacaklıyız, ne de gözlerimizin feri kaçmış sizin anlayacağınız, ya birileri bizi avutmuş ya da düşlerimize tırpan vurulmuş. Kusuru da boş yere köylüde, mezrada aramayın, kusur hepimizin düşünce yapısında... Hepimizin!.. Eğer biz, boğazı baştan sona erguvanlarla donatıp, yalıları ışıklandırsaydık, Konstantinapolis surlarını utanmayıp, Sur içi İstanbul'u diye uzaydan görünecek biçimde düzenleyerek, bir görkem yaratarak, sağlı sollu heykeller, göz alıcı Süleymaniyeler ve mazgallarla donatsaydık ve Marmara'yı gözetleyen kuleleri sağ bıraksaydık, Paris'in köylüleri bir sengine yekpare, Acem mülkü feda olan Şehriyar'ı görmek için bugün bile Haçlı Seferi düzenlerdi inanın!... Paris'te Sen nehrine elimi soktum, çünkü bir köpeği sevmiştim, tüye ve toza karşı alerjim vardır (Denizli'nin kızı, tozu, horozu meşhurdur günlerinden kalmış olmasın), belki su daha kirlidir ama psikolojik olarak yıkadım saydım elimi, çünkü ola ki bir şey yemek isteseydim elimle tutamazdım!.. Sen nehrine elimi sokmak düşüncem zaten vardı, belki Voltaire'in Zadig'i bunun gerekçesi olmuştur!.. Napolyon'un görkemli mezarı, Lüksemburg Bahçeleri, Louvre (Hermitage'dan sonra dünyanın ikinci büyük müzesiymiş), Concorde meydanı, (Antoinette orada ruhunu teslim etmiş) ve dersini çok iyi bellemiş Eiffel'den sonra Paris'i bitirdik ne yazık ki, sevdim Paris'i bugün gitsem yaşayabilirim, Roma'yı severdim ama Roma daha tenhaydı sanırım, kalabalığı izlemeyi severim... Anlatılacak çok şey var, gün gelir ortaya çıkar, metroda bileti yanlış kullandığım için geçersiz olmuş, bu neden geçmiyor diyecek oldum güzel bir kıza, oda sürdü bileti geçiş çemberine olmayınca, aniden kartını bastı örneğin, hani batı soğukkanlıydı, kıza teşekkür bile edemeden, çekip gitti!.. Eneide, 'Hamlet, Othello ve Macbeth' üçlüsü, Bach, içinde Kowalski diye birinin olduğu bilinmeyen şairler kitabı, aldığım diğer kitaplardı. Yalnız Kowalski'nin yanında (bizim Cihangirli Thomas Seguin gibi zamanın tozuna bırakılmış gibiler artık) Bosquet ve Renard'da var kitabın üstünde (bu Renard, 'Yaylı bir tütün tanesidir pire' diyen Renard değil ama), Poe yazıyor (é'deki şimşek çiziği puntonun büyüklüğünden dışarda kalmış, kapakta gözükmüyor, ince eleyip sık dokuyan çıkar belki!), meğer kitabın altında 'sie' diye ek varmış, aceleden (üç kişiyiz, biraz çabuk ol sesleri tüm evrende!) Edgar Allan Poe'nun kitabı sanısıyla almıştım, oysa tanımadığım bir kaç şairin kitabıymış, şimdi şehir efsanelerine göre, ben batıda yolunu şaşırmış biriyim değil mi, frambuaz diyecekken, rogue noir (ruje nuar!) deyip varyeteye girdim öyle mi, hayır, Poe sanarak yanlışlıkla aldığım kitaptan mutlu oldum ben, geri götürseydim, satıcı Poé / sie'nin Poe'nun adını içerdiğini bende yeni fark ettim diyecekti belki de!.. Orada amacım Paris'ten bir kaç kitap almış olmaktı... O kitap, sınır içi şairlerden bir antoloji çıktı üstelik, aradığım kitabın vulger versiyonu sayılırdı artık!.. Son görüngü şu, üç gün kaldık Paris'te, üç gününde sabahında, tür kan, tür kan! diye yankıyan bir kuşla uyandım, gizemli, hafif neşeli ve hayranlık verici bir ses, çok duruydu ötüşü, ıslık gibi ve kuşluk vakti ondan başka hiç bir ses duyulmuyordu, doğal barınağı yok sayılırdı şehirde ama o yaşamdan umudunu kesme der gibiydi, o kadar güzeldi ki ses, hayran kalmıştım, bir gün ağaçta sığırcıktan irice, onun gibi benekli bir kuş gördüm, ses de vardı ama bütün güzel ötüşlü kuşlar rengarenkti doğada, olamaz dedim, yeşeren yaprakların arasında seçemedim, sanki dünyalarımız ayrıymış gibi, yitip gitti... Sorsalardı Paris gerilerde kalırken neye üzüldün, o kuştan ayrıldığıma derdim. Lüksemburg'a geldik sonra, Petrus vadisini, Remich ve Schengen kasabasını gördük, vize anlaşmasının imzalandığı yer, bir heykel vardı, bir de Berlin Duvarı'ndan devasa bir parça, duvardan bir parça koparmaya çalıştım, Türklüğümüzü kanıtlayacaktık kesinlikle, işte bu kez haklısınız ama koparamadım, küçücük bir şey düştü yere, onu eve getirdim, o kadar küçük ki, onu gören bu mu büyük olaylara neden olan duvar diyerek, her şeyin Bremen Mızıkacıları masalı olduğunu ileri sürebilir artık. Köln'ü de gördük, küçük Alman kasabalarını uzaklardan geçerek, Alman kentleri, hantal ama zamana dayanıklı, merdaneli makineler gibi, ürkütücü ve gotik, kararmış ama demir yığını gibi yükselen Köln katedrali bu duyguyu yansıtıyor, Köln, koloni sözcüğünden gelirmiş, kologna kenti aynı zamanda biliyorsunuz, orada bir Nevşehirli'yle karşılaştık (Harput'ta bir Amerikalı!), aşkla yardımcı oldu bize, abra kadabra demeden balık oil manzaralı bir markete ulaştık!.. İsaac Asimov insan en iyi seyahati aklıyla yapar demiş, yani düşlerdeki yolculuk, gerçekleri geride bırakabilir mi demek istedi bilemem... Aslolan bir gezinin içimizde sürüp gitmesidir!.. Gurur urdur, alçakgönüllülük sülük, biri içten, diğeri dıştan sömürür. Bir doğru ya da uzunluk sonsuz değildir, ışık doğrusaldır ama eni sonu bir gök cismi ya da bir materyale çarparak kırılır, yön değiştirir ve sonsuzluk da sona erer, ışığın sonsuz akışı bir biçimde sonlanmış olur, artık ya geri döner ya da bir eğri çizer, yolunu sürdürür. Bu sonsuzluğun da sonlu olduğunu gösterir. Sonsuz bir sonluluktan söz edebiliriz biz kısacası, dolayısıyla sonlu bir sonsuzluğun da içinde yaşadığımızı ileri sürebiliriz. Öyleyse son ve sonsuzluk, iki paralel doğru gibi, öngörülebilir veya öngörülemez bir noktada birleşir. Evren bir gezi yeridir, geleceğimizse geçmişimizdir.