3 Haziran 2018 Pazar
SARA
Sultanhisar nerede bilir misiniz, Buharkent, Güzelbahçe... Dünyanın tüm ülkelerini, tüm yörelerini dolaşan biri bu üç yerin adını bile duymadan geçip gidebilir... Kendi yurdunda sürgün diye bir söz var, insan dünyaya 'Özlem' duygusunu tatmak için gelir, keder veren ulaşılmazlık...
Geçmişte geçip gittiğim yerleri, başı öne eğik yürüyen insanları, göğe bakanları ve bir traktöre doluşmuş çığlıkla geçip gidenleri ölesiye merak ederdim. Kim bunlar, nereye gidiyorlar, akşamları ne konuşuyorlar, neleri dert ediniyorlar ve hangi düşleri kuruyorlar.
'Ben başkalarıyım.' Bu söz o kadar doğru ki, ömrümüzün yarısı seyri sefa ve başkalarını izlemek, başka yaşamlara imrenmek, gözlemek ve belki de umarsızca küçümsemekle geçiyor artık, çünkü insan istese de başkaları olamıyor!..
Göğüs kafesimiz hapishanemizdir bizim. O çürür ve biz artık özgür oluruz.
İşte geçmişte Nazilli'den, Sarayköy'e doğru bir aracın içinde, kırk kişiyle geliyordum. Okulu bırakmış, bir bilinmeyene doğru tükenen yaşamımla... Emel denizlerini aksatmanın kederleri içinde... Başımı cama dayamış, uzakta Menderes'in yeşillikleri ve uzayıp giden bozkırın ıssızlığı düşüncelerimi kuşatmışken, araba kara yolda yılan gibi akarken, boşlukta yolun az uzağında, bugün artık iki katlı olabileceğini düşündüğüm, tek başına, ovada yapayalnız bir evin önünden düşler içindeymişçesine geçip gittik. Küçücük kasabalar ekmeği nereden alır, suyu nereden bulur, ışık nereden gelir diye hep düşünmüşümdür. Binlerce kasaba, bir kaç evlik köyler, sazlığın kıyısında kulübeler, gezginlerle, bezginlerle, ezginlerle dolu dünyalar...
İşte o bozkırda tek başına duran evin, sanki ışık hızında, kıyısından geçip giderken biri bana baktı. Göz göze, pencerenin önünde duran, dağların şahinliğini, kırların ağır başlılığıyla birleştirmiş, tüm doğallığıyla serpilmiş, pencerenin önünden geçerken sanki beni gözleyen, sarı saçlı bir kız... Gözbebeklerimizin bir an çakıştığına eminim. Bir an...
Aradan kırk yıl geçti, o kız nerede şimdi, kimdi, ne oldu, en klasik sorusuyla sıradan yaşamımızın, evlendi mi, çoluk çocuğa mı karıştı, ölüm meleği gençliğinin baharında onu seçtiği için, ruhlara karışıp gitti mi yoksa...
Onun adı Sara'ydı. Sara...
Sara, seni görmeyeli kaç yıllar oldu, senin yüzünü, bakışını, saçlarını, o anı yaşamım boyunca unutmadım. Bu garip bir aşk diyecek değilim, kimse anlamak istemez ki bizi, acaba o ev ve sen hala orada duruyor musun, hala yaşıyor, gelip geçen araçların ardından, ruh ikizlerine bakmayı sürdürüyor musun...
'Bir mucizedir yaşamak.' Yaşamak... Neyi amaçlar ki, neyin peşindeyiz biz, ne için, nasıl, neden?..
Kimimiz paranın peşinden koşar, kimimiz şan ve şöhretin peşindedir, kimimiz prestij, saygınlık, kimisi de bir değer, bilgi, görgü ya da amansız bir sınıf mücadelesi...
Şattülarap ne demektir, bienal nedir, konservatif kolokyum pardon konsorsiyumun megaralarda agrandize edilmiş zerofobik kontrendikasyonları üzerine plebisit yoluyla gerçekliği test edildiği için artık en ufak bir kuşku kalmamış kara tavuk sürülerinin güney kutbuna doğru üç bin kilometre boyunca süren göç yollarında karşılaştıkları elem yağmurlarının romanını yazan Herman Melville uzay asıllı mıydı!..
İnsan hiç bir şey bilmez, her şey bir adlandırmadır, göğe çıkalım ve yarı baygın kızıl gerdan kuşu gibi dünyamıza bakalım, bu bir küre midir, sular çekilene kadar, üzerinde ne yaşıyor, türlü biçimde karıncalar, niçin ateş ediyorlar, o denli çoklar ki bazıları eziliyorlar, neden göğe bakıyorlar, bir kurtarıcıyı, tanrısını arıyorlar, gelecek mi, Samuel'e sorun, Godot'yu bekleyen o, dörtte üçü deniz olan bir gök parçasını bu denli ciddiye almak doğru mu peki... Bilmem... 'Barbarları Beklerken' bu tür sorular hazırlıksız yakalanmamıza neden olabilir...
'Yaşamak için, öldürmek gerekir...'
Sara, cüce tanrılar adına, ligra kuşu adına, kapulinler adına dinlemelisin, evvel zaman içinde iki İsa varmış, diyelim ki biri marangozmuş, ötekisi Nasıralı, babasız büyüyen, ikisi de aynı öğretinin peşine düşmüş, aynı öğretiyi yaymaya kalkışmışlar, öğreti tek bir kişinin bellek evinde çakan bir şimşek değil Sara, çağın gereksinimlerinin, zorunluklarının ortaya çıkardığı kavramlar bütünü, onları yayanlar yalnızca sözcü Sara...
İki İsa'dan birinin talihi yaver gitmiş değil, yakın çevresi güçlüceymiş ve öğretisini kolaylıkla yayma ve inanmışları toplama olanağına ehvenlikle erişmiş, artık o bir Mesih'miş. Diğeriyse bir meczup, bir yarı deli, bir kaytanbacak olarak ölüp gitmiş. Bu meseli Mephisto Kafe'de bir genç telefonda anlattı ve bir film ya da oyundan söz etti telefonun öbür ucuna... Ama her iki İsa öldüğünde tanrı yanlarına çağırmış, her ikisi de gelmiş tuhaf bakışlarla ve tanrı demiş ki, bir payenin peşinden koştunuz, bir iyiliğin adını koymak istediniz, biriniz bunun acılarıyla yaşayıp peygamber oldu, diğeriniz ise bir kimsesiz ve meczup olarak öldü. Ama hanginiz gerçek peygamber söyleyin şimdi, meczup hüzünle öbürünü göstermiş, öteki de meczubu, tanrı birbirinize lütufta bulunmayın demiş, siz göğün terazisinde 'tek' kişisiniz!..
Son bir şey Sara, İbni Arabi, günün birinde, kırk bin yıl önce ölmüş birini gördüğünü söylemiş. Ölen adam, kendisinin insan olduğunu söylermiş ama İbni Arabi insana benzemiyordu dermiş. Onun insan olup olmadığını anlamak için, yedi bin yıl önce ölen Adem'i sormak istemiş Arabi... Adam işte o an, o can alıcı sözleri haykırasıymış; Hangi Adem'i soruyorsun sen, Habil'i öldürenin babasını mı, sonuncu Adem!..
Sara, keşke senin öldüğünü bilmiyor olsaydım ben!..
MANİPRESİF
Ben neredeyim?.. Burası deniz mi, deniz ne ki... Ben uyuyorum değil mi... Hiç uyanmayacak mıyım...
Ama bakın nasıl çizmişler beni, PROSTETİK, siz şimdi sanatçıyı kutluyorsunuz değil mi, bir şey değişmeyecek ama sanat değişecek, ah sizleri tebrik ediyorum ben, hınçla kutluyorum, çok insaflısınız, çok vicdanlısınız, beni hiç bir zaman unutmuyorsunuz, hiç bir şey değişmeyecek biliyorsunuz, ama her yıldönümünde anıyorsunuz, olsun, sanatınız ilerliyor, aşama içindesiniz, bir tırnak boyu ilerliyorsunuz, o tırnakçığınıza uç uç böceği konabilir ama değil mi, uğur böceği...
Savaşlar sürüyor mu, barış geliyor mu, sonsuz mutlan, kaç şiir yazdınız, kaç resim yaptınız, bienal, yen al, nal!..
Sanatçınız sponsor arıyor canla başla, aspirin bayern olsun, green peace, shell company'nin paylarını satın almışlar, ah dedikodular, barış ve şenlik festivali düzenliyoruz, beer, bear, ayı ve biram gırla gidiyor!.. Şölen nerede, monarklarınız izin vermiyor demek, moon-art o ama, çok bilisiz çok kesin yargılar içindesiniz...
Ama barıştan yanasınız, adım atınız, adım adınız, adım gibi biliyorum adınızı, yak bir havai fişek bir gün düzelecek her şey!..
Ben uyuyorum merak etmeyin, bakın beşiğimdeyim, mutluyum ben, siz benim için ağlamayın, üzülmeyin canım, çok daha dokunaklı şarkılarınız var sizin, destanlarınız, kurbanlarınız, kahramanlarınız, hep aynı kapıya çıkan masallarınız, tıpkı -okuduğunuz- gibi, dönüp duruyorsunuz ve mutlusunuz, bende mutluyum, hiç merak etmeyin, bakın gülümsüyorum ve hepimiz her şeyi biliyoruz.
Demek yürüyüşe geçtiniz, demek gökten su yağdı size, ateş, kardeşiniz mi yaptı, demek o ünlü yerde pansuman oldunuz, Salome de var mıydı, ah demek birbirinizle tanıştınız ve herceğinizin melekler iyisi olduğunu anladınız, bir sakinleştirici alınız, akşam ay ışığında tartışmayı sürdürürüz, gülücükler dağıtarak, ama sponsorunuzun yüreğine dokunmayın, anlaşınız, barış anlamaktan geçer, sevgi anlamaktan geçer, her şey anlamaktan geçer, her sav, her aş ve her şey aynen sürmeli...
Seçim düzen sürsün diyedir, rekabet, düzen sürsün diyedir, alış veriş düzen sürsün diyedir. Ben uyuyorum, siz ağıt yakın ve vakvakların düzenlediği gecede, süitler eşliğinde ağlayın, gülücüklerle...
Ne güzel düşünüyorsunuz siz, en güzel doğruları siz söylüyorsunuz, şiddetle karşı çıkıyorsunuz, karşı çıktıklarınızın yürüyen merdivenlerinden iniyorsunuz, thySSen diyorsunuz sık sık kahkahalar atıyorsunuz, ironiler, bloodymaryler, satirler denizi kabartıyor, düşünce sörfü ne güzel ve mutluyum, mutlusunuz, mutluyuz ve ziyarete geliyorsunuz, göz kırpıyorsunuz ve ben anlıyorum...
Beni çok seviyorsunuz, ben uyuyorum, sakin, gülücükler dağıtarak, düşler görerek, denize şarkılar söyleyerek, söyleyeceğim hiç bir şeyin kalmadığını bilerek, yinelemeler denizinde solup giderek, ama sizleri seviyorum ben, lütfen inanın, yalvarıyorum, çabalıyorsunuz biliyorum, bale diyorsunuz, vole diyorsunuz, kelebekler gibi dönüyorsunuz, melekler gibi uçuşuyor, Platonlar açıyorsunuz, ah ne platonik piyanolar çalıyorsunuz, Pluton'da da olacak mıyız, tacirlerden, tüccarlardan, tecimenlerden, simsarlardan, bankerlerden, tröstlerden, bonkörlerden, kartellerden bağış topluyorsunuz, karanlık gecelerinizi aydınlatan neonlar eşliğinde, şiirler yazıyorsunuz ve benim ölümüme sabahlara kadar ağlıyor, göz yaşı döküyor, göğüs kafesinizi kan içinde bırakıyor ve ah biliyorum elem denizlerinde boğulmak üzereyken uyanıyorsunuz...
Hep aynı dünya!..
Telaşla sponsorunuza telefonlar ediyorsunuz, patronlarınıza dil döküyorsunuz, o babanız mıydı yoksa, komşunuz... İçinde sizin kadar ıstıraplı insan yavrularının oturduğu başka bir dünya!..
İşte ölmemişim, uyuyormuşum, düş görüyormuşum, gülücükler dağıtıyormuşum. Üzülmeyin ne olur, mutluyum, mutlusunuz, mutluyuz. Ağlıyorum, ağlıyoruz, ağlıyorsunuz.
Bakın her zaman birlikteyiz, hiç ayrılmıyoruz, baladlar söylüyorsunuz, bienaller, geceler, paneller, arılar, kelebekler, çiçekler...
Yaşıyoruz, yaşıyorsunuz, yaşıyorlar... Ölüm yaşamın bir parçası... Niçin alınmalı, barış, savaş, her şey...
Tekrar çal Sam!..
Şiirler çığırıyor, şarkılar söylüyorsunuz deja vu eşliğinde, karşı koymak bile bir çeşit işbirliğidir, diyoruz, diyorsunuz, diyorlar...
Siz her şeyi biliyorsunuz, siz yas tutuyorsunuz, siz ağıt yakıyorsunuz. Andolsun ki çabalıyorsunuz, günahınız yok, siz doğruyu söylüyorsunuz, ütopyalar gerçek olacak, hepinizi anlıyorum ben, her şeyi biliyorsunuz, her şeyi biliyoruz.
Ve tıpkı benim gibi bir sonbahar günü ölüyorsunuz ve aynı topraklara, aynı mezarlara, aynı tabutlara gömülüyorsunuz.
Ve biliyorum o denli vicdan sahibi, o denli düşünceli ve o denli barış seversiniz ki...
Bana eşlik edenlerinizde var.
Ve çünkü biliyor musunuz siz gerçekte bensiniz!..
Ve Kabil'de sizsiniz, Habil'se kardeşiniz.
Ben insanları eğlenmek için yarattım diyen tanrısınız siz.
Dünya evimiz.
Ve her şey manipresif.
1 Haziran 2018 Cuma
NEVEROPYA
Düşümde mi gördüm, yoksa birinden duydum da düşlerle mi karıştırıyorum bilemem, Amsterdam'da yaşarken, günün birinde bir Felemenkle lafa tutuşmuş, bizim ülkemizin ressamı, ikisi de kadın diye biliyorum kahramanlarımızın, laf lafı açarken Hollandalı oldukça sakin, şöyle bir söz sarfetmiş; Doğu bunun için ilkel, bilgiden ve çağdaşlıktan yoksun olmanız bu yüzden!..
Bu bir klişe.
Bu kuşağın ömrü bu tür yaklaşımlara boyun eğerek geçiyor, kendisini değersizleştirip, bilisiz taraf olduğunu alçak gönüllülükle kabul ederek!..
Her şey bir sanıdır yaşamda, başarılarımız, zamanda ve mekanda yer edinmenin tanrısal buyruğu - şeytani hilesi, minik devletlerimiz evlilikler ve ölüm bile...
Başkaca bir hayata inanmayan kaç kişi var şu dünyada, asıl sorunun, bunun var olmasını canıgönülden istemek-dilemek - olduğunu bile bile...
Başkaca bir umuda, yaşama sarılmanın özlemiyle yanıp tutuşmak ve bu dünyadan katıksız biçimde, kimsenin mutlu olarak ayrılamayacağını biliyor olmak...
Ressamımıza şunu söyledim, iyi de kuzeylilerin neden kayda değer bir şairi, tanrısal bir Yunus'u yok, oradakilerin hiç biri evrene ağıt yakan veya içli bir methiye düzmekte ustalık gösteren bir peygambere sahip olamamışlar.
Çünkü duyumları görüngüde oldukça mekanik, hatta vurdumduymaz ve sonsuzca pragmatik, lafı uzatmaya gerek yok; gerçekte kendilerini dünyanın efendileri sananlar, hem vandallaşırlar ve hem de barış şarkılarıyla eşlik ederler namludan yayılan, ölüm kıvılcımlarına!..
Her iki taraf için bıktıran bir saldırı ve savunma içgüdüsüyle kendimizi yinelemekten utanıyorum artık ben. Biz ve onlar dediğimiz et ve kan uygarlığının sapiensinden başka bir şey değil!..
Ve şu meseli anlattım ona...
Düşün ki dedim, insan yaratılmışların efendisi, öyle de sanırım ki, bunu saklamaya gerek yok, atomu parçalayan o, yakıcı güneşte gölgeleri yaratan, sayıları, üretmeyi, tüketmeyi denetleyen, her şeye karar veren, deneyen, değiştiren, ölen, öldüren, sadistçe, nihilistçe yaşayan ve dünyaya hükmeden o...
Ve gözlerinin içine bakarak, biliyor musun; Tanrı da o dedim!..
Ama biz bir maymunsuyuz hala ne yazık ki. Çünkü insanın evrendeki çabaları, kavgaları, amaçları ve ölümcül savaşlarının yanında; Bir de tropikal ormanlarda yaşayan, bir maymunu düşünelim dedim, insanlar ona acıyabilir, aşağılayabilir ve öldürebilir de nedensizce...
Ama dedim, bir de insanlara bakalım, insansı toplumlara, maymunumuzun yediği Havva meyvelerini bir kez bile tadamadan ölen milyonlar var şu dünyada ve de hatırı sayılır derecede çoklar, üstelik varsıl yoksul dinlemeden.
Bir düşün Newyork'tan Cakarta'ya kadar hormonlu gıdalar ve yapay içeceklerle cennetsi düşler kuran cehennem yolcularını. Kim bunlar gerçekte, kurtuluşu canına kıymakta bulan Marilynler, gırtlağının tadına safahatla yol alırken bakılan Kennedyler, 27 yıl lapede kalan Claudeler, hegemonik heykelleri, ölümünden yüz yıl geçmeden yerle bir olan Leninler, romantik Lennieler, toprakları arşınlayıp sonunda bir köşe başında ölümü bekleyen Kolombuslar, Mata Hariler, parasını iç edip ödülü reddetmek aymazlığında bulunan Sartreler, savaşçıl dehşetin pençesinde ölüme koşan Benjaminler...
Saymakla ömrümüz tükenebilir...
Oysa maymunumuzun, verili yaşamı boyunca, bu tür hiç bir derdi olmadı. O tüm insanlığa, büyük bir haklılık ve alelade bir acımasızlıkla, Felemenkli kardeşimizin ileri sürdüğü hükmü verebilir, kederle gülümseyip, küçümseyebilir.
Ormanların uçsuz bucaksız krallığında yaşıyor o, -insan denen yaratıkla karşılaşmadıkça ama!- ve can güvenliği neredeyse sonsuz, masalların uçan halısı gibi uzanmış cennetinde.
Tanrının düşlerinden bile yeşil olanın çıldırtıcı güzelliğinde, duru ve tapılası havanın, imrenilesi, süzülüp giden neşesinde, salt dünyayla değil, evrenimizle bile barışık olmanın tanrısal gizini sürdürerek, yaşayıp gidiyor o!..
Ah söylemeyi unuttum, maymunlar insanlar çalıştırır korkusuyla konuşmazlıktan gelirlermiş!..
Onlar çalışmak denen gönüllü köleliği aşmışlar, yaratılmışlığın naturasında, çalışarak ölmek, işsizmin çengellerinde asılı kalmak ya da Jean Valjean gibi Paris kanalizasyonlarının dehlizlerinde prangalara vurulmak gibi bir alışkanlıkta; Bizden başka hiç bir canlıda görülmeyen uçurumlardan uzak onlar.
Gerçekte vahşi de değiller, yaşamak denilen edimler birliğinin yönergesinden ve içgüdüsel yazgının zorbalıklarından başka, kan içmiyorlar et yemiyorlar!..
Oysa düşünüldüğünde, söylemek dilimizi tutuştursada, insan sanki bunun için var!..
'Ona dil verildi, şu yalan yani
Ona et verildi, toz olan!..'
İnsan ne yazık ki, vahşeti sunaklarda kutlayan bir hayvan!.. Füzelerin tadına bakmanın zamanı geldi diye tweet atan başka bir primat yoktur belki de evrende ve ölüm marşlarıyla bulvarları doldurup, kızıl bayraklar sallayabiliyor o.
Bu fener alayları, hangi canlıda var.
Ve uygarlığı, bu taraftan sığır sokup, öbür taraftan sosis çıkarmak sanıyorlar!..
Bundandır susamışlığına, vahşetine, sakınmasızca, acımasızca, sürekli ortak arıyor...
Yüzüklerin değil, günahların kardeşliği için.
Alçaklığın evrensel tarihine şan olmak, ölümü kutsamak için yaratıyor tanrısını o ve günahlarından ve ölüm severliğinden kurtulmak için, sarılmak istiyor tanrısına, çünkü celladın masum sayılacağı gün için tutulan defter onun elinde!..
Şimdi bu maymunun insana, insanlığa acıması, onu küçümsemesi ya da kederinden kendinden geçmesi doğal değil mi, hak değil mi!..
İşte vandal ve barbar sözcüklerinin mucidi, kızıl lalemizin, iyi niyetinden kuşku duyulamayacak kuzeyli kardeşimizin, seni küçümsemesi, aşağılamaya çalışması, burada sözü edilen maymunun insan karşısında ki durumu gibidir ne yazık ki...
Mikromegasdaki ironi gibi tüm belirtiler, kuzeyin veya batının üstün olduğu, verili değerleri ve yaptırımları tekelinde bulundurduğu ve insani egemenlik konusunda çağcıl bir yetkeye sahip olduğu izlenimini veriyor ama hakkaniyetin karmaşık ve çıkmazlarla dolu organik yapısı ve bakış açılarının, görecelikle değişken, sanalitik akışında, o henüz bir maymun seviyesine bile ulaşabilmiş değil!..
Ne yazık ki?..
29 Mayıs 2018 Salı
HARMS
Gustav Meyrink... İkinci paylaşım savaşının destroyer adlarından biri gibi sanki, Goben ve Breslau gibi, o birinciydi demeyin, olsun!.. Kruvazör adı gibi zaten fark eder mi... Öngörülerimizin tümü yanıltıcıdır ne yazık ki.
Gustav Meyrink'in Golem diye bir kitabı varmış, merak ettim, Golem biraz Musevi noktürnlerini çağrıştırıyor, okuyacağım o kitabı, ama sanal ağlar yüzyılında, onu bırakın galaktik çağlara yaklaştıkça, işi zorlaşıyor insanlığın, örneğin yoldaşlarım, tüm faturaları ödediğiniz halde, bir mail geliyor sizlere, faturalarınızı ödemezseniz, yaşamınıza son verilecek gibi!..
Treblinkacılar ödedim diyorsunuz, ekranda gözükmüyor ama, nereye çekersen oraya gider gibi bir mottoyla yanıtlıyorlar sizi, alındıları, kurdelalı fişçikleri getireyim diyorsunuz, binlerce fatura arasından, birbirini tutmayan, algoritmalarla süslü rakamsal labirentleri, Escher, Mobius döngüsü gibi şeyleri, sizin puantiye liginize uyduramıyorlar bir türlü ve işleriniz ters gitmek şöyle dursun, hücreye kapatmak gibi nazik şeylerle tehdit ediyorlar artık sizi ve astarı yüzünden pahalı borçları ödemenin daha ehven olduğunu görüp, gururla kredi kartınızın şifresini basarak, göklere doğru şahlanan bir edayla ödüyorsunuz biriktirdiğiniz hayati tehditleri!..
Dünyaya taksit ve fatura ödemekle geldiniz ey kullarım, cennet ve cehennem onların bonusları!..
Bitmedi ödeyemezseniz eğer, ömrünüze yayalım borçları gibi sevecenlik dolu bir öneride bulunuyorlar, bu görünmez ejderha ve sanalitik tanrılar!.. Yaşamınız yıllarca yıllar kadar yıl süren taksitler ve minicik borçlarla sürüp giden bir kölelik cumhuriyetinin, bayrak sallamalarıyla tükenip gidiyor artık, mutlusunuz çünkü elle gelen düğün bayram, hepimiz birimiz için, birimiz hepimiz için değil mi yani!..
Sonuçta, kaldırımlarda yürüyen paryaların sırtında Matrix fabrikalarında üretilen hangi marka otomat cihazı, ne renk kumanda var diye göz atarak dolaşıp duruyorum artık sokaklarda.
İnanın ben kendime değil onlara acıyorum, çünkü o kadar fütursuz ve vurdumduymaz ki onlar, bütün yoksulluk ve yoksunluklarına karşın, bu hoplit takımı ve çift gözlü primatlar, örneğin yeni seçilecek president ve onun ayakçısı general elektrikçilerine, bağışta bulunalım diye birbirinin kasığını kaşıyorlar, -şakacıdır bu yaratıklar- nasıl yani diyorum onlara, ya diyorlar gözümün içine baka baka, kölelik ücretlerine yapılan son zammı -minicik bir mango parası!-, aylardır ekranın köşesinde endam eyleyen hesap numarasına havale edelim diyorlar, yahu diyorum canım feda ama, hesap numarasını yanlış girmişsiniz, tuşlarınız f klavyeymiş gibi numaralarla bağış yapmadığınızı ileri sürerek bizi döviz kuru üzerinden icraya vererek, perül perişan edip, alenen borçlandırarak ikinci kez almasınlar -riali- diyorum, o kadar da değil Zübeyde, sen taş devrinde yaşamışsın reenkarne olduğun devirlerde deyip, hiç tınmıyorlar, dalgalar yayıp, duman tüttürüyorlar benimle!..
Öldürmeyen rabbin seni güçlendirir kız diyorlar, oğlanım ben diyorum onlara aaa uzatma ne fark eder diyorlar, hangi devirde yaşıyorsun sen diyerek... Ama öyle deseniz de rabbim değil Nietzsche öldü işte diyorum ama, yine de acımıyor acınasılar, hep üste çıkıyorlar!..
Efendim yeni zamlar kapıdaymış, kölelik ücretleri öyle artacakmış ki tüm açıklarımızı kapatacakmışız, buna benzer milyonlarca katakulliyle geçiyor hayatımız, ben umudumu çoktan kestim hayattan, lafı uzatmayayım, bu zamazingalardan çıkardığım sonuç şu; Bu internet ağlarının esaretinde, bana aşık oldukları için yükseltilen gigabayt çağlarında, daha doğrusu galaktik ve yıldızlararası yaşama doğru sürüklenen bu Adem ve Havva klanıyla, envaı çeşit primatlardan, etsel üretim, kitlesel kölelik çağlarından el alan yaşamımız, korkunç derecede mağaratik aslında, taş devrinden, mastodonlar döneminden, çok daha geriye doğru akıp gidiyor, olağan dışı bir dehşetin gölgesinde sürüklenerek, rögar kapaklarına, lağım kuyularına doğru yol almaktayız dostlarım.
Şunu söylemek isterim ki, çağdaşlık, somut verilerle değil, soyut verilerle ölçülebilir ancak, yaşam cismani değil ruhani bir görüngüyle karşılaştırılabilir, bloody mary içtiğinde değil, kruvasan yediğinde değil, gülümsediğinde ölçebiliriz insanın krematoryum tehditlerine olan direncini...
Topluca bir kölelik ve görünmez primatlar gibi, prangaların yön belirlediği, tüm kitlelerin Pavlov'un köpeği gibi, hep birlikte havladığı, hep birlikte tepki verdiği çağlara doğru gidiyoruz. Tüm insanlığın köle olduğu ve ekrandan gelen işaretlerle devinip, evrenik yönergelere harfiyen uyan bir ilkel hominid çağlarına doğru sürükleniyoruz.
Artık kapımızın çalınarak, ellerimize arkadan kelepçe vurularak bir yerlere götürülmemiz, faili meçhul olma çağlarımız kapandı. Her şey olduğumuz yerde olup bitiyor. HOMOHOME zaten bir köle, zincir gereksiz artık, bak tuşa bastım, yok oldun işte!.. Sürüden ayrılanı kurt kapar, kölelik senin için bir ayrıcalıktı, zavallı hayvan bir türlü anlayamadı!..
İşte homohome için yazılan ağıt, bizim son marşımız işte bu...
''Smyrna dağlarında çiçekler açar / çip bileşenleri şip para yapar / bak ışık öttürüyor biri aşağıda / pencereden bak ve gözünü kapa / sokak radyasyonla yıkanacak akşam / ışık öttüren adam hey / çok komiksin sen ama / oturduğun kanepeden mantarları topla / onu bana inandır / her şey ya tanrıdan ya aptallıktandır / öptüm seni civanım / ya ya ya / sey sey sey / şa şa şa!..
Cebinden bir kurbağa çıkar / ah kilide soksana / vulvayı sabitle ama / sincap pişirmeyi unutma / gökyüzü camdan / geliyor amcan / bak yağmur yağıyor çanaklara / TO KYO / KYO TO / Michel şapeli boya / hor horoz içeri gir / ötüp durma boşuna / her şey dumandan işte / tavuk gagalıyor pijamanı / bak expromt spontane / balığın güldü mü Hindi bey / turna yemişlerin masada / guguk kuşu kursağı odada / açar gibi yap ağzını / bütün şehir şiir yazacak bugün / iyi aç ama / püskürtecekler ağzına / ooo üüü eee / uuu iii ööö
Küçük sakalın bülbüle benziyor senin / yemek borun yanıyor / bakır bakışlı mıhçıktım benim / Canopusum aşkım benim / kedi kulaklım / biri yaya Rusyalara gitmiş / biri ayakkabısını yemiş / taş günah işler mi demiş biri / uvertür paşa sormuş fuhuşu / dağ yerinden oynamamış / kedi örgüsünü bitirmiş / fare ağustos bugün mü demiş / Galyalı tükürmüş mendiline / bak karyoladan düş / bulut ne güzel / elim üşüdü ne çok sevindim / kız içine gir çok sıcak / ne güzel yaşıyoruz bak / Smyrna dağlarında çiçekler açar / ah ah ah / hoş hoş hoş / hav hav hav!..''
Alo Bay E, söz konusu işlem yapıldı, thanks, onları sakinleştirecek bundan daha iyi bir metin olamazdı!..
24 Mayıs 2018 Perşembe
RÜZGÂR ODASI
Yazarlığa heveslenen gönüllerin derdi bitmez, yazın üreterlerinin tasası, kaygısı, kompleksi öyle çoktur ki, şimdi şu an, kaygıyla, tasa aynı anlama geliyor, acaba hata mı ettim diye gününü zehir eder artık kendine, genelde çalar yazar, çalmak meşrudur edebiyatta, sevaptır hatta, ama çalmanın ne olduğunu bilmeyenler onu haramilikle karıştırır, buradaki çalma Robin Hoodluk gibidir, Koçeroluk yani, çalacaksın ve yoksullara, yoksunlara, düşmüş ve tükenmişlere meccani dağıtarak, keyiflerine keder, umutlarına ışık, yaşamlarına bir teselli ve moral yasemeni olacaksın. Edebiyat zaten bir öncekini -çağdaşlarını- ve yazılan her bir şeyi okumaktır olabildiğince, sonra harmanlayıp, gül ağacı dikerek en kısa zamanda açıp, kokular yaymasını sağlayacaksın olan bitenin. Konu uzun mutfağı anlatarak salona giremezsin yaşamda...
Benim kompleksim çoktur bu konuda, bilim kurgu öyküsü yok bizim, nasıl olur yazayım da görsünler, acaba şiiri de olur mu, dur bir deneyeyim, şu yazar çok usta, onun gibi yazmaya çalışsam bir gediği kapatır mıyım acaba, felsefe yok biz de, aman bunların hepsi bizi aşağılama amaçlı, bu kuşağın canına ot tıkamışlar, ben onların kurtarıcılığına soyunayım, ilk gördüğüm canlı, canım sen önce kendini kurtar dese bile!..
Hep yapamadığımı, yapılmayanı yapmak istemişimdir bu cavalacicoz işte, korku öyküsü hala yazamadım, yahu kağıttan korkar mı insan, göz gezdirdiği harflerden korkan zaten hastadır, korkması yazıdan değil diye düşünürüm, ama öyle değil, boş oda da öykü okurken hızla ışığı söndürerek yorganın altına girdiği mi bilirim ben, orası daha korkunç diyenler olabilir, hayır korkunun türleri var, yorganın altı sıcak, elimle elimi tutar, korkma yaşıyorsun bak, soluk alıp, bak kimse yok çevrede, bambaşka düşlere dalıp, yaşam cennetsi bir şey, işte yemediğimi yiyorum, sevdiğimle baş başayım ne tepegöz var tepede, ne yılan çıyan geziniyor yerde diye düşünebilirim doğallıkla... Her şeyde olduğu gibi korku da bir periyottur, aksı değiştirirseniz, düş ya da kâbus bitebilir!.. Korkunun somut olanı insanın kendisinden gerçekleşmez zaten, başka varlıkların neşesinden ya da ölüm severliğinden el alır!..
Neyse, edebiyat hayat gibi değildir, en iyisini yine de siz bilirsiniz, neyin ne olduğuna dair!... Dedim ya bir korku öyküsü yazmak isterim ben, önce bir ad bulmalıyım, Korku Odası olur mu, olur ama edebiyat bilineni yinelemekse iş değildir kanımca, öyleyse başka bir şey olmalı, Rüzgâr Odası olsa, çok daha iyi, çünkü, belirsiz bir şey bu, ne demek yani, onun için iyi bence, Rüzgâr Odası, bilim kurgu ve yaratılış günlerini çağrıştırıyor, bir taşla dört kuş filan vuruyor, adı bu olmalı iyi...
Şimdi, girişe gelelim, giriş bu işte, olur mu olur, öyleyse sürdüreyim, bakın çalıntı bir tümceyi monte ederek başlayalım, sürdürelim daha doğrusu; Tren homurdandı... Mavi sıcak dumanlar püskürterek uçsuz bucaksız ovada bir sevinç kasırgası gibi uçtu... Bu nasıl korku yahu demeyin çünkü, trende iki aşık vardı ve tren göklere doğru yüzünü çevirdiğinde, bir el uzandı trene ve Azrail mi, ifrit miydi bilemem, ölüm tanrısıdır belki de, çelik bir pençe gibi o iki aşığı çekip aldı ve iç organları bulutların içinde solgun bir duman gibi yayıldı iki talihsizin, çığlık atmaya bile fırsat bulamadılar.
Kanları yağmur olup yağdı göklerden, hatta Buenos Aires'te birinin, nasıl oluyor da kırmızı yağmur yağıyor diye meraklanıp, onu içtiği ve artık bir zombi olarak yaşamına devam edip, geceleri vampir gibi ortaya çıkarak alışkanlığını sürdürdüğü söylenir. Onu bırakın Alacahöyük'te -Çorum mu, Çankırı civarı mıydı bu yer yahu, kırmızı yağmuru içen başka bir kişinin, ölümsüzlüğe kavuştuğu için kanını pazarladığı rivayet edilir, ölmek istemeyen başka insanların biricik emeline derman olabilmek için.
Ölümsüzlüğe kavuşmanın nedeni kırmızı yağmur değilmiş ama, aslında bu yağmur suyunu içersek ölümsüzlüğe kavuşacağız diye inanırmış insanlar, gerçekten inanan biri bu dünyada amacına ulaşırmış, gerçekten inanmanın, sırrınıysa kimse bilmiyor!.. Ama üç yüz yıl sonra onlar da ölmüş, bir mağarada bulmuşlar ölülerini, öleceklerini anlayınca utançlarından mağaraya sığındılar diyor çevre halkı, bazıları da ölen onlar değil, karı koca iki çoban filan diyor, ama ölmedilerse neredeler diye basit bir karşılığı var bunun. Amerika'ya göçmüşlerdir demiş biri ama ben inanmadım, çünkü her zaman bir düşüncenin aksi bir düşünce üretilebilir bu dünyada, yalan ve doğru aynı şeydir gerçekte, ama bu bir yarar sağlamaz insanlara, para kazanmayı düşünmeyen biri, ağzıyla kuş tutsa bile bunu beceremez, öncelikle ifrat ve hınçla varsıl biri olacağım ben diye düşünmesi gerekir, düşüncesini yapılandırmadan ne bir düş görülür bu arafta, ne de suya girilir. İnanç bu nedenle önemlidir, bir motordur o!..
Ölümün olduğu yerde düşünce yoktur ama!.. Biz insanlar, insanlık yani, düşündüğümüzü varsayan ve çan sesi çıkarıp, zil çalınca oynayan yaratıklarız, kuşkulanmayın hemen canım, hiç korkmadınız baştan beri ve benimle alay ediyorsunuz ha, iyi düşünün, tarih boyunca düşünemedi insanoğlu, düşünce nedir onu bile bilmiyoruz hala, bu yüzden ne günaha girmiştir bu yaratık daha, ne de üç kuruşluk bir iyiliği dokunmuştur yaşadığı dünyaya, bir deneyimlemedir o, bir denek daha doğrusu, kobay yani, tanrının tasarımları filan diyende var, dur ısırma ama, dişlerin çok sağlam ve köpek dişlerin ne kadar keskin görüyor musun, git aynaya bak istersen, ha koridordaki aynaya bak, loş ışıkta iç organlarını görebilirsin ona bakarsan, aşağıya doğru, döne kıvrıla süzülen şeyin ne olduğunu bilebilecek misin bakalım, içinde hala o var senin, iki bacaklıya dönüştüren balçık, ağlama ama, biliyorsun korkutmak istiyorum ben seni...
Bakın, şarıbül leyli ven nehar, ebedi sarhoş demekmiş, bir adam varmış, bir gün Almanya'ya gitmiş, ama bir süre sonra bir duyum almış, şalvarı tezek kokan ve sattığı ıspanakların parasını, ayak parmacığını sayarak hesaplayan karısıyla ilgili, karısı hörgüçlü bir deve gibiymiş, son derece ürkütücü, adımları tren katarı gibi, baldırları paskalya çöreği gibi, yok besili kısrak gibiymiş, kuyruğu da beline kadar uzanıp, uyluğunu kapatıyormuş, uzaktan gören onu Kerberos ya da Minotaur gibi bir şey sanıyormuş, oda ahaliyi kırmaz bazen beygir gibi kişner ya da boğazlanan bir sığır gibi böğürürmüş gece yarılarında, işte adam Almanya'ya gittiği halde bu kişneme ve böğürmeler kesilmeyince, karın seni aldatıyor Çamurcu Muhtar Dayı'yla diye bir haber uçurmuşlar, adam sessizce dönmüş ve karısına yetmiş galon şarap içirip, ağzından laf almaya çalışmış, dev anası zerre kadar tınmamış, derken adam dönüyorum ben Germencik vilayetine, hadi hoşça kal demiş ama eve gece yarısı birden dönerek, gafilleri yakalamış, daha doğrusu karısı gene kişneyip böğürüyor, Muhtar Dayı'da iki ayağını kadananın sağrılarına vurarak dört nala gitsin atım da, ufukta nallarından kıvılcımlar saçan süvariler ya da kuyruklu yıldız sürülerinin içine girerek, yanıp sönen alev böcekleri sansınlar beni, yarıtanrı Muhtar Emmi'yi diye ter döküp debeleniyormuş yatakta...
Alman mültecisi kardeşimiz, her ademoğlu gibi Havva'da aramış kusuru ve Muhtar soba deliğinden bacaya geçerek, dama çıkmış ve kolayca kaçmış evden ve hiç umursamamış bile başına geleni, kılıbıklık deryası adamsa, karısıyla gene içmiş, ama bu kez sızana dek, yok hayır ama, karısı sızana dek ve işte korku, ürkü saatimiz şimdi geldi artık. Adam; dünyanın yarısından büyük olan, Isfahan gibi karısı, Ali Baba Kırk Haramiler meseli uyarınca uykuya dalınca, ne yapmış biliyor musunuz, karısının mahşer de bile teneşircilerin ilgisini çekip, içmeden sarhoş olmasına yol açan, ilahlara layık Mezomorto Yarığı'na şarap şişesini değil, evde bulunan Barthelmi Diaz'ı değil, Balthazar'ı da değil, çalı çırpıyı bile kesmeyen, işe yaramaz, kollarından uzun kör baltayı sokarak, altın gibi parıldayan dişlerinin arasından, Muhtar'la meze yaptıkları için; azgın derecede kişniş otu kokan mübarek ağzının ortasından, Priapos'un bindiği düldül gibi çıkarmış.
Karısı ölmeden önce, at gibi kişnemiş ve gözleri belerip, kızıl bir fener gibi yanmadan önce de, bir sığır gibi böğürmüş gene, hatta ayağa kalkıp, adama saldırmış dendiğine göre, ne olmuş sonuçta dersiniz, adamın kalbi heyecanına yenilmiş ve ölmüş ne yazık ki ve karısından öbür dünyada bile ayrı kalmamayı başarmış böylelikle, oysa bu adamcağızın ölüm nedeni, tanrı indinde, kendisi Almanya'da karısının işlediği günahların envaı çeşidiyle gönül eyleyip, Keramet Çubuğu ordan oraya cirit attığı halde, karısına bunu her iki cihanda da çok görmesiymiş, tanrının adaleti, sabrı, minneti ve mihneti vardır biliyorsunuz, o esirgeyen ve bağışlayandır ve de zaten Günah Cehennemi'dir bu dünya, dimyata giderken evdeki bulgurdan olursunuz, sıygayı anlayamaz, sınıfı geçemezsiniz bir hiç yüzünden ve başınıza gelenlerin reva gördüğü ruhani şiddet, öyle büyük yaralara yol açar ki, düş evinizde dahi, hiç bir zaman iflah olamazsınız kıyamete dek!..
Kuşun karnı taşla bile doyar ama insanın karnı düşünmeyi öğrenmeden, doymayı bilmez, hiç bir şey öğrenmese de, geviş getirir durur alçak gene de, Mojave'de de böyledir bu, Selcen ve Karahallı'da da...
Şöyle bir şey yazsaydık biz bu olayda ya da yazabilseydik keşke...
'Adam ve karısı tapınak kirişlerinin altındaki rüzgâr odasına girip, orada uçsuz bucaksız manzaraya daldılar ve gecede sevinç kasırgası gibi sevişerek, cennetin yeryüzünde olduğunun, yaşamın bir cennet provası olduğunun, arsızlıkla, doymazlıkla tadına vardılar.
Ve sonunda bir yaratılmışın, bütün uzuvları tümel olmuş, kusursuz bir varlığın doyumsuzlukları, ulaşılmazlıkla berkitilmiş, yüceltilmiş açlığının sınırları ne olabilir ki diye düşünerek, tan atımına vardılar ve altın sarısı ışığıyla güneş tanrısı, onları kollarına alarak, bir daha uyanmaksızın, sonsuz bir düş ülkesinin içlerine doğru kanat açtılar!..'
...
...gün gelip herkesin bacaksız bedenlerle yerlerde, ateşten duvarlara tutunmaya çalışarak sürüneceği...
23 Mayıs 2018 Çarşamba
DUA (Dilem)
Yaser fitir yasın eyler
Gizler odasın dua eyler
Çavdar ve arpadan kut almış
Bir çalaptan nisan eyler
Selamlar Mekke tanrısını
Altın ve gümüşten nisap
Meskali nedir söyler
Rikazı sarrafı aşar eyler
İlyas zilalin ikrar eyler
Hamd, şâki ve saidiyle
Can alan can sunan bilinir
Kapılardan sır eyler
Ey salât ve selam sahibi
Kadiri mutlak vaveyla
O gün Muhammed âline
Zikriyle hidayet eyler
Dağlardan inen İshak
İlim ve takva ile
Ashabına can eyler
Yaratılanı kul eyler
Deve ve koyun ile
Ak katır üstünde gel
Peçeyi yüzünden alır
Cemalini nur eyler
Nuh bakışın zar eyler
Ufuklarda mah ile
Tekbiri nida ile
Kalpleri iman eyler
Ümmü ona sevgi tut
Sadakayla ün eyler
Huzeyfe Kur'an okur
Cebrail sure eyler
Hakkın kadir kelâmı
Kalplere nasip eyler
Kenzü'l- Ummâl yakarır
İrfanı ilhan eyler
Hikmet incisin avuçla
Fenar eyler Rüşt eyler
Ey yinimin mümini
Ledünni alim eyler
Sırça çanak gümüş kap
Komşun aç bizar eyler
Kösnü ve heva katli
Hüda eyler hû eyler
Berat hayrat hasenat
Fenalığı zul eyler
Koğucu gıybetten uzak
Hicretin seyran eyler
Rab onu şeyhi ekber
Sözünü kutsal eyler
Şah damarından yakın
Han eyler Yunus eyler
Fe men ya'mel miskâle
Zerratin hayran yerahu
Ve men ya'mel miskâle
Zerratin şerran yerahu
6 Mayıs 2018 Pazar
GİRDAP NEBULASI
Boynumuzda kuantum dolantıları, Garay sokağına çıkmıştık, asal nedeni bizim sonsuz tutsaklığımızın, Santral Park'a varmadan, umarsızlıklar yığınıyız biz dedi Raven, avatarlar durmasız aldatıyor bizi, runik harflerle süslü vitraylara bakarken, aynaları anımsıyoruz yüz yıllar öncesinin, Hiksos diliyle konuşan kalmadı artık, yitik kuşaklar ne işe yarar tanrım, işte duvarda yazıyor Elam gelenekleri, bir derviş pöstekiye oturmuş bakınıyor, Hurri vezirler geziyor ırmak kıyısında, geçmişi canlandırıyorlar pampalarda, Eva Peron değil mi şu gelen, Antuvanet'le fısıldaşıyor, geyikler dinozorları kıskanıyor, ormanlarda mastodon da var; Pekin maymunu da, yıldız burçlarına doğru koşuyor atlar, hiç bir amaçları olmadı yüzyıllar boyu, iyi ki gem vurmuşuz onlara, hala koşturuyorlar, ne zaman düşünmeyi öğrenecekler, keçi başlı güneşimiz boş yere tanrımız oldu, uluyup duran av köpeklerimiz çekip gitti, hangi gezegende yaşıyorlardır şimdi, ah işte Tarkan'ımız geliyor, kan içici hükümdarımız, bin yıl önce yaptıkları değer miydi, şimdi anlamış gibi, Azrail'in çekinmeden koluna girmiş, kokuyor leş gibi, kavimler göçüyle oyalanmak, post kokusu yayıyor yalnızca; demir tanrımız, tunçtan yalvaçlar geçiyor ardı sıra, acıyorum onlara, düşüşleri çok gülünç, çayırda dolaşmak şimdi veya Monte-Video sokaklarında, vahiyler ve ayetlerin modası geçeli; işsizm ideolojisi sardı bunları, geçen gün merdiven altında kitap okuyordu biri, erkin dünyaların özlemiyle yaşamak, Kaledonya'dan gelen göçmenlerin derdi var sanki, işte çığlık atan bebeğe bakıyorlar, insanlara prangalar vurmak özlemiyle tutuşuyor bunlar, kategorik ve sınıfsal düşünmekten kurtulamıyorlar, tanrı bizi böyle yaratmış diyorlar sorunca, adam tuvalet bekçiliğine dönüş yapalı kaç ışık yılı oldu ki, vahşi kombinasyonlar ürkütüyor yine kardeşlerimizi, titremle bekleşiyorlar o an, ama simulakr dünyalardayız artık, dileyen acı çekiyor, dileyen gülüyor; boşuna ne denli zaman geçirmişiz üçüncü gezegende, inleyip duran amiplerimiz bile yılgınlıktan ölüyor, buğdayın rengi paslı, arpa ambarlarımız dolu ve Pinokyalarımız Gepetto ustanın elinde tutsak, robotarlarımız ev hapsinde, magnetarlar devrim peşinde, anaforlar erk sahibi, polihidrosibütirat ağlıyor, lenfomalar çalışmıyor, yılancı yıldızları sönmek üzere, Kuzey Tacı solgun ve gökadamızın alışkanlıkları, bıkıp usanmadan yinelenip duruyor, uçurumlarda ki hurda yığınları, yılkı atları, tozlu kemikleriyle etçil gezegenin besin ambarı, hepsi geçip gittiler, kültür bombardımanı bile yüz yıllarca hüküm sürmüş bu iki ayaklılarda, uzakta kimyevi bolluklar cenneti kurdular artık, vahşetin cehennemlerine giriş serbest, cinnet ve canileri seçip alıyorsun metropollerden, meridyenimizin ceset atölyeleri, ölü kobaylarımız ve Sleepgarden; ağzına kadar dolu uyku bahçelerimiz mutluluklar saçıyor, bak her şeyden kuşkulanan şeytanımız geliyor, rezidansta kapıcı, şimdi yedinci kez evlenmenin peşinde, yazık geçmişine, yüklendiği sorumluluk yalnızca omurgasını eğmiş, sanat Dadamızsa, sanal datalarımız alıcı bekliyor, şiirler açık artırmada ve işte korkunç horultularla uyuyor kararlılık girdabımız, frontal lob, serebellum, öksüz yıldızlarımız, üvey tanrımız, öğle sıcağında sanki bekleşiyorlar, peygamberler düş görüyor gölgelerde, meleklerimiz cüceleşmiş bakımsızlıktan, Lilith ve Havva son umudumuz diyenler, kan ve göz yaşı bizim alın yazımız diyenler, şimdi yıkıntılar arasında ilahinin sonesini dinliyorlar, anayurdumuz, çöken putreller, çöp dağları, nükleer atıklar, ölü parsların gölgesinde, sözcük oyunlarına dönüşmüş, kulelere tırmanıyor işte kaplanlar, aldıran yok ki, pozitron emisyon tomografisi kül kedimizin, gülücükler atıyor, ölümsüzlük canını sıkmış, atarcalar düzensiz, kuark çadırları ıslak ve ölüm sever tenya ağlamakta, tümü şaka, tümü ironi, tümü can sıkıntısı Arthur, öglena öğleni bekliyor işte, solucanlar diyarı neden mutlu böyle, köstebekler koşuşuyor ve Sinderella kaçıyor mağarasına, bir daha ne zaman ortaya çıkar acaba, torklar ve kraterlerimiz kindar oyunlar peşinde, izleyen yok ki, tiyatrolar boş, seralar elementlerle kaplı, zevkten mineral içiyorlar, bakteri yiyorlar, usa durgunluk veren tatlar peşinde herkes, hidrojen ve helyum siloları küskün, beğenen yok ki sunumlarını, Saffron yapay yeti algoritması tüysüz canlılar üretmiş, görünmüyorlar, kaldırımda zevkle çarpıyorlar birbirine, hiç kimse yok ki Tarık, floralar kokusuz, flerovyum plazma, kliniklerde geziniyor sodyum kümeleri, partiküller cehennemi bekliyor sanki, uranyum dağları göz dağı veriyor; nötron yığınlarına, yapay bilek güreşleri düzenliyorlar, moleküler pulsarlar kızgın, fisyon ve füzyonu çağırıyorlar, soykırımlar yaratsın evrenimiz diye, acaba ilgi çekebilirler mi, Raven; safir denizinden, Berkelyum ülkesine doğru yürü, büyülü nötron kıstağından geç, azık torban sırtında mı, Odysseus'un romanını bulduğunda, eski dünyaların formatını çal, dağlara kaç bence, kuzenimin gözdesi Kırk Haramiler yarığında saklan, coşkuyla akıp duran Akheron'da bir kerecik sen de yıkan, Ölüler Ülkesi arkanda kalsın ve ötüp duran vahşi ve gelotolojik tanrımızı hınçla öp, şiddetle hiç bir ilgisi yok, barbar Ogenosson'a kurtulmalığını ver, şaşırır kavrayamaz ki, işsizm kurbanları ve özveri odalarına sakla gözyaşını, bu ermiş kim desinler, eski zamanları arayan bir derviş olduğunu söyle onlara, İzotop Krallığı'na, lantanitler ve yedi vulvalı kraliçemize, arzuladıkları ağıtı yak, boş boş baksınlar, orgazm nedir bilmiyor ki Berenice'in Melikesi, firavunlar, siborglar ve Sezarlar karşına çıkar çıkmaz sarıl, sakın bırakma, var mısınız benimle, var mısınız kan dökmeye, ejderha kakmalı yatağanlarla boyunlar uçurmaya, novatarlara Neptün kırsalını dar etmeye, seninle devrime soyunacaklar mı ki, yıldız desenlerinin hangisinde girişecekler bu işe dersin, alkali plakası ve ay fabrikalarını uyandırmaya, ajitasyonlar ve simülasyonlarla eARTh denen, yaşam dolu çılgınlıkları, yeniden canlandırmaya, simetriler, ikizini arayan ruhlar, asimptot uçurumlarında, Victoria çağlarını özleyerek; sinoviyal sıvı içindeki tüm yaratıklarla el ele tutuşanlar ve coşkuyla kendisinden geçerek Çariçe Katerina'yla seviştiğini söyleyenler, aşk cinayeti işleyenler, sessiz bir tansımayla uluyarak, ayın batışını seyredenler, bir kuvözün içine girerek reenkarne olacağı günü bekleyenler, her şeyle, barbarlıkla, şiddetle, kanla güreşerek, şeytanla sevişip, tanrıya pey sürenler, kurgular novellasını açarak belki bininci kez okuyarak göz yaşı dökenler, Satürn'ün erseliğini çağırıp, geleceği okutanlar, iyi ki var adam, özlemlerini dindiriyor köpeksilerin, Diyojen'i bilen var mı acaba aralarında, tümü soluk, tümü sinik oysa, tan ağarana dek konuşuyorlar, Girdap Nebulası'nda dertleri öyle aşkın ki, yüz yıllar boyunca kıpırdamayan var aralarında ve yeni tanrıları da öyle umursuz biri ki, el ele tutuşuyor onlarla, başsız, tüm atlı karıncalarla; Kuzey Tacı'na doğru uçuruyor onları ve işte yeni ufkunuz diyor, utanmadan dolandırıyor ama, özlençleriyle alay ediyor açıkça, bir şiir okuyor kandırmak için onları, Madam Bovary bile geçenlerde kandırıyor bizi, evet yalnızca şiir okuyor, o bildik şiiri dedi!..
'Geçmiş Dünyalar'da Gün Batımı'
Sanki Songün'ün akşamı.
Cadde'nin sonunda; göklerde bir yara gibi açılıyor.
Uzaklarda güneş, bir parıltı, ruhların bir meleği gibi yanıyor?
Acımasız, bir kâbus gibi, tarazlanan uzaklıklar, bana doğru ağıyor.
Sarı altın oklarıyla, dur duraksız, kederler veriyor ufuk...
Yeryüzü yararsız bir şey gibi küçülüyor, -minicil bir nokta gibi-.
Gündüz hâlâ gökyüzündedir, ama gece gözlüyor, aldanışların, saflıkların içinden.
Bu dehşetle maviye-doyurulmuş duvarlar ve cıvıldaşan kızlar, ışıklar içinde yüzüyor.
Şimdi isteri dolu bir ağaç ya da bir tanrıyı, pas tutmuş kapıların aralığından, gösterebilen var mı?
Göz alabildiğine uzanan arazilerde: ülkeler, engin denizler, solgun yamaçlar; düzlüklerde...
Bugün oralarda hazineler vardı: sokaklar, haritaları görkemle adımlayanlar, şaşkınlık verici akşamlar...
Geri dönmek istiyorum ben; Buralardan uzakta, kendi umarsızlığıma!..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



