29 Mayıs 2018 Salı

HARMS

 
Gustav Meyrink... İkinci paylaşım savaşının destroyer adlarından biri gibi sanki, Goben ve Breslau gibi, o birinciydi demeyin, olsun!.. Kruvazör adı gibi zaten fark eder mi... Öngörülerimizin tümü yanıltıcıdır ne yazık ki.
Gustav Meyrink'in Golem diye bir kitabı varmış, merak ettim, Golem biraz Musevi noktürnlerini çağrıştırıyor, okuyacağım o kitabı, ama sanal ağlar yüzyılında, onu bırakın galaktik çağlara yaklaştıkça, işi zorlaşıyor insanlığın, örneğin yoldaşlarım, tüm faturaları ödediğiniz halde, bir mail geliyor sizlere, faturalarınızı ödemezseniz, yaşamınıza son verilecek gibi!..
Treblinkacılar ödedim diyorsunuz, ekranda gözükmüyor ama, nereye çekersen oraya gider gibi bir mottoyla yanıtlıyorlar sizi, alındıları, kurdelalı fişçikleri getireyim diyorsunuz, binlerce fatura arasından, birbirini tutmayan, algoritmalarla süslü rakamsal labirentleri, Escher, Mobius döngüsü gibi şeyleri, sizin puantiye liginize uyduramıyorlar bir türlü ve işleriniz ters gitmek şöyle dursun, hücreye kapatmak gibi nazik şeylerle tehdit ediyorlar artık sizi ve astarı yüzünden pahalı borçları ödemenin daha ehven olduğunu görüp, gururla kredi kartınızın şifresini basarak, göklere doğru şahlanan bir edayla ödüyorsunuz biriktirdiğiniz hayati tehditleri!..
Dünyaya taksit ve fatura ödemekle geldiniz ey kullarım, cennet ve cehennem onların bonusları!..
Bitmedi ödeyemezseniz eğer, ömrünüze yayalım borçları gibi sevecenlik dolu bir öneride bulunuyorlar, bu görünmez ejderha ve sanalitik tanrılar!.. Yaşamınız yıllarca yıllar kadar yıl süren taksitler ve minicik borçlarla sürüp giden bir kölelik cumhuriyetinin, bayrak sallamalarıyla tükenip gidiyor artık, mutlusunuz çünkü elle gelen düğün bayram, hepimiz birimiz için, birimiz hepimiz için değil mi yani!..
Sonuçta, kaldırımlarda yürüyen paryaların sırtında Matrix fabrikalarında üretilen hangi marka otomat cihazı, ne renk kumanda var diye göz atarak dolaşıp duruyorum artık sokaklarda.
İnanın ben kendime değil onlara acıyorum, çünkü o kadar fütursuz ve vurdumduymaz ki onlar, bütün yoksulluk ve yoksunluklarına karşın, bu hoplit takımı ve çift gözlü primatlar, örneğin yeni seçilecek president ve onun ayakçısı general elektrikçilerine, bağışta bulunalım diye birbirinin kasığını kaşıyorlar, -şakacıdır bu yaratıklar- nasıl yani diyorum onlara, ya diyorlar gözümün içine baka baka, kölelik ücretlerine yapılan son zammı -minicik bir mango parası!-, aylardır ekranın köşesinde endam eyleyen hesap numarasına havale edelim diyorlar, yahu diyorum canım feda ama, hesap numarasını yanlış girmişsiniz, tuşlarınız f klavyeymiş gibi numaralarla bağış yapmadığınızı ileri sürerek bizi döviz kuru üzerinden icraya vererek, perül perişan edip, alenen borçlandırarak ikinci kez almasınlar -riali- diyorum, o kadar da değil Zübeyde, sen taş devrinde yaşamışsın reenkarne olduğun devirlerde deyip, hiç tınmıyorlar, dalgalar yayıp, duman tüttürüyorlar benimle!..
Öldürmeyen rabbin seni güçlendirir kız diyorlar, oğlanım ben diyorum onlara aaa uzatma ne fark eder diyorlar, hangi devirde yaşıyorsun sen diyerek... Ama öyle deseniz de rabbim değil Nietzsche öldü işte diyorum ama, yine de acımıyor acınasılar, hep üste çıkıyorlar!..
Efendim yeni zamlar kapıdaymış, kölelik ücretleri öyle artacakmış ki tüm açıklarımızı kapatacakmışız, buna benzer milyonlarca katakulliyle geçiyor hayatımız, ben umudumu çoktan kestim hayattan, lafı uzatmayayım, bu zamazingalardan çıkardığım sonuç şu; Bu internet ağlarının esaretinde, bana aşık oldukları için yükseltilen gigabayt çağlarında, daha doğrusu galaktik ve yıldızlararası yaşama doğru sürüklenen bu Adem ve Havva klanıyla, envaı çeşit primatlardan, etsel üretim, kitlesel kölelik çağlarından el alan yaşamımız, korkunç derecede mağaratik aslında, taş devrinden, mastodonlar döneminden, çok daha geriye doğru akıp gidiyor, olağan dışı bir dehşetin gölgesinde sürüklenerek, rögar kapaklarına, lağım kuyularına doğru yol almaktayız dostlarım.
Şunu söylemek isterim ki, çağdaşlık, somut verilerle değil, soyut verilerle ölçülebilir ancak, yaşam cismani değil ruhani bir görüngüyle karşılaştırılabilir, bloody mary içtiğinde değil, kruvasan yediğinde değil, gülümsediğinde ölçebiliriz insanın krematoryum tehditlerine olan direncini...
Topluca bir kölelik ve görünmez primatlar gibi, prangaların yön belirlediği, tüm kitlelerin Pavlov'un köpeği gibi, hep birlikte havladığı, hep birlikte tepki verdiği çağlara doğru gidiyoruz. Tüm insanlığın köle olduğu ve ekrandan gelen işaretlerle devinip, evrenik yönergelere harfiyen uyan bir ilkel hominid çağlarına doğru sürükleniyoruz.
Artık kapımızın çalınarak, ellerimize arkadan kelepçe vurularak bir yerlere götürülmemiz, faili meçhul olma çağlarımız kapandı. Her şey olduğumuz yerde olup bitiyor. HOMOHOME zaten bir köle, zincir gereksiz artık, bak tuşa bastım, yok oldun işte!.. Sürüden ayrılanı kurt kapar, kölelik senin için bir ayrıcalıktı, zavallı hayvan bir türlü anlayamadı!..
İşte homohome için yazılan ağıt, bizim son marşımız işte bu...
''Smyrna dağlarında çiçekler açar / çip bileşenleri şip para yapar / bak ışık öttürüyor biri aşağıda / pencereden bak ve gözünü kapa / sokak radyasyonla yıkanacak akşam / ışık öttüren adam hey / çok komiksin sen ama / oturduğun kanepeden mantarları topla / onu bana inandır / her şey ya tanrıdan ya aptallıktandır / öptüm seni civanım / ya ya ya / sey sey sey / şa şa şa!..
Cebinden bir kurbağa çıkar / ah kilide soksana / vulvayı sabitle ama / sincap pişirmeyi unutma / gökyüzü camdan / geliyor amcan / bak yağmur yağıyor çanaklara / TO KYO / KYO TO / Michel şapeli boya / hor horoz içeri gir / ötüp durma boşuna / her şey dumandan işte / tavuk gagalıyor pijamanı / bak expromt spontane / balığın güldü mü Hindi bey / turna yemişlerin masada / guguk kuşu kursağı odada / açar gibi yap ağzını / bütün şehir şiir yazacak bugün / iyi aç ama / püskürtecekler ağzına / ooo üüü eee / uuu iii ööö
Küçük sakalın bülbüle benziyor senin / yemek borun yanıyor / bakır bakışlı mıhçıktım benim / Canopusum aşkım benim / kedi kulaklım / biri yaya Rusyalara gitmiş / biri ayakkabısını yemiş / taş günah işler mi demiş biri / uvertür paşa sormuş fuhuşu / dağ yerinden oynamamış / kedi örgüsünü bitirmiş / fare ağustos bugün mü demiş / Galyalı tükürmüş mendiline / bak karyoladan düş / bulut ne güzel / elim üşüdü ne çok sevindim / kız içine gir çok sıcak / ne güzel yaşıyoruz bak / Smyrna dağlarında çiçekler açar / ah ah ah / hoş hoş hoş / hav hav hav!..''
Alo Bay E, söz konusu işlem yapıldı, thanks, onları sakinleştirecek bundan daha iyi bir metin olamazdı!..

24 Mayıs 2018 Perşembe

RÜZGÂR ODASI

 




Yazarlığa heveslenen gönüllerin derdi bitmez, yazın üreterlerinin tasası, kaygısı, kompleksi öyle çoktur ki, şimdi şu an, kaygıyla, tasa aynı anlama geliyor, acaba hata mı ettim diye gününü zehir eder artık kendine, genelde çalar yazar, çalmak meşrudur edebiyatta, sevaptır hatta, ama çalmanın ne olduğunu bilmeyenler onu haramilikle karıştırır, buradaki çalma Robin Hoodluk gibidir, Koçeroluk yani, çalacaksın ve yoksullara, yoksunlara, düşmüş ve tükenmişlere meccani dağıtarak, keyiflerine keder, umutlarına ışık, yaşamlarına bir teselli ve moral yasemeni olacaksın. Edebiyat zaten bir öncekini -çağdaşlarını- ve yazılan her bir şeyi okumaktır olabildiğince, sonra harmanlayıp, gül ağacı dikerek en kısa zamanda açıp, kokular yaymasını sağlayacaksın olan bitenin. Konu uzun mutfağı anlatarak salona giremezsin yaşamda...
Benim kompleksim çoktur bu konuda, bilim kurgu öyküsü yok bizim, nasıl olur yazayım da görsünler, acaba şiiri de olur mu, dur bir deneyeyim, şu yazar çok usta, onun gibi yazmaya çalışsam bir gediği kapatır mıyım acaba, felsefe yok biz de, aman bunların hepsi bizi aşağılama amaçlı, bu kuşağın canına ot tıkamışlar, ben onların kurtarıcılığına soyunayım, ilk gördüğüm canlı, canım sen önce kendini kurtar dese bile!..
Hep yapamadığımı, yapılmayanı yapmak istemişimdir bu cavalacicoz işte, korku öyküsü hala yazamadım, yahu kağıttan korkar mı insan, göz gezdirdiği harflerden korkan zaten hastadır, korkması yazıdan değil diye düşünürüm, ama öyle değil, boş oda da öykü okurken hızla ışığı söndürerek yorganın altına girdiği mi bilirim ben, orası daha korkunç diyenler olabilir, hayır korkunun türleri var, yorganın altı sıcak, elimle elimi tutar, korkma yaşıyorsun bak, soluk alıp, bak kimse yok çevrede, bambaşka düşlere dalıp, yaşam cennetsi bir şey, işte yemediğimi yiyorum, sevdiğimle baş başayım ne tepegöz var tepede, ne yılan çıyan geziniyor yerde diye düşünebilirim doğallıkla... Her şeyde olduğu gibi korku da bir periyottur, aksı değiştirirseniz, düş ya da kâbus bitebilir!.. Korkunun somut olanı insanın kendisinden gerçekleşmez zaten, başka varlıkların neşesinden ya da ölüm severliğinden el alır!..
Neyse, edebiyat hayat gibi değildir, en iyisini yine de siz bilirsiniz, neyin ne olduğuna dair!... Dedim ya bir korku öyküsü yazmak isterim ben, önce bir ad bulmalıyım, Korku Odası olur mu, olur ama edebiyat bilineni yinelemekse iş değildir kanımca, öyleyse başka bir şey olmalı, Rüzgâr Odası olsa, çok daha iyi, çünkü, belirsiz bir şey bu, ne demek yani, onun için iyi bence, Rüzgâr Odası, bilim kurgu ve yaratılış günlerini çağrıştırıyor, bir taşla dört kuş filan vuruyor, adı bu olmalı iyi...
Şimdi, girişe gelelim, giriş bu işte, olur mu olur, öyleyse sürdüreyim, bakın çalıntı bir tümceyi monte ederek başlayalım, sürdürelim daha doğrusu; Tren homurdandı... Mavi sıcak dumanlar püskürterek uçsuz bucaksız ovada bir sevinç kasırgası gibi uçtu... Bu nasıl korku yahu demeyin çünkü, trende iki aşık vardı ve tren göklere doğru yüzünü çevirdiğinde, bir el uzandı trene ve Azrail mi, ifrit miydi bilemem, ölüm tanrısıdır belki de, çelik bir pençe gibi o iki aşığı çekip aldı ve iç organları bulutların içinde solgun bir duman gibi yayıldı iki talihsizin, çığlık atmaya bile fırsat bulamadılar.
Kanları yağmur olup yağdı göklerden, hatta Buenos Aires'te birinin, nasıl oluyor da kırmızı yağmur yağıyor diye meraklanıp, onu içtiği ve artık bir zombi olarak yaşamına devam edip, geceleri vampir gibi ortaya çıkarak alışkanlığını sürdürdüğü söylenir. Onu bırakın Alacahöyük'te -Çorum mu, Çankırı civarı mıydı bu yer yahu, kırmızı yağmuru içen başka bir kişinin, ölümsüzlüğe kavuştuğu için kanını pazarladığı rivayet edilir, ölmek istemeyen başka insanların biricik emeline derman olabilmek için.
Ölümsüzlüğe kavuşmanın nedeni kırmızı yağmur değilmiş ama, aslında bu yağmur suyunu içersek ölümsüzlüğe kavuşacağız diye inanırmış insanlar, gerçekten inanan biri bu dünyada amacına ulaşırmış, gerçekten inanmanın, sırrınıysa kimse bilmiyor!.. Ama üç yüz yıl sonra onlar da ölmüş, bir mağarada bulmuşlar ölülerini, öleceklerini anlayınca utançlarından mağaraya sığındılar diyor çevre halkı, bazıları da ölen onlar değil, karı koca iki çoban filan diyor, ama ölmedilerse neredeler diye basit bir karşılığı var bunun. Amerika'ya göçmüşlerdir demiş biri ama ben inanmadım, çünkü her zaman bir düşüncenin aksi bir düşünce üretilebilir bu dünyada, yalan ve doğru aynı şeydir gerçekte, ama bu bir yarar sağlamaz insanlara, para kazanmayı düşünmeyen biri, ağzıyla kuş tutsa bile bunu beceremez, öncelikle ifrat ve hınçla varsıl biri olacağım ben diye düşünmesi gerekir, düşüncesini yapılandırmadan ne bir düş görülür bu arafta, ne de suya girilir. İnanç bu nedenle önemlidir, bir motordur o!..
Ölümün olduğu yerde düşünce yoktur ama!.. Biz insanlar, insanlık yani, düşündüğümüzü varsayan ve çan sesi çıkarıp, zil çalınca oynayan yaratıklarız, kuşkulanmayın hemen canım, hiç korkmadınız baştan beri ve benimle alay ediyorsunuz ha, iyi düşünün, tarih boyunca düşünemedi insanoğlu, düşünce nedir onu bile bilmiyoruz hala, bu yüzden ne günaha girmiştir bu yaratık daha, ne de üç kuruşluk bir iyiliği dokunmuştur yaşadığı dünyaya, bir deneyimlemedir o, bir denek daha doğrusu, kobay yani, tanrının tasarımları filan diyende var, dur ısırma ama, dişlerin çok sağlam ve köpek dişlerin ne kadar keskin görüyor musun, git aynaya bak istersen, ha koridordaki aynaya bak, loş ışıkta iç organlarını görebilirsin ona bakarsan, aşağıya doğru, döne kıvrıla süzülen şeyin ne olduğunu bilebilecek misin bakalım, içinde hala o var senin, iki bacaklıya dönüştüren balçık, ağlama ama, biliyorsun korkutmak istiyorum ben seni...
Bakın, şarıbül leyli ven nehar, ebedi sarhoş demekmiş, bir adam varmış, bir gün Almanya'ya gitmiş, ama bir süre sonra bir duyum almış, şalvarı tezek kokan ve sattığı ıspanakların parasını, ayak parmacığını sayarak hesaplayan karısıyla ilgili, karısı hörgüçlü bir deve gibiymiş, son derece ürkütücü, adımları tren katarı gibi, baldırları paskalya çöreği gibi, yok besili kısrak gibiymiş, kuyruğu da beline kadar uzanıp, uyluğunu kapatıyormuş, uzaktan gören onu Kerberos ya da Minotaur gibi bir şey sanıyormuş, oda ahaliyi kırmaz bazen beygir gibi kişner ya da boğazlanan bir sığır gibi böğürürmüş gece yarılarında, işte adam Almanya'ya gittiği halde bu kişneme ve böğürmeler kesilmeyince, karın seni aldatıyor Çamurcu Muhtar Dayı'yla diye bir haber uçurmuşlar, adam sessizce dönmüş ve karısına yetmiş galon şarap içirip, ağzından laf almaya çalışmış, dev anası zerre kadar tınmamış, derken adam dönüyorum ben Germencik vilayetine, hadi hoşça kal demiş ama eve gece yarısı birden dönerek, gafilleri yakalamış, daha doğrusu karısı gene kişneyip böğürüyor, Muhtar Dayı'da iki ayağını kadananın sağrılarına vurarak dört nala gitsin atım da, ufukta nallarından kıvılcımlar saçan süvariler ya da kuyruklu yıldız sürülerinin içine girerek, yanıp sönen alev böcekleri sansınlar beni, yarıtanrı Muhtar Emmi'yi diye ter döküp debeleniyormuş yatakta...
Alman mültecisi kardeşimiz, her ademoğlu gibi Havva'da aramış kusuru ve Muhtar soba deliğinden bacaya geçerek, dama çıkmış ve kolayca kaçmış evden ve hiç umursamamış bile başına geleni, kılıbıklık deryası adamsa, karısıyla gene içmiş, ama bu kez sızana dek, yok hayır ama, karısı sızana dek ve işte korku, ürkü saatimiz şimdi geldi artık. Adam; dünyanın yarısından büyük olan, Isfahan gibi karısı, Ali Baba Kırk Haramiler meseli uyarınca uykuya dalınca, ne yapmış biliyor musunuz, karısının mahşer de bile teneşircilerin ilgisini çekip, içmeden sarhoş olmasına yol açan, ilahlara layık Mezomorto Yarığı'na şarap şişesini değil, evde bulunan Barthelmi Diaz'ı değil, Balthazar'ı da değil, çalı çırpıyı bile kesmeyen, işe yaramaz, kollarından uzun kör baltayı sokarak, altın gibi parıldayan dişlerinin arasından, Muhtar'la meze yaptıkları için; azgın derecede kişniş otu kokan mübarek ağzının ortasından, Priapos'un bindiği düldül gibi çıkarmış.
Karısı ölmeden önce, at gibi kişnemiş ve gözleri belerip, kızıl bir fener gibi yanmadan önce de, bir sığır gibi böğürmüş gene, hatta ayağa kalkıp, adama saldırmış dendiğine göre, ne olmuş sonuçta dersiniz, adamın kalbi heyecanına yenilmiş ve ölmüş ne yazık ki ve karısından öbür dünyada bile ayrı kalmamayı başarmış böylelikle, oysa bu adamcağızın ölüm nedeni, tanrı indinde, kendisi Almanya'da karısının işlediği günahların envaı çeşidiyle gönül eyleyip, Keramet Çubuğu ordan oraya cirit attığı halde, karısına bunu her iki cihanda da çok görmesiymiş, tanrının adaleti, sabrı, minneti ve mihneti vardır biliyorsunuz, o esirgeyen ve bağışlayandır ve de zaten Günah Cehennemi'dir bu dünya, dimyata giderken evdeki bulgurdan olursunuz, sıygayı anlayamaz, sınıfı geçemezsiniz bir hiç yüzünden ve başınıza gelenlerin reva gördüğü ruhani şiddet, öyle büyük yaralara yol açar ki, düş evinizde dahi, hiç bir zaman iflah olamazsınız kıyamete dek!..
Kuşun karnı taşla bile doyar ama insanın karnı düşünmeyi öğrenmeden, doymayı bilmez, hiç bir şey öğrenmese de, geviş getirir durur alçak gene de, Mojave'de de böyledir bu, Selcen ve Karahallı'da da...
Şöyle bir şey yazsaydık biz bu olayda ya da yazabilseydik keşke...
'Adam ve karısı tapınak kirişlerinin altındaki rüzgâr odasına girip, orada uçsuz bucaksız manzaraya daldılar ve gecede sevinç kasırgası gibi sevişerek, cennetin yeryüzünde olduğunun, yaşamın bir cennet provası olduğunun, arsızlıkla, doymazlıkla tadına vardılar.
Ve sonunda bir yaratılmışın, bütün uzuvları tümel olmuş, kusursuz bir varlığın doyumsuzlukları, ulaşılmazlıkla berkitilmiş, yüceltilmiş açlığının sınırları ne olabilir ki diye düşünerek, tan atımına vardılar ve altın sarısı ışığıyla güneş tanrısı, onları kollarına alarak, bir daha uyanmaksızın, sonsuz bir düş ülkesinin içlerine doğru kanat açtılar!..'
...
...gün gelip herkesin bacaksız bedenlerle yerlerde, ateşten duvarlara tutunmaya çalışarak sürüneceği...

23 Mayıs 2018 Çarşamba

DUA (Dilem)





Yaser fitir yasın eyler
Gizler odasın dua eyler
Çavdar ve arpadan kut almış
Bir çalaptan nisan eyler


Selamlar Mekke tanrısını
Altın ve gümüşten nisap
Meskali nedir söyler
Rikazı sarrafı aşar eyler


İlyas zilalin ikrar eyler
Hamd, şâki ve saidiyle
Can alan can sunan bilinir
Kapılardan sır eyler


Ey salât ve selam sahibi
Kadiri mutlak vaveyla
O gün Muhammed âline
Zikriyle hidayet eyler


Dağlardan inen İshak
İlim ve takva ile
Ashabına can eyler
Yaratılanı kul eyler


Deve ve koyun ile
Ak katır üstünde gel
Peçeyi yüzünden alır
Cemalini nur eyler


Nuh bakışın zar eyler
Ufuklarda mah ile
Tekbiri nida ile
Kalpleri iman eyler


Ümmü ona sevgi tut
Sadakayla ün eyler
Huzeyfe Kur'an okur
Cebrail sure eyler


Hakkın kadir kelâmı
Kalplere nasip eyler
Kenzü'l- Ummâl yakarır
İrfanı ilhan eyler


Hikmet incisin avuçla
Fenar eyler Rüşt eyler
Ey yinimin  mümini
Ledünni alim eyler


Sırça çanak gümüş kap
Komşun aç bizar eyler
Kösnü ve heva katli
Hüda eyler hû eyler


Berat hayrat hasenat
Fenalığı zul eyler
Koğucu gıybetten uzak
Hicretin seyran eyler


Rab onu şeyhi ekber
Sözünü kutsal eyler
Şah damarından yakın
Han eyler Yunus eyler


Fe men ya'mel miskâle
Zerratin hayran yerahu
Ve men ya'mel miskâle
Zerratin şerran yerahu

6 Mayıs 2018 Pazar

GİRDAP NEBULASI





Boynumuzda kuantum dolantıları, Garay sokağına çıkmıştık, asal nedeni bizim sonsuz tutsaklığımızın,  Santral Park'a varmadan, umarsızlıklar yığınıyız biz dedi Raven, avatarlar durmasız aldatıyor bizi, runik harflerle süslü vitraylara bakarken,   aynaları anımsıyoruz yüz yıllar öncesinin,  Hiksos diliyle konuşan kalmadı artık, yitik kuşaklar ne işe yarar tanrım, işte duvarda yazıyor Elam gelenekleri, bir derviş pöstekiye oturmuş bakınıyor, Hurri vezirler geziyor ırmak kıyısında, geçmişi canlandırıyorlar pampalarda, Eva Peron değil mi şu gelen, Antuvanet'le fısıldaşıyor, geyikler dinozorları kıskanıyor, ormanlarda mastodon da var; Pekin maymunu da, yıldız burçlarına doğru koşuyor atlar, hiç bir amaçları olmadı yüzyıllar boyu, iyi ki gem vurmuşuz onlara, hala koşturuyorlar, ne zaman düşünmeyi öğrenecekler, keçi başlı güneşimiz boş yere tanrımız oldu, uluyup duran av köpeklerimiz çekip gitti, hangi gezegende yaşıyorlardır şimdi, ah işte Tarkan'ımız geliyor, kan içici hükümdarımız, bin yıl önce yaptıkları değer miydi, şimdi anlamış gibi, Azrail'in çekinmeden koluna girmiş, kokuyor leş gibi, kavimler göçüyle oyalanmak, post kokusu yayıyor yalnızca;  demir tanrımız, tunçtan yalvaçlar geçiyor ardı sıra, acıyorum onlara, düşüşleri çok gülünç, çayırda dolaşmak şimdi veya Monte-Video sokaklarında, vahiyler ve ayetlerin modası geçeli; işsizm ideolojisi sardı bunları, geçen gün merdiven altında kitap okuyordu biri, erkin dünyaların özlemiyle yaşamak, Kaledonya'dan gelen göçmenlerin derdi var sanki, işte çığlık atan bebeğe bakıyorlar, insanlara prangalar vurmak özlemiyle tutuşuyor bunlar, kategorik ve sınıfsal düşünmekten kurtulamıyorlar, tanrı bizi böyle yaratmış diyorlar sorunca, adam tuvalet bekçiliğine dönüş yapalı kaç ışık yılı oldu ki, vahşi kombinasyonlar ürkütüyor yine kardeşlerimizi, titremle bekleşiyorlar o an, ama simulakr dünyalardayız artık, dileyen acı çekiyor, dileyen gülüyor; boşuna ne denli zaman geçirmişiz üçüncü gezegende, inleyip duran amiplerimiz bile yılgınlıktan ölüyor, buğdayın rengi paslı, arpa ambarlarımız dolu ve Pinokyalarımız Gepetto ustanın elinde tutsak, robotarlarımız ev hapsinde, magnetarlar devrim peşinde, anaforlar erk sahibi, polihidrosibütirat ağlıyor, lenfomalar çalışmıyor, yılancı yıldızları sönmek üzere, Kuzey Tacı solgun ve gökadamızın alışkanlıkları, bıkıp usanmadan yinelenip duruyor, uçurumlarda ki hurda yığınları, yılkı atları, tozlu kemikleriyle etçil gezegenin besin ambarı, hepsi geçip gittiler, kültür bombardımanı bile yüz yıllarca hüküm sürmüş bu iki ayaklılarda, uzakta kimyevi bolluklar cenneti kurdular artık, vahşetin cehennemlerine giriş serbest, cinnet ve canileri seçip alıyorsun metropollerden, meridyenimizin ceset atölyeleri, ölü kobaylarımız ve Sleepgarden; ağzına kadar dolu uyku bahçelerimiz mutluluklar saçıyor, bak her şeyden kuşkulanan şeytanımız geliyor, rezidansta kapıcı, şimdi yedinci kez evlenmenin peşinde, yazık geçmişine, yüklendiği sorumluluk yalnızca omurgasını eğmiş, sanat Dadamızsa, sanal datalarımız alıcı bekliyor, şiirler açık artırmada ve işte korkunç horultularla uyuyor kararlılık girdabımız, frontal lob, serebellum, öksüz yıldızlarımız, üvey  tanrımız, öğle sıcağında sanki bekleşiyorlar, peygamberler düş görüyor gölgelerde, meleklerimiz cüceleşmiş bakımsızlıktan, Lilith ve Havva son umudumuz diyenler, kan ve göz yaşı bizim alın yazımız diyenler, şimdi yıkıntılar arasında ilahinin sonesini dinliyorlar,  anayurdumuz, çöken putreller, çöp dağları, nükleer atıklar, ölü parsların gölgesinde, sözcük oyunlarına dönüşmüş, kulelere tırmanıyor işte kaplanlar, aldıran yok ki, pozitron emisyon tomografisi kül kedimizin, gülücükler atıyor, ölümsüzlük canını sıkmış, atarcalar düzensiz, kuark çadırları ıslak ve ölüm sever tenya ağlamakta, tümü şaka, tümü ironi, tümü can sıkıntısı Arthur, öglena öğleni bekliyor işte, solucanlar diyarı neden mutlu böyle, köstebekler koşuşuyor ve Sinderella kaçıyor mağarasına, bir daha ne zaman  ortaya çıkar acaba, torklar ve kraterlerimiz kindar oyunlar peşinde, izleyen yok ki, tiyatrolar boş,  seralar elementlerle kaplı, zevkten mineral içiyorlar, bakteri yiyorlar, usa durgunluk veren tatlar peşinde herkes, hidrojen ve helyum siloları küskün, beğenen yok ki sunumlarını, Saffron yapay yeti algoritması tüysüz canlılar üretmiş, görünmüyorlar, kaldırımda zevkle çarpıyorlar birbirine, hiç kimse yok ki Tarık, floralar kokusuz, flerovyum plazma, kliniklerde geziniyor sodyum kümeleri, partiküller cehennemi bekliyor sanki,  uranyum dağları göz dağı veriyor; nötron yığınlarına, yapay bilek güreşleri düzenliyorlar, moleküler pulsarlar kızgın, fisyon ve füzyonu çağırıyorlar, soykırımlar yaratsın evrenimiz diye, acaba ilgi çekebilirler mi, Raven; safir denizinden, Berkelyum ülkesine doğru yürü, büyülü nötron kıstağından geç, azık torban sırtında mı, Odysseus'un romanını bulduğunda, eski dünyaların formatını çal, dağlara kaç bence, kuzenimin gözdesi Kırk Haramiler yarığında saklan,  coşkuyla akıp duran Akheron'da bir kerecik sen de yıkan, Ölüler Ülkesi arkanda kalsın ve ötüp duran vahşi ve gelotolojik tanrımızı hınçla öp, şiddetle hiç bir ilgisi yok, barbar Ogenosson'a kurtulmalığını ver, şaşırır kavrayamaz ki, işsizm kurbanları ve özveri odalarına sakla gözyaşını, bu ermiş kim desinler, eski zamanları arayan bir derviş olduğunu söyle onlara, İzotop Krallığı'na, lantanitler ve yedi vulvalı kraliçemize, arzuladıkları ağıtı yak, boş boş baksınlar, orgazm nedir bilmiyor ki Berenice'in Melikesi, firavunlar, siborglar ve Sezarlar karşına çıkar çıkmaz sarıl, sakın bırakma, var mısınız benimle, var mısınız kan dökmeye, ejderha kakmalı yatağanlarla boyunlar uçurmaya, novatarlara Neptün kırsalını dar etmeye,  seninle devrime soyunacaklar mı ki, yıldız desenlerinin hangisinde girişecekler bu işe dersin, alkali plakası ve ay fabrikalarını uyandırmaya, ajitasyonlar ve simülasyonlarla eARTh denen, yaşam dolu çılgınlıkları, yeniden canlandırmaya, simetriler, ikizini arayan ruhlar, asimptot uçurumlarında, Victoria çağlarını özleyerek; sinoviyal sıvı içindeki tüm yaratıklarla el ele tutuşanlar ve coşkuyla kendisinden geçerek Çariçe Katerina'yla seviştiğini söyleyenler, aşk cinayeti işleyenler, sessiz bir tansımayla uluyarak, ayın batışını seyredenler, bir kuvözün içine girerek reenkarne olacağı günü bekleyenler, her şeyle, barbarlıkla, şiddetle, kanla güreşerek, şeytanla sevişip, tanrıya pey sürenler, kurgular novellasını açarak belki bininci kez okuyarak göz yaşı dökenler,  Satürn'ün erseliğini çağırıp, geleceği okutanlar,  iyi ki var adam, özlemlerini dindiriyor köpeksilerin,  Diyojen'i bilen var mı acaba aralarında, tümü soluk, tümü sinik oysa, tan ağarana dek konuşuyorlar, Girdap Nebulası'nda dertleri öyle aşkın ki, yüz yıllar boyunca kıpırdamayan var aralarında ve yeni tanrıları da öyle umursuz biri ki, el ele tutuşuyor onlarla,  başsız, tüm atlı karıncalarla; Kuzey Tacı'na doğru uçuruyor onları ve işte yeni ufkunuz diyor, utanmadan dolandırıyor ama, özlençleriyle alay ediyor açıkça, bir şiir okuyor kandırmak için onları, Madam Bovary bile geçenlerde kandırıyor bizi, evet yalnızca şiir okuyor, o bildik şiiri dedi!..

'Geçmiş Dünyalar'da Gün Batımı'

Sanki Songün'ün akşamı.
Cadde'nin sonunda; göklerde bir yara gibi açılıyor.
Uzaklarda güneş, bir parıltı, ruhların bir meleği gibi yanıyor?
Acımasız, bir kâbus gibi, tarazlanan uzaklıklar, bana doğru ağıyor.
Sarı altın oklarıyla, dur duraksız, kederler veriyor ufuk...
Yeryüzü yararsız bir şey gibi küçülüyor, -minicil bir nokta gibi-.
Gündüz hâlâ gökyüzündedir, ama gece gözlüyor, aldanışların, saflıkların içinden.
Bu dehşetle maviye-doyurulmuş duvarlar ve cıvıldaşan kızlar, ışıklar içinde yüzüyor.
Şimdi isteri dolu bir ağaç ya da bir tanrıyı, pas tutmuş kapıların aralığından, gösterebilen var mı?
Göz alabildiğine uzanan arazilerde: ülkeler, engin denizler, solgun yamaçlar; düzlüklerde...
Bugün oralarda hazineler vardı: sokaklar, haritaları görkemle adımlayanlar, şaşkınlık verici akşamlar...
Geri dönmek istiyorum ben; Buralardan uzakta, kendi umarsızlığıma!..

27 Nisan 2018 Cuma

OSMANOFLAR





(600 yıl boyunca Haçlı Seferleri'nin önünde Çin Setti gibi durdular. Ortadoğu bir barış ve kardeşlik yurduydu. Eden bahçeleri oradaydı ve o günden beri ilk kez insanlık huzur bulmuştu kadim topraklarda, Osmanlı yıkıldı ve bölge kan gölü oldu, uydu -kukla- devletler peyda oldu ve sömürgeler çoğaldı,  peygamberler diyarı, sanki tanrının lanetine uğradı ve o günden beri bir türlü iflah olmadı. Çünkü büyük Osmanlı her imparatorluk gibi gözden kaybolunca, olanlar oldu ve Ortadoğunun bütün ülkeleri şimdi sömürge, haçın gölgesinde ve benliğini, kimliğini yitirmiş sürünmekte, ta ki tanrı elini yeniden uzatana ve O'nun kadim kavimleri yeniden soylu kimliğine -özbenliğine- dönüp, geçmişlerinin şanıyla; başlarına gelenden gerekli dersi alana dek, şimdi onlar ya sömürge ya soykırıma uğruyor ya da kimliğini yitirmekte, çünkü  tanrı onları ta baştan beri -uygarlıkların yaratıcısı kılmıştı- ama onlar sığınmacı bir ruha dönüştüler, bir maymun gibi taklitci, bir köle gibi kopyacı ve  uygarlığın öncülüğünü bırakıp, barbarların kölesi olma yolunu seçtiler; kurdun postuna bürünüp, kendi kardeşlerini aldatma, kavimlerini kandırma yoluna saparak, el etek açıp, kapı kulluğunun miskinliğini yeğlediler ve onlar hâlâ atalarına düşmanlıkla, lanet okuma ve geçmişlerini yadsıma peşinde, sağa sola savrularak günlerini geçirmekte ve  tanrının lanetinin, bu yüzden üzerlerinde olduğunu bilmemektedirler!..)


O zamanlar kırda bayırda Yunusların yetiştiği yıllardı. Boylar, beylikler halinde Anadolu'da yaşıyor, Selçuklu, Büyük Selçuklu derken bir imparatorluğa dönüşmenin düşlerini kuruyorduk. İsfandiyaroğulları, Karesiler, Candar, Karamanoğulları derken, Kayı boyundan Ertuğrul Gazioğlu, Osman Bey'in Bizans tekfurlarıyla savaşırken, füruu Orhan Bey'in onların kızıyla evlenmesi sonucu, Bizans üzerinden bir imparatorluğa dönüşeceğimizi anladık. Mete Han, Melikşah, Alpaslan gibi yiğitler görmüş, Mevlana, Ahmet Yesevi, Kaşgarlı Mahmut, Yusuf Has Hacib gibi bilginler yetiştirmiş bu topraklar parçalanmış ve kısa bacaklı poturların dolandığı Yecüc Mecüc diyarlarına dönüşmüştü. Türkler böyle şeylere alışkın değildi...


Osman Bey öldüğünde, Kardeşi Orhan, Bursa, Edirne derken topraklar genişlemiş, Murat zamanında Balkanlar'a sarkan akıncılar, İznik ve Edirne tarafından Doğu Roma imparatorluğunun bir kente, bir beyliğe dönüşecek kadar küçülmüş arke'gon Bizans'ını kıskaca almışlardı. Bizans sallanıyordu ve öyle bir entrika ve karmaşa içindeydi ki, kardinal kavuğu görmektense, cennetlik Porfirio'nun sarayında Osmanlı kavuğu görmeyi yeğ tutarız diyebiliyorlardı. Bu özgüvenlerinin aşırılığına bir işaretti.


Osman'ın çocukları tanrının yeryüzündeki halifesi, Roma imparatorluğunun da varisiydiler. Doğunun ve batının efendisi!.. Murat, Sırp Sındığı'ndan sonra, Kosova'da Miloş Obronoviç adlı Sırp tarafından suikasta uğradığında akan kanı üzerine Osman çocuklarının uzun yıllar yemin verme adetine yol açmıştı. Murat büyük bir cihangirdi. Yıldırım, Bizans'ı almak düşleriyle yaşayan bir kağandı, bre Doğan diye düşman saflarını yarıp Niğbolu kalesine tek başına varacak kudrette bir cengâverdi. Türklerin en büyük düşmanı Türkler midir bilemem ama, doğudan Demirbacak (Aksak Timur, Timurlenk) geldi, Çubuk ovasında boy ölçüştüler, Yıldırım, zamanın tankları Asya filleriyle, gururu ve kibrine yenik düştü, yetmedi tutsak oldu ve altı ay sonra düşlerinin elem verici düşüşlere dönüşmesine dayanamayarak öbür dünyaya göçtü. Öbür dünya... Sevdiklerimizin ana yurdu!..


Timur'un onun sırtına basarak ata bindiği, çocuklarından birini gözü önünde katlettiği söylenir. Timur bir çeşit İskender'di doğunun İskender'i, fatihler hep birbirine benzer. Diyesim döktüğü kan ve öldüğüyle kaldı. Süleyman Çelebi, Mehmet Çelebi oğlu, Murat derken sıra Mehmetlerin ikincisine geldi ve Bizans, karanlıkta korkunç birer hayalet gibi, Galata yamaçlarından süzülen gemileri, tanrıların gökten yere inişi sanmasıyla düştü... Mora despotu, son Romalı Konstantin Dragosis, Kerkaporta'dan (Tahıl Kapısı, sonradan Lupus, Kurtlar Kapısı adını aldı.) giren askerlerce giriştiği çarpışmada gerileyince Lykos Vadisi'nde yazık ki yüzü toprağı gördü. Tahttan düşmüş altın tacı, kan denizinde yüzen bir güneş gibi parıldıyor, sessiz ölüsü de, çarmıhında uyuyan İsa gibi göz alıyordu artık...


Mehmet çok vahşice dile getirilir bu kuşatmanın sonunda, Truva'da, Kudüs'te, Granada ve Gaugamela'da olduğu gibi!.. Oysa esrar zede ve sufi Beyazıt'tan sonraki Yavuz yani Selim hepsinden daha acımasızdı, Ridaniye'de Memluk hünkarı Tomanbay çadırına kadar gelmiş ama onu bulamayınca, yenilmesi mukadder olmuştu. Yavuz'a vezir olasın sözü, tiz onun kellesini vurun sözüyle bir bağıta dönüşmüş ve Tomanbay'ın kellesi Kahire sokaklarını günlerce dolaşmıştı... İnsanlık tarihi barışın değil kan ve gözyaşının tarihidir evet, uygarlığımız Habil ve Kabil'den beri ikircik ve ikilemle taçlanmıştır!..


Bir tarafta göz yaşları kuruyan annelerimiz, diğer yanda babalarımız ve birbirine düşman olmanın yazgısıyla doğmuş çocuklarımız vardır, henüz gurur duyabileceğimiz hiç bir şeyimiz yoktur bizim dünyada, her şey düzmece ve 'Ona dil verildi, şu yalan yani, ona et verildi toz olan' manifestosuyla kurulmuş bir cehennemin bekçileriyiz biz, birbirimizi suçlamak ve yarattığımız düşmanlarla kol kola olmak adetimizdir. Kanibalizm çağlarını geçememişizdir. Kolomb'un altınları kan rengindedir, İskender kültür değil 'kılıç suyu' götürmüştür, kayalıklar arasından akan ırmaklara ve bataklıklara, Babil dillerle birlikte beşiğimizi de ayırmıştır, firavunlar tanrımızdır, peygamberler günoğulcu, meleklerden biri kesinlikle şeytanımızdır, FrankŞeytanlık atamızdır ve Hiroşima'da ne yazık ki insanlığımız ve barbarlığımızla birlikte, şanlı bir mezarımızdır bizim!.. Susmak ve yeni bir dille, yeniden başlamaktır tek umarımız...


Bütün bunlar insanlığın var oluşunun olmazsa olmazları sayılırken, yetmezmiş gibi ve başka bir kozmikomiklik yokmuş ya da olamazmış gibi iki cihanda, Osman'ın evlatları geri kalmış ve emsali görülmemiş bir imparatorluğun zanlıları sayılır, külliyen masal, Bizans fatihinin topları döneminin, nükleid gücü sayılır, Urban, Mimar Sinan, Evliya Çelebi, Ali Kuşçu, Takiyüddin, Levni dünyanın gözdeleriydi, gözlemevi yerle bir edilmiştir denir, o sıra Galileo, Giordano Bruno (alt sınıfın bütün kadınları gibi veba gibi felaketlerin sorumlusu ilan edilen insanlar gibi cadı avına kurban gitti ve bu bilge gökbilimci, Floransa'da Giampoi Fei meydanında törenle yakıldı!) ve dünyevi kıyametleri resmederek ağıtlar yakan, gözlerinin feri kuruyan Hieronymus Bosch'un kanıtlayacağı gibi tüm Avrupa'da benzeri şeyler vardı ve engizisyon tüm kadınlar ve bilginler için bir cadı avı başlatıyordu. Çağ o çağdı. Mimar Sinan ayarında bir mimar yoktu dünyada ama onun yapıtları ve antik çağın tüm kalıtları sürekli yok edildi Anadolu'da, bu Osmanoğullarıyla ilgili bir tavır değildi!.. Urban Macardı, Sinan Türk değildi diyenlere diyeceğim şu, Hiroşima'nın seri katilleri, dünya uygarlığının utanılır kontrendikasyonu Daltonlar, Fermi, Oppenheimer ve Einstein Amerikalı mıydı, biri İtalyan, diğerleri vatanlarından kaçarak, daha büyük katliamların müstebitliğine soyunan lejyonerlerdi öyle mi! Bu mantık -sömürge evlatlarına- has bir mantık bunu bilesiniz!.. Aziz Sancar çoktan ülke değiştirdi, o ABD teknolojisinin beyinsel  kölesidir bu durumda, neden alınıyorsunuz, kısacası Osmanlı'nın organik yapısını, ABD kurnazlıkla uyguluyor günümüzde!.. Ama biz bunu kendimizi aşağılamakta kullanırken ABD'ye yardakçılık yapmış oluyorsunuz, az gelişmişliğin paradoksları, ezik bilinçlerin yalpalamalarıdır bu dostlarım!..


Bu toprakların geri kalışının tarihi yıkılış ve sonrasıdır ne yazık ki!.. Sanayi devrimine kadar Avrupa ve dünya arasında görülebilir bir ayrıcalık yoktu. Tanzimat bu çabaların başlangıcıydı ve hala sürmekte ve ne yazık ki ilerlememektedir, sürmekte ama ilerlememekte, ilginç!.. Sarı Selim geçici, babası Kanuni ise dünya fatihiydi. Ayakta öldüğü söylenir, Kral Salamon'la karıştırılır belki ama bu o kadar doğrudur ki öldüğü anlaşılmasın diye Zigetvar'daki çadırında günlerce önünden geçenler, onun haşin bakışlarıyla, yaşadığına yemin etmişlerdir!.. Murat, Mehmet, Mustafa ve Osman hepsi başarılıydılar, vezirlerin yönetime katılmasının, kadınların söz sahibi olmasının kanıksandığı çağlardı. Ne ki Genç Osman çok reformist ve hatta devrimci bir padişahtı, olmadı evet boğularak cezalandırıldı ama onun genç oluşu ve Cem Sultan gibi bir yazgıyı paylaşması, hakkında söylencelerin üretilmesine neden olmuştur. Hiç bir belge, hiç bir gerçeklik payı olmadan üretilir söylenceler, tarihin yaprakları arasındaki karakoncoloslar ne kadar doğrudur hiç kimse bilemez...


Turhan Sultan isyancıları bir leğen kül fırlatarak püskürtmüştür, Kanije savunmasında taş dolu çuvallar Haçlı esirlere erzak gibi gösterilmiştir, Kağıthane, Sadabat şenliklerinde kaplumbağalar ışıklar saçan bir meşale gibi gezdirilmiştir, Lale devrinin padişahı Selim cellatlara şarkımı bitireyim geliyorum demiştir, Deli İbrahim balıklara altın yemler serpmiştir, kuşlarla evlenmiştir, Abdülaziz beş güreşçiyi aynı anda yenmiş, boğazı yürüyerek geçmiştir, şehzade Abdülmecit'in gözleri yanıp sönerdi, resimlerini boyamak için yalnızca arkasını döner, dua ederdi, hepsi birer söylencedir. Onu bırakın Hezarfen'in Galata'dan, Üsküdar'a uçuşu, Kız Kulesi'nin bir gece yok oluşu, Muratların dördüncüsünün haşhaşin oluşu, Boğazın buz tutuşu, Topkapı sarayındaki süt havuzları, Sarayburnu'na yeraltından kadanadan bir aygırla çıkılan dehliz, hamamlardan boğaza bağlanan tüneller, haremdeki kadın şairler, yeryüzünü inleten menkıbeler hiç bir zaman bin bir gece masallarının süreğeni bir sihir, hayran olunası bir büyü olarak görülmemiştir, bu toprağın insanları kendisine ve atalarına -ecdadına- düşman olmayı salavat bellemiştir.


Hülagü, Bağdat'ta kitapları ateşe verdiğinde alevler bulutlara değmişti, Davut ve Goliath, Filist ve Kenanoğulları dünya doğup, doğurulduğundan beri savaşıyor, yurdunu savunurken yenilen Japonlar kalubeladan beri harakiri yapıyor, John Jack Pershing ayı tahrip edecek güçte bir füzeye adı verildiğinde yüz binlerce kızıl deriliyi güneşte kurutmuştu, Normandiya çıkarmasında 1,5 saatte 250.000 asker cehennemi gözleriyle görmüştü, Naziler insanları Krema-toryum'larda pişirdiler, Mari Antuvanet külotu çıkarılarak giyotine gittiğinde başı kesilenler, Osmanlıda boğularak ölenlerin sayısını geçmişti, Çanakkale'de İngiliz birlikleri yüzbinlerce yüz bini Hellespont'a gömdüğünde güneş dünyadan bir kereliğine çekilmişti, Hernan Kortez yerlileri yemişti, Magellan köleleri denize atmış, safradan kurtularak yaşama tutunmuştu, Maoriler kuzeyden gelenlere yem olmuştu, Afrika'da yamyamlığı 'maymun' yiyen beyazlar yaymıştı, Herodot tarihi insan yiyen kralların tarihiydi ve Antlarda düşen uçakta insanlar birbirini yiyerek ayakta kalmış, Sibirya'da donarak ölüme terkedilenler insanlığı kurtarmıştı!..


İnsanoğlu başını giyotine uzatanların kargışını devrim niteleyecek, nükleer gücün gölgesinde aşağıdakilere revolver çekerek, yukarıdakilerle aya gitmeyi uygarlık belleyecekse, bir sorun var demektir. Tanrı inancının aracılığında, tanrının adını olasılıkla kirletmek değil midir bu, bu deltoidlerin hümanizmle ilgisi olabileceğini sananlar saralı Kaligula'yla akraba olanlardır. İnsanlık düşünsel omurgasını değiştirmeli, iskeletini yenilemeli, et suyuyla beslenen, semiren yeryüzü gerçekliğini terk ederek, tanrısallıkla güçlenerek, bir uzaylı, kozmik bir varlık olabileceğini göstermelidir.


Bugün insan, boşluktan ödü kopan, ayakları karaya basan, yeryüzünden kaçamayan, onun gerçelliğinden kopamayan, yüzyıllardır doğal seleksiyonun yasalarına boyun eğmiş, hiç bir gelişme gösterememiş, kendi mitolojisinin içine kapanarak, beli bükülmüş, dişleri, döşleri, düşleri, düşünceleri yeryüzüne kapaklanıp, ezilmiş, toprakları kemirmiş, labirentinin içindeki bir Asterion, metal yorgunluğunun tutsağı, metamorfik bir hayvan, edilgen, biçimlenebilen bir Homongolos, bir Frengi'stein'dir, eARTh yaşadığı yerin adı, ne acı!.. Vahşetin, ihanetin ve delaletin insanlığında barbar Osmanlı, kafes arkasından bakıp duran sofistike padişahla, onu iplerinden çekiştirip duran analığı demek ha!.. Vay canına!


Kanibalizm sürsün diye, insanlık birbirini yesin diye bir kültür bu kadar hicvedilebilir, bu kadar recmedilebilir, aklıselim dostlarım!.. Her imparatorluk gibi 'Olabilecek dünyaların en iyisine' yelken açmaya çabalayan, Adem'in terk edilmiş çocukları, beşeriyetin handikaplarına, yaratılmış olmanın acılarına, uygarlığın yeryüzüyle süren dinmez uyumsuzluklarına, evrene, paralel dünyalara duyduğu adaptasyon zorluklarına, uyuşmazlıklarına bir türlü göğüs geremeyen ve kendini bir tür anomali, bir tür sapma zanneden...


Tanrıların umursamazlığı ve evrenin uçsuz bucaksızlığıyla hiç bir zaman baş edemeyen ve her seferinde yenik düşmenin aczi ve umarsızlığın okyanusları inleten kederiyle ölerek, her seferinde yeniden dirilen, hiçlik ve yokluk duygusunun prangalarında, acılardan acı, ölümlerden ölüm beğenerek, öbür dünyalara sığınıp, göz yaşlarıyla iman eden ve insanoğullarıyla aynı yazgıyı paylaşmanın acılarını, emel denizlerindeki ıstıraplarını, elem bahçelerinde sürüp giden yolculuklarını tatmış Osman evlatlarının hanları arasında, dördüncü Mehmet ve ikinci Süleyman'da vardır. Avcı Mehmet'tir biri, zevk ve estetik düşkünüydü, zamanında minyatür ve güzel sanatlar gelişmişti, Süleyman'sa bilinmez ama çok değerli biridir, imar ve mimari bir üslubun gelişmesine önem vermiş, yaşamın bu dünyada olduğu düşüncesine kaynaklık etmiş, deruni bir eğitimin ve bir kültürün ferdiydi.


Mustafalar, Osmanlar, Selimler, Ahmetler, Hamitler, Mehmetler nasıl bu kadar vicdansız olabilir, bu denli başıboş bir imparatorluk yaygarası, bu denli bir cehalet denizi kendisini altı yüz yıl nasıl koruyabilir!..


Eğer geçmişimizle barışıp yüzleşmezsek gemilerimiz bu kez karaya oturacaktır oysa kayalardan yüzmüştü onlar, padişahlar iyicil insanlardı, onları bu kadar acımasız, vefasız ve bilisiz gösterenler gelecekten korkan gafillerdir. Şeyh Bedrettin dünyanın ilk kitaplı proleteri, Marks'ın atasıydı... Bilim kurgu dünyası, Evliya Çelebi'nin düş gücünü henüz aşamadı, Mimar Sinan'ı dünya biliyor, biz bilmiyoruz, bu toprağın insanı Yunus'un şiirini, yeryüzü henüz yineleyemedi, Mevlana hümanizmin ilk elçisi, peygamber Muhammet azılı bir devrimciydi...


Bunları bırakalım, tarih belgeyle yazılmazmış, Osmanlı'ya negatif değil pozitif kutuptan bakalım, Osmanlı yıkıldığında, konjonktürel ve stratejik açıdan dünyanın en büyük imparatorluğuydu ve İngiltere o sıralar, yeni palazlanan bir ada devleti konumundaydı. Ottoman Empire'nin en büyük drenajı ise 600 yıl boyunca Haçlı Seferleri'nin önünde set oluşturması ve -kanlı savaşları- Avrupa'nın ortasına taşımasıdır. Doğu için bundan büyük bir sükünet var mıdır, Ottoman Pax tarihin en büyük itifakıdır ve Çin Setti'nden daha büyük bir işlevi olmuştur 600 yıl boyunca, bugün, çığlık ve gözyaşlarının dinmediği, çocukların doğmaya bile fırsat bulamadığı Orta Doğu'ya bakıldığında, nur içinde yatsınlar diyenleri duyar gibiyim. Açıların tersini göremeyenler, düzünde boğulup gidenlerdir.


Gelelim Cumhuriyet'imize yönelik -olası- negatif bir bakış açısına, dünyada yenenlerin, mağlupların -peşinden- (izinden) gittiği ve neredeyse masa başında kaybettiği tek savaştır Kurtuluş Savaşı, şimdi Haçlılar'ın üsleri ve lojistik envanterleriyle doludur Anadolu, karşılıklı bağımlılık adı altında yumuşatılan işbirliğine bakıldığında, çevremiz terör devletleriyle ve yüz yıldır inleyen, sömürülen halklar ve açlığın, yoksulluk ve yoksunluğun pençesinde kıvranan, fasonizmin tezgahlarında genç yaşta ölen, umudunu kaybeden kitleler, göçmenler ve patlayan bombaların altında yitip giden insanlarla doludur Orta Doğu, yeryüzünde bir cehennem!.. Mazohizm nedir biliyorsunuz ve orayı tanıyorsunuz değil mi! Yorum sizin!..


Düşünce jimnastiği bu, bir savaşın kazanımları fötr giymek uğruna terk edip gidilmemeliydi, estette bir var oluş biçimi diyelim ama tüm yüzölçümüyle bölge kan gölüne dönüştü ve türban üstü fötrle, acınası bir kozmikomikliğe dönüşen denekler konumuna yükselen birey birlikleri peyda oldu, kültür hegomanyasının amansız (mezaliminde) baskılarında oluşan toplumsal paranoyanın, görsele dönüşmüş bir cinnetidir bu dostlarım. Bu konuda Araplar kadar bile olamadık açıkçası, yüzeysel değişim içeriği belirlemez, içerik kesinlikle görseli belirler, biz görsel değişimle, kasketi devrim zannetmekle güneşli havada şemsiye açan -centilmen- olacağız sandık, altı kaval üstü Şişhane olmaktan kurtulamadık, peki, elimize ne geçti, akademide bir koltuk, bir de çek defteri= Borç bataklığında kıvranan, sürüngenler ülkesi... İçler acısı manzarayı açınlayan bir deyim de var, -karga keklik gibi yürümek istemiş- derken kendi yürüyüşünü de unutmuş!..


Bir de Osmanlı Türk değildi diyenler var, bu imparatorluğun adı Osmanlı değil bir kere, Türk-İslam İmparatorluğu, bu bir şaşırtmaca, tarihinizi Hammer yazdı sizlerin, geçmişinizle kanlı bıçaklı olsunlar diye, her şeyi batıdan öğrendiniz, Kanuni'nin romanını bile onlara yazdırdınız ve uyudunuz yüz yıldır, İskender doğuya uygarlık götürdü, Attila Roma'ya barbarlığı getirdi, vah vah vah benim kukla yurttaşlarım, bir bir daha iki eder, bu da aptallara yeter, bu toprak İstanbul fethedilince imparatorluk statüsüne kavuştu, çünkü bir imparatorluğu yıktı ve onun mirasına el koyup, şanını devraldı, illahi batılı motiflerin tasmasını takacaksanız boynunuza, Bizantik İslam İmparatorluğu demeniz çok daha doğru olur!.. Çünkü Osman, Kayı boyundan bir yaramaz çocuktu. II. Mehmet'tir imparatorluğun tapusunu alan!.. Bu babadan oğula geçen yalı değil ki adını Osman'ın Yâdigârı koysunlar!..


Bize ne olmuş sonuçta, kültürümüz -Frenk eyaletinin!- hükümranlığıyla yönlenir olmuş, şiir, resim, felsefe onlardan sorulur olmuş, malın ithali ve üretmeden tüketme alışkanlığına, tarihte bir ilk -şiir ithali- eklenmiş, oradan gelen lejyonerlerin heykelleri dikilmiş, yurtsever ilan edilmiş -cinnet sürüyor yani- sicimlerimiz İngiltere'den gelir olmuş, tayyare gibi Amerikan arabaları(!) ağaların gerdek gecesine kadar girmiş, buzdolaplarımız Alman, tutuşan paçalarımız İspanyol olmuş ve görev tamamlanmış dostlarım. Bunun çağdaş literatürdeki adı, teknoloik abluka, lojistik işgal, kolonyalist kültür bombardımanıyla yaygınlaşan böl ve yönet politikası ve yeni sömürgeler doktriniyle, bulaşıcı olan domino teorisinin fütühatıdır ama acı çekmektense, insanın naturasında -mutluluk duyma sendromu- yeğlenir dostlarım. 'Tüysüz Maicon', kızmayın Kısa Pepen'de vardı onlarda,  sırrı ağzından kaçırdı geçenlerde, -onları yine ayırdık- dedi anlayan için!.. Bunları söyleyen sizden değilde, boyun eğip alkışlayanlar mı sizden. Peki...


Bizi islamiyet geri bıraktı söylemi hayata geçirildi, bizi 'Batı' geri bıraktı dostlarım, bayat balıklar yedirdi meccani, balık tutmayı öğretmedi, gelişmiş islam ülkesi yok ha! Çünkü koruyucu zırh ortadan kalktı, Çin setti yıkıldı, haçlı akınlarının önü açıldı ve OTTOMAN PAX paramparça oldu dostlarım, yerinde Birleşik Krallık' ve Birleşik Devletler'in ileri karakolu ve bölgesel terör ve yağmanın  anayurdu İSRAİL var, günahı da sevabı da onundur artık!.. Ama bu minvalde, her günahın bir doğru yanı, her suçun bir haklı yanı vardır, elbirliğiyle Osmanlıyı suçlamanın ve kim söylerse söylesin abra kadabranın macerasını anladınız mı demiyorum, bir de bu yakadan bakarak anlamaya çalışmak gerekiyor, ortalık toz dumanken bir şey anlamak olanaksızdır onu da biliyorum!.. Şu da var, islamiyet Avrupa'da 750 den 1500 e hüküm sürdü, Endülüs hala gül kokuyor İspanya'da, Osmanlı 600 yıl sürdü Avrupa içlerinde, din bazlı değildir uygarlıklar aslında, bugün hıristiyan Avrupa ve Kuzey Amerika uygarlığın motoruyken, katolik Latin Amerika sefaletin pençesindedir. O bir yana dominant Avrupa uygarlığı, ABD öncülüğünde henüz 100 yılını bile doldurmamıştır, çünkü iki dünya savaşı onların duraklamasına neden olmuştur ve bu rüyanın bir yüzyıl daha sürceği meçhuldür ama sorun bizim ne olacağımızdır, yeni bir dünyada, tarih boyunca olduğu gibi biz uygarlığın ön saflarında yer alabilecek miyiz, ama bu hallerimiz insanı kuşkulandırıyor.


Middle East, planetimizin kompakt bir sömürge plantasyonudur, savaşkan ruhların yeni arenası ve lejyonların ve çöl aslanlarının güreş tutma alanıdır, Hindistan dünyanın kendisinden büyüktür derler, orta doğuysa dünya coğrafyasının en mikronik göstergesidir, tanrı oraya bakarak dünyanın ne menem bir şey olduğunu anlayabilir. Batı çağımızın Frankşeytan'ıdır dostlarım, insanlığın baltalı ilahı -Kinova-, batıdır günümüzde, bunu onlar biliyor, sömürge ruhlarsa, efendisinin kuklası olduğu için bilmezlikten geliyor, kobaylar büyük bir kinle atalarına kin kusuyor, Osmanlı'yı pedofili, kadınlarını kafes kuşu ilan ediyor, vay vay vay! 600 yıl Osmanlı sayesinde -batı birbiriyle savaştı- diyecek bir mankurt! yok mu aranızda, kafasını duvara çarpmış!.. Hal-i pür melalini anlayacak bir dilber kalmadı mı Osmanlı diyarından! Onun için ezikler birbirini suçlar ve birbirini aşağılar sürekli ve onun için plaklarda her daim -ağlayan gözlerim bir gün gülecek, doktorlar derdimi bir gün bilecek- şarkısı dönüp duruyordur dostlarım bilesiniz!..


Geçmiş yüzyıllara, barışın guvernörü atalarına ve bu topraklara kem gözle bakan; yansılama ve yanılsamalarla dolu bu dünya sahnesinde, bir Kıro Magnon'dur (Cro Magnon) ve geçmişini yadsıyan, kendinden ve geleceğinden korkan, sindirilmiş bir at gövde (Kentauros) ya da boğa baş (Minotaur), varlığı kuşku götüren, tarihin karanlıklarında soyu tükenmiş, yitip gitmiş, bir yarı-insan, yarı-hayvandır!..


Geçmişinden kopan, onu yadsıyan,  geleceğinden kaçandır, kadim hiç bir toplum -Ara Geçiş- toplumu olamaz, olmamıştır, firavunların Mısır'ı dünyanın en başat uluslarından biridir, İran Perslerle övünür, Yunanlılar, Grek Uygarlığının süreğeni olduklarını ileri sürer ve saygınlıkları bu yüzdendir. Türkler en az onlar kadar bir uygarlık zincirinin halkasıdır ve kadim bir ulustur, bunu dünya bilirken, bizim bu denli aşağılık bir tutum sergilememiz, küçük dilimizi yutmamıza neden oluyor ve anlayamıyoruz artık olan biteni!..


Yalnızca Türk Ulusu'dur ki, dününü yok saymaya çabalıyor. Bu düşmanlarımız için kozmikomik ve sevinilesi bir şeydir. Dostlarımız için açıklanması olanaksız bir travma, trajikomik bir alçaklık ve bir sosyal bunamadır!..


Hal böyleyken, garip, çok garip!.. Büyük Önder'in Osmanlı'yla ilgili bir tek kargışı, bir tek tümcesi yokken, -varsa ben buradayım, kimin, yüzü kızaracak merak ediyorum!- ona sevdalı olanların bu ülkeye ve atalarına İHANETİ anlaşılır gibi değil!..


 Ne diyelim, bu günlerde geçer!..

17 Mart 2018 Cumartesi

ŞAİR





Şair kimdir!.. O içine doğduğu dile katkıda bulunan, ekler yapan, çıkarımlar sağlayan, dil sihirbazı bir kimlik sayılabilir. Olağan dille şiir yazan, olağanın dışına çıkamayan, verili dille bir dirhem oynamayan insan şair değil, bir ilk yaz dünyasının uçucu kelebeği olabilir.

Dil organizmadır, canlıdır, doğar, yaşar, ölür. Kendini çoğaltarak, eskil olanın yerine yenilerini koyarak, apseli yerler onarılarak, bu tür büyülerle, iç içeliklerle, uçan oklarla varlığını sürdürmeyi bilir. Müsavatın yerini eşitlik alır, hürriyetin adı özgürlük olur, teori yerini kurama bırakır. Şair dilin ilkinsil sorumlusudur, çünkü dilin estetiği, var oluşu, yenilenmesi ve geleceğe göz kırpması ondan sorulur!.. Yoksa niçin vardır ki...

Evrende iki şeyin tam bir tanımı yapılamaz ve belirlenebilmiş bir sınırı yoktur, evrenin kendisi ve onun amacı ve amaçlayanı şiir... Şiir ve evren iki şeyi amaçlar gerçeklikte, sonsuz bir estetin peşine düşmekle, onun ilkel kordalı biçimi barışa ve sonrasında güzelliğe, sonsuz bir güzelliğe ulaşma ve kavuşma tutkusu...

Yıldızlı karanlıkların gölgesinde sürüp giden yaşamın ereği budur. Bu yüzden tanrı da evrende şiir için vardır ve şiir yalnızca tanrı ve evrenin gereksinirliğinden doğmuş bir çabadır ve zorunlukla iç içedirler.

Kutsal kitaplar sonuçta bir şiirdir, kozmos bir şiirdir, bir bilgisayar, kabloların cennet ve cehennemiyle süslenmiş bir makinenin aksamı, uzayda dönmekte olan bir uydunun ya da bilinmezlikle yol alan bir nesnenin, anlamlandıramadığımız boşlukta uçup gidişi, gerçekte bir şiir arayışıdır...

İnsan da bir şiirdir. Bu yüzden şiir bir biçim arayışı olduğu kadar özgürlük ve sonsuzluğun bir başkaldırısı olmakla; gerçek ya da varlıksal; kozmolojik şiire ulaşabildiğimizde, evrenin bir anlamı kalmayacak, varlık kendisini, yarattığı ve yaratılmışlığının içerdiği tüm tözleri ve her şeyi unutacaktır. Gerçek şiire ulaşılması; Şeylerin mülkiyeti, somut ve soyutun saldırgan etkileri, eylemin göreceli şiddeti ve evrensel sığmazlığımızın sonu olacaktır.

II.Yeni, Garip Akımı ve de Toplumcu Gerçekçiliğin perspektifinde sayısız şair var, biri bile eğer dile katkı yapmamışsa, yeni ufuklar açıp, güneşe doğru koşamamışsa, sözcükleri yeniden yoğurup yazın dünyasının bulutlarında yer almamışsa değil şair, okur / yazar bile sayılmamalıdır gerçeklikte... O ansiklopedilerde de yer alsa, betikleri diz boyunu aşsa da, eskilliğin deyimi bir mottoyla, 'Benim oğlan bina okur, döner döner yine okur' söyleminin kara yazgılı yolcularından biridir ne yazık ki... Coşkuyla paylaştığımız yaşama ilişkin şiirler, aşkla yatıp kalkan dizeler, sonsuzluğu arayan soneler, tüm bu saydıklarımızdan payını alamamışsa, iç burkan bir tekerlemedir, belki şiirdir de ama onun yazarına şair denemez.

Şair bir yanıyla salt yenilikçidir, yeni ve gelecek çağların sözcüsü, ele avuca sığmaz gelecekçisi, kahinidir... Onun için ne gülün gazelinden, ne ödül bekçisinden, ne aşkın yineleyicisinden ve atalarından kalıt dile sevdalı geçmişin söylevcisinden şair olamaz.
Bunlar gerçellikte Salieri katında yer alırlar, gerçek müzisyenlerin ve yabanıl, deneyimlenmemiş ağıtların karşısında erkin; entelijansiya ve ülke gerçeklerinin bıktırıcı yinelemelerine sırtını yaslayarak, tutuculuğun, skolastik, değişmez bir dünyanın sözcülüğüne soyunarak; felsefenin sefaletine, sefaletin felsefesini koyutlayıp ve kendi kendini yok edip, tüketerek, alışılmış, ürkütücü söyüt ve sönümlemelerle, bir afyon dünyasının çığırtkanları olarak, kitlelerin yüceltebildiği putlar gibi avunur dururlar ne yazık ki...

Kalabalıklarda boynunu İskender gibi eğerek dolaşırlar, totem gibi sağa sola savrulanlar ve yelesini aslan gibi kükreyerek sallayanları, kerameti kendinden menkul dize simsarları, yazın tacirleri, günoğulcu esnafları olarak diğerlerinden kolaylıkla ayırt edebilirsiniz. Yineleyen ve kuyrukyutan bir yeryüzünün şanlı ordusu, niceliğin saltanatını süren yenilmez armadasıdır onlar...
Öyle kibirlidirler ki, yalnızca göklere bakan gözleriyle, bir ok gibi sapmasız, ekin açlığından kudurmuş kalabalıklar arasında, zembili ve güğümü omuzunda, karanlık bir tünele, ıssız bir mağaraya doğru koşarak; mutlanlı, buzdan bir ışık gibi coşkuyla, gururla, şaşırtıcı bir özgüven ve sakınmasızlıkla saplanırlar. Yüz yılların genlerinden süzülen bir alışkanlığın, bilindik sözütlerin, temaların onmazlığıyla!..

Oysa şiir ölümlü birinin, dünyevi gailesi, şangırtıyla dolu avuntusu değil, evrenin; bir varoluşun gizi olmakla, insanın yolculuğunda her şeyi; varlığı, şeytanı, esemeyi, kozmosu, tanrıyı sorgulamak ve onlarla at koşturarak; yıldızlı karanlıklarla, ışık körü bilinmezliklerin çatışkısında, bir estetin peşinde, soruların sorusunu arayarak; evrene karışmak ve -Edeb'le- bir bütünleşmenin, artık o olmanın özleminde, bir başlangıç ve sonu olmayanın şaşırtısında; sonsuz bir uçsuz bucaksızlıkta yok olmaktır...