27 Nisan 2018 Cuma

OSMANOFLAR





(600 yıl boyunca Haçlı Seferleri'nin önünde Çin Setti gibi durdular. Ortadoğu bir barış ve kardeşlik yurduydu. Eden bahçeleri oradaydı ve o günden beri ilk kez insanlık huzur bulmuştu kadim topraklarda, Osmanlı yıkıldı ve bölge kan gölü oldu, uydu -kukla- devletler peyda oldu ve sömürgeler çoğaldı,  peygamberler diyarı, sanki tanrının lanetine uğradı ve o günden beri bir türlü iflah olmadı. Çünkü büyük Osmanlı her imparatorluk gibi gözden kaybolunca, olanlar oldu ve Ortadoğunun bütün ülkeleri şimdi sömürge, haçın gölgesinde ve benliğini, kimliğini yitirmiş sürünmekte, ta ki tanrı elini yeniden uzatana ve O'nun kadim kavimleri yeniden soylu kimliğine -özbenliğine- dönüp, geçmişlerinin şanıyla; başlarına gelenden gerekli dersi alana dek, şimdi onlar ya sömürge ya soykırıma uğruyor ya da kimliğini yitirmekte, çünkü  tanrı onları ta baştan beri -uygarlıkların yaratıcısı kılmıştı- ama onlar sığınmacı bir ruha dönüştüler, bir maymun gibi taklitci, bir köle gibi kopyacı ve  uygarlığın öncülüğünü bırakıp, barbarların kölesi olma yolunu seçtiler; kurdun postuna bürünüp, kendi kardeşlerini aldatma, kavimlerini kandırma yoluna saparak, el etek açıp, kapı kulluğunun miskinliğini yeğlediler ve onlar hâlâ atalarına düşmanlıkla, lanet okuma ve geçmişlerini yadsıma peşinde, sağa sola savrularak günlerini geçirmekte ve  tanrının lanetinin, bu yüzden üzerlerinde olduğunu bilmemektedirler!..)


O zamanlar kırda bayırda Yunusların yetiştiği yıllardı. Boylar, beylikler halinde Anadolu'da yaşıyor, Selçuklu, Büyük Selçuklu derken bir imparatorluğa dönüşmenin düşlerini kuruyorduk. İsfandiyaroğulları, Karesiler, Candar, Karamanoğulları derken, Kayı boyundan Ertuğrul Gazioğlu, Osman Bey'in Bizans tekfurlarıyla savaşırken, füruu Orhan Bey'in onların kızıyla evlenmesi sonucu, Bizans üzerinden bir imparatorluğa dönüşeceğimizi anladık. Mete Han, Melikşah, Alpaslan gibi yiğitler görmüş, Mevlana, Ahmet Yesevi, Kaşgarlı Mahmut, Yusuf Has Hacib gibi bilginler yetiştirmiş bu topraklar parçalanmış ve kısa bacaklı poturların dolandığı Yecüc Mecüc diyarlarına dönüşmüştü. Türkler böyle şeylere alışkın değildi...


Osman Bey öldüğünde, Kardeşi Orhan, Bursa, Edirne derken topraklar genişlemiş, Murat zamanında Balkanlar'a sarkan akıncılar, İznik ve Edirne tarafından Doğu Roma imparatorluğunun bir kente, bir beyliğe dönüşecek kadar küçülmüş arke'gon Bizans'ını kıskaca almışlardı. Bizans sallanıyordu ve öyle bir entrika ve karmaşa içindeydi ki, kardinal kavuğu görmektense, cennetlik Porfirio'nun sarayında Osmanlı kavuğu görmeyi yeğ tutarız diyebiliyorlardı. Bu özgüvenlerinin aşırılığına bir işaretti.


Osman'ın çocukları tanrının yeryüzündeki halifesi, Roma imparatorluğunun da varisiydiler. Doğunun ve batının efendisi!.. Murat, Sırp Sındığı'ndan sonra, Kosova'da Miloş Obronoviç adlı Sırp tarafından suikasta uğradığında akan kanı üzerine Osman çocuklarının uzun yıllar yemin verme adetine yol açmıştı. Murat büyük bir cihangirdi. Yıldırım, Bizans'ı almak düşleriyle yaşayan bir kağandı, bre Doğan diye düşman saflarını yarıp Niğbolu kalesine tek başına varacak kudrette bir cengâverdi. Türklerin en büyük düşmanı Türkler midir bilemem ama, doğudan Demirbacak (Aksak Timur, Timurlenk) geldi, Çubuk ovasında boy ölçüştüler, Yıldırım, zamanın tankları Asya filleriyle, gururu ve kibrine yenik düştü, yetmedi tutsak oldu ve altı ay sonra düşlerinin elem verici düşüşlere dönüşmesine dayanamayarak öbür dünyaya göçtü. Öbür dünya... Sevdiklerimizin ana yurdu!..


Timur'un onun sırtına basarak ata bindiği, çocuklarından birini gözü önünde katlettiği söylenir. Timur bir çeşit İskender'di doğunun İskender'i, fatihler hep birbirine benzer. Diyesim döktüğü kan ve öldüğüyle kaldı. Süleyman Çelebi, Mehmet Çelebi oğlu, Murat derken sıra Mehmetlerin ikincisine geldi ve Bizans, karanlıkta korkunç birer hayalet gibi, Galata yamaçlarından süzülen gemileri, tanrıların gökten yere inişi sanmasıyla düştü... Mora despotu, son Romalı Konstantin Dragosis, Kerkaporta'dan (Tahıl Kapısı, sonradan Lupus, Kurtlar Kapısı adını aldı.) giren askerlerce giriştiği çarpışmada gerileyince Lykos Vadisi'nde yazık ki yüzü toprağı gördü. Tahttan düşmüş altın tacı, kan denizinde yüzen bir güneş gibi parıldıyor, sessiz ölüsü de, çarmıhında uyuyan İsa gibi göz alıyordu artık...


Mehmet çok vahşice dile getirilir bu kuşatmanın sonunda, Truva'da, Kudüs'te, Granada ve Gaugamela'da olduğu gibi!.. Oysa esrar zede ve sufi Beyazıt'tan sonraki Yavuz yani Selim hepsinden daha acımasızdı, Ridaniye'de Memluk hünkarı Tomanbay çadırına kadar gelmiş ama onu bulamayınca, yenilmesi mukadder olmuştu. Yavuz'a vezir olasın sözü, tiz onun kellesini vurun sözüyle bir bağıta dönüşmüş ve Tomanbay'ın kellesi Kahire sokaklarını günlerce dolaşmıştı... İnsanlık tarihi barışın değil kan ve gözyaşının tarihidir evet, uygarlığımız Habil ve Kabil'den beri ikircik ve ikilemle taçlanmıştır!..


Bir tarafta göz yaşları kuruyan annelerimiz, diğer yanda babalarımız ve birbirine düşman olmanın yazgısıyla doğmuş çocuklarımız vardır, henüz gurur duyabileceğimiz hiç bir şeyimiz yoktur bizim dünyada, her şey düzmece ve 'Ona dil verildi, şu yalan yani, ona et verildi toz olan' manifestosuyla kurulmuş bir cehennemin bekçileriyiz biz, birbirimizi suçlamak ve yarattığımız düşmanlarla kol kola olmak adetimizdir. Kanibalizm çağlarını geçememişizdir. Kolomb'un altınları kan rengindedir, İskender kültür değil 'kılıç suyu' götürmüştür, kayalıklar arasından akan ırmaklara ve bataklıklara, Babil dillerle birlikte beşiğimizi de ayırmıştır, firavunlar tanrımızdır, peygamberler günoğulcu, meleklerden biri kesinlikle şeytanımızdır, FrankŞeytanlık atamızdır ve Hiroşima'da ne yazık ki insanlığımız ve barbarlığımızla birlikte, şanlı bir mezarımızdır bizim!.. Susmak ve yeni bir dille, yeniden başlamaktır tek umarımız...


Bütün bunlar insanlığın var oluşunun olmazsa olmazları sayılırken, yetmezmiş gibi ve başka bir kozmikomiklik yokmuş ya da olamazmış gibi iki cihanda, Osman'ın evlatları geri kalmış ve emsali görülmemiş bir imparatorluğun zanlıları sayılır, külliyen masal, Bizans fatihinin topları döneminin, nükleid gücü sayılır, Urban, Mimar Sinan, Evliya Çelebi, Ali Kuşçu, Takiyüddin, Levni dünyanın gözdeleriydi, gözlemevi yerle bir edilmiştir denir, o sıra Galileo, Giordano Bruno (alt sınıfın bütün kadınları gibi veba gibi felaketlerin sorumlusu ilan edilen insanlar gibi cadı avına kurban gitti ve bu bilge gökbilimci, Floransa'da Giampoi Fei meydanında törenle yakıldı!) ve dünyevi kıyametleri resmederek ağıtlar yakan, gözlerinin feri kuruyan Hieronymus Bosch'un kanıtlayacağı gibi tüm Avrupa'da benzeri şeyler vardı ve engizisyon tüm kadınlar ve bilginler için bir cadı avı başlatıyordu. Çağ o çağdı. Mimar Sinan ayarında bir mimar yoktu dünyada ama onun yapıtları ve antik çağın tüm kalıtları sürekli yok edildi Anadolu'da, bu Osmanoğullarıyla ilgili bir tavır değildi!.. Urban Macardı, Sinan Türk değildi diyenlere diyeceğim şu, Hiroşima'nın seri katilleri, dünya uygarlığının utanılır kontrendikasyonu Daltonlar, Fermi, Oppenheimer ve Einstein Amerikalı mıydı, biri İtalyan, diğerleri vatanlarından kaçarak, daha büyük katliamların müstebitliğine soyunan lejyonerlerdi öyle mi! Bu mantık -sömürge evlatlarına- has bir mantık bunu bilesiniz!.. Aziz Sancar çoktan ülke değiştirdi, o ABD teknolojisinin beyinsel  kölesidir bu durumda, neden alınıyorsunuz, kısacası Osmanlı'nın organik yapısını, ABD kurnazlıkla uyguluyor günümüzde!.. Ama biz bunu kendimizi aşağılamakta kullanırken ABD'ye yardakçılık yapmış oluyorsunuz, az gelişmişliğin paradoksları, ezik bilinçlerin yalpalamalarıdır bu dostlarım!..


Bu toprakların geri kalışının tarihi yıkılış ve sonrasıdır ne yazık ki!.. Sanayi devrimine kadar Avrupa ve dünya arasında görülebilir bir ayrıcalık yoktu. Tanzimat bu çabaların başlangıcıydı ve hala sürmekte ve ne yazık ki ilerlememektedir, sürmekte ama ilerlememekte, ilginç!.. Sarı Selim geçici, babası Kanuni ise dünya fatihiydi. Ayakta öldüğü söylenir, Kral Salamon'la karıştırılır belki ama bu o kadar doğrudur ki öldüğü anlaşılmasın diye Zigetvar'daki çadırında günlerce önünden geçenler, onun haşin bakışlarıyla, yaşadığına yemin etmişlerdir!.. Murat, Mehmet, Mustafa ve Osman hepsi başarılıydılar, vezirlerin yönetime katılmasının, kadınların söz sahibi olmasının kanıksandığı çağlardı. Ne ki Genç Osman çok reformist ve hatta devrimci bir padişahtı, olmadı evet boğularak cezalandırıldı ama onun genç oluşu ve Cem Sultan gibi bir yazgıyı paylaşması, hakkında söylencelerin üretilmesine neden olmuştur. Hiç bir belge, hiç bir gerçeklik payı olmadan üretilir söylenceler, tarihin yaprakları arasındaki karakoncoloslar ne kadar doğrudur hiç kimse bilemez...


Turhan Sultan isyancıları bir leğen kül fırlatarak püskürtmüştür, Kanije savunmasında taş dolu çuvallar Haçlı esirlere erzak gibi gösterilmiştir, Kağıthane, Sadabat şenliklerinde kaplumbağalar ışıklar saçan bir meşale gibi gezdirilmiştir, Lale devrinin padişahı Selim cellatlara şarkımı bitireyim geliyorum demiştir, Deli İbrahim balıklara altın yemler serpmiştir, kuşlarla evlenmiştir, Abdülaziz beş güreşçiyi aynı anda yenmiş, boğazı yürüyerek geçmiştir, şehzade Abdülmecit'in gözleri yanıp sönerdi, resimlerini boyamak için yalnızca arkasını döner, dua ederdi, hepsi birer söylencedir. Onu bırakın Hezarfen'in Galata'dan, Üsküdar'a uçuşu, Kız Kulesi'nin bir gece yok oluşu, Muratların dördüncüsünün haşhaşin oluşu, Boğazın buz tutuşu, Topkapı sarayındaki süt havuzları, Sarayburnu'na yeraltından kadanadan bir aygırla çıkılan dehliz, hamamlardan boğaza bağlanan tüneller, haremdeki kadın şairler, yeryüzünü inleten menkıbeler hiç bir zaman bin bir gece masallarının süreğeni bir sihir, hayran olunası bir büyü olarak görülmemiştir, bu toprağın insanları kendisine ve atalarına -ecdadına- düşman olmayı salavat bellemiştir.


Hülagü, Bağdat'ta kitapları ateşe verdiğinde alevler bulutlara değmişti, Davut ve Goliath, Filist ve Kenanoğulları dünya doğup, doğurulduğundan beri savaşıyor, yurdunu savunurken yenilen Japonlar kalubeladan beri harakiri yapıyor, John Jack Pershing ayı tahrip edecek güçte bir füzeye adı verildiğinde yüz binlerce kızıl deriliyi güneşte kurutmuştu, Normandiya çıkarmasında 1,5 saatte 250.000 asker cehennemi gözleriyle görmüştü, Naziler insanları Krema-toryum'larda pişirdiler, Mari Antuvanet külotu çıkarılarak giyotine gittiğinde başı kesilenler, Osmanlıda boğularak ölenlerin sayısını geçmişti, Çanakkale'de İngiliz birlikleri yüzbinlerce yüz bini Hellespont'a gömdüğünde güneş dünyadan bir kereliğine çekilmişti, Hernan Kortez yerlileri yemişti, Magellan köleleri denize atmış, safradan kurtularak yaşama tutunmuştu, Maoriler kuzeyden gelenlere yem olmuştu, Afrika'da yamyamlığı 'maymun' yiyen beyazlar yaymıştı, Herodot tarihi insan yiyen kralların tarihiydi ve Antlarda düşen uçakta insanlar birbirini yiyerek ayakta kalmış, Sibirya'da donarak ölüme terkedilenler insanlığı kurtarmıştı!..


İnsanoğlu başını giyotine uzatanların kargışını devrim niteleyecek, nükleer gücün gölgesinde aşağıdakilere revolver çekerek, yukarıdakilerle aya gitmeyi uygarlık belleyecekse, bir sorun var demektir. Tanrı inancının aracılığında, tanrının adını olasılıkla kirletmek değil midir bu, bu deltoidlerin hümanizmle ilgisi olabileceğini sananlar saralı Kaligula'yla akraba olanlardır. İnsanlık düşünsel omurgasını değiştirmeli, iskeletini yenilemeli, et suyuyla beslenen, semiren yeryüzü gerçekliğini terk ederek, tanrısallıkla güçlenerek, bir uzaylı, kozmik bir varlık olabileceğini göstermelidir.


Bugün insan, boşluktan ödü kopan, ayakları karaya basan, yeryüzünden kaçamayan, onun gerçelliğinden kopamayan, yüzyıllardır doğal seleksiyonun yasalarına boyun eğmiş, hiç bir gelişme gösterememiş, kendi mitolojisinin içine kapanarak, beli bükülmüş, dişleri, döşleri, düşleri, düşünceleri yeryüzüne kapaklanıp, ezilmiş, toprakları kemirmiş, labirentinin içindeki bir Asterion, metal yorgunluğunun tutsağı, metamorfik bir hayvan, edilgen, biçimlenebilen bir Homongolos, bir Frengi'stein'dir, eARTh yaşadığı yerin adı, ne acı!.. Vahşetin, ihanetin ve delaletin insanlığında barbar Osmanlı, kafes arkasından bakıp duran sofistike padişahla, onu iplerinden çekiştirip duran analığı demek ha!.. Vay canına!


Kanibalizm sürsün diye, insanlık birbirini yesin diye bir kültür bu kadar hicvedilebilir, bu kadar recmedilebilir, aklıselim dostlarım!.. Her imparatorluk gibi 'Olabilecek dünyaların en iyisine' yelken açmaya çabalayan, Adem'in terk edilmiş çocukları, beşeriyetin handikaplarına, yaratılmış olmanın acılarına, uygarlığın yeryüzüyle süren dinmez uyumsuzluklarına, evrene, paralel dünyalara duyduğu adaptasyon zorluklarına, uyuşmazlıklarına bir türlü göğüs geremeyen ve kendini bir tür anomali, bir tür sapma zanneden...


Tanrıların umursamazlığı ve evrenin uçsuz bucaksızlığıyla hiç bir zaman baş edemeyen ve her seferinde yenik düşmenin aczi ve umarsızlığın okyanusları inleten kederiyle ölerek, her seferinde yeniden dirilen, hiçlik ve yokluk duygusunun prangalarında, acılardan acı, ölümlerden ölüm beğenerek, öbür dünyalara sığınıp, göz yaşlarıyla iman eden ve insanoğullarıyla aynı yazgıyı paylaşmanın acılarını, emel denizlerindeki ıstıraplarını, elem bahçelerinde sürüp giden yolculuklarını tatmış Osman evlatlarının hanları arasında, dördüncü Mehmet ve ikinci Süleyman'da vardır. Avcı Mehmet'tir biri, zevk ve estetik düşkünüydü, zamanında minyatür ve güzel sanatlar gelişmişti, Süleyman'sa bilinmez ama çok değerli biridir, imar ve mimari bir üslubun gelişmesine önem vermiş, yaşamın bu dünyada olduğu düşüncesine kaynaklık etmiş, deruni bir eğitimin ve bir kültürün ferdiydi.


Mustafalar, Osmanlar, Selimler, Ahmetler, Hamitler, Mehmetler nasıl bu kadar vicdansız olabilir, bu denli başıboş bir imparatorluk yaygarası, bu denli bir cehalet denizi kendisini altı yüz yıl nasıl koruyabilir!..


Eğer geçmişimizle barışıp yüzleşmezsek gemilerimiz bu kez karaya oturacaktır oysa kayalardan yüzmüştü onlar, padişahlar iyicil insanlardı, onları bu kadar acımasız, vefasız ve bilisiz gösterenler gelecekten korkan gafillerdir. Şeyh Bedrettin dünyanın ilk kitaplı proleteri, Marks'ın atasıydı... Bilim kurgu dünyası, Evliya Çelebi'nin düş gücünü henüz aşamadı, Mimar Sinan'ı dünya biliyor, biz bilmiyoruz, bu toprağın insanı Yunus'un şiirini, yeryüzü henüz yineleyemedi, Mevlana hümanizmin ilk elçisi, peygamber Muhammet azılı bir devrimciydi...


Bunları bırakalım, tarih belgeyle yazılmazmış, Osmanlı'ya negatif değil pozitif kutuptan bakalım, Osmanlı yıkıldığında, konjonktürel ve stratejik açıdan dünyanın en büyük imparatorluğuydu ve İngiltere o sıralar, yeni palazlanan bir ada devleti konumundaydı. Ottoman Empire'nin en büyük drenajı ise 600 yıl boyunca Haçlı Seferleri'nin önünde set oluşturması ve -kanlı savaşları- Avrupa'nın ortasına taşımasıdır. Doğu için bundan büyük bir sükünet var mıdır, Ottoman Pax tarihin en büyük itifakıdır ve Çin Setti'nden daha büyük bir işlevi olmuştur 600 yıl boyunca, bugün, çığlık ve gözyaşlarının dinmediği, çocukların doğmaya bile fırsat bulamadığı Orta Doğu'ya bakıldığında, nur içinde yatsınlar diyenleri duyar gibiyim. Açıların tersini göremeyenler, düzünde boğulup gidenlerdir.


Gelelim Cumhuriyet'imize yönelik -olası- negatif bir bakış açısına, dünyada yenenlerin, mağlupların -peşinden- (izinden) gittiği ve neredeyse masa başında kaybettiği tek savaştır Kurtuluş Savaşı, şimdi Haçlılar'ın üsleri ve lojistik envanterleriyle doludur Anadolu, karşılıklı bağımlılık adı altında yumuşatılan işbirliğine bakıldığında, çevremiz terör devletleriyle ve yüz yıldır inleyen, sömürülen halklar ve açlığın, yoksulluk ve yoksunluğun pençesinde kıvranan, fasonizmin tezgahlarında genç yaşta ölen, umudunu kaybeden kitleler, göçmenler ve patlayan bombaların altında yitip giden insanlarla doludur Orta Doğu, yeryüzünde bir cehennem!.. Mazohizm nedir biliyorsunuz ve orayı tanıyorsunuz değil mi! Yorum sizin!..


Düşünce jimnastiği bu, bir savaşın kazanımları fötr giymek uğruna terk edip gidilmemeliydi, estette bir var oluş biçimi diyelim ama tüm yüzölçümüyle bölge kan gölüne dönüştü ve türban üstü fötrle, acınası bir kozmikomikliğe dönüşen denekler konumuna yükselen birey birlikleri peyda oldu, kültür hegomanyasının amansız (mezaliminde) baskılarında oluşan toplumsal paranoyanın, görsele dönüşmüş bir cinnetidir bu dostlarım. Bu konuda Araplar kadar bile olamadık açıkçası, yüzeysel değişim içeriği belirlemez, içerik kesinlikle görseli belirler, biz görsel değişimle, kasketi devrim zannetmekle güneşli havada şemsiye açan -centilmen- olacağız sandık, altı kaval üstü Şişhane olmaktan kurtulamadık, peki, elimize ne geçti, akademide bir koltuk, bir de çek defteri= Borç bataklığında kıvranan, sürüngenler ülkesi... İçler acısı manzarayı açınlayan bir deyim de var, -karga keklik gibi yürümek istemiş- derken kendi yürüyüşünü de unutmuş!..


Bir de Osmanlı Türk değildi diyenler var, bu imparatorluğun adı Osmanlı değil bir kere, Türk-İslam İmparatorluğu, bu bir şaşırtmaca, tarihinizi Hammer yazdı sizlerin, geçmişinizle kanlı bıçaklı olsunlar diye, her şeyi batıdan öğrendiniz, Kanuni'nin romanını bile onlara yazdırdınız ve uyudunuz yüz yıldır, İskender doğuya uygarlık götürdü, Attila Roma'ya barbarlığı getirdi, vah vah vah benim kukla yurttaşlarım, bir bir daha iki eder, bu da aptallara yeter, bu toprak İstanbul fethedilince imparatorluk statüsüne kavuştu, çünkü bir imparatorluğu yıktı ve onun mirasına el koyup, şanını devraldı, illahi batılı motiflerin tasmasını takacaksanız boynunuza, Bizantik İslam İmparatorluğu demeniz çok daha doğru olur!.. Çünkü Osman, Kayı boyundan bir yaramaz çocuktu. II. Mehmet'tir imparatorluğun tapusunu alan!.. Bu babadan oğula geçen yalı değil ki adını Osman'ın Yâdigârı koysunlar!..


Bize ne olmuş sonuçta, kültürümüz -Frenk eyaletinin!- hükümranlığıyla yönlenir olmuş, şiir, resim, felsefe onlardan sorulur olmuş, malın ithali ve üretmeden tüketme alışkanlığına, tarihte bir ilk -şiir ithali- eklenmiş, oradan gelen lejyonerlerin heykelleri dikilmiş, yurtsever ilan edilmiş -cinnet sürüyor yani- sicimlerimiz İngiltere'den gelir olmuş, tayyare gibi Amerikan arabaları(!) ağaların gerdek gecesine kadar girmiş, buzdolaplarımız Alman, tutuşan paçalarımız İspanyol olmuş ve görev tamamlanmış dostlarım. Bunun çağdaş literatürdeki adı, teknoloik abluka, lojistik işgal, kolonyalist kültür bombardımanıyla yaygınlaşan böl ve yönet politikası ve yeni sömürgeler doktriniyle, bulaşıcı olan domino teorisinin fütühatıdır ama acı çekmektense, insanın naturasında -mutluluk duyma sendromu- yeğlenir dostlarım. 'Tüysüz Maicon', kızmayın Kısa Pepen'de vardı onlarda,  sırrı ağzından kaçırdı geçenlerde, -onları yine ayırdık- dedi anlayan için!.. Bunları söyleyen sizden değilde, boyun eğip alkışlayanlar mı sizden. Peki...


Bizi islamiyet geri bıraktı söylemi hayata geçirildi, bizi 'Batı' geri bıraktı dostlarım, bayat balıklar yedirdi meccani, balık tutmayı öğretmedi, gelişmiş islam ülkesi yok ha! Çünkü koruyucu zırh ortadan kalktı, Çin setti yıkıldı, haçlı akınlarının önü açıldı ve OTTOMAN PAX paramparça oldu dostlarım, yerinde Birleşik Krallık' ve Birleşik Devletler'in ileri karakolu ve bölgesel terör ve yağmanın  anayurdu İSRAİL var, günahı da sevabı da onundur artık!.. Ama bu minvalde, her günahın bir doğru yanı, her suçun bir haklı yanı vardır, elbirliğiyle Osmanlıyı suçlamanın ve kim söylerse söylesin abra kadabranın macerasını anladınız mı demiyorum, bir de bu yakadan bakarak anlamaya çalışmak gerekiyor, ortalık toz dumanken bir şey anlamak olanaksızdır onu da biliyorum!.. Şu da var, islamiyet Avrupa'da 750 den 1500 e hüküm sürdü, Endülüs hala gül kokuyor İspanya'da, Osmanlı 600 yıl sürdü Avrupa içlerinde, din bazlı değildir uygarlıklar aslında, bugün hıristiyan Avrupa ve Kuzey Amerika uygarlığın motoruyken, katolik Latin Amerika sefaletin pençesindedir. O bir yana dominant Avrupa uygarlığı, ABD öncülüğünde henüz 100 yılını bile doldurmamıştır, çünkü iki dünya savaşı onların duraklamasına neden olmuştur ve bu rüyanın bir yüzyıl daha sürceği meçhuldür ama sorun bizim ne olacağımızdır, yeni bir dünyada, tarih boyunca olduğu gibi biz uygarlığın ön saflarında yer alabilecek miyiz, ama bu hallerimiz insanı kuşkulandırıyor.


Middle East, planetimizin kompakt bir sömürge plantasyonudur, savaşkan ruhların yeni arenası ve lejyonların ve çöl aslanlarının güreş tutma alanıdır, Hindistan dünyanın kendisinden büyüktür derler, orta doğuysa dünya coğrafyasının en mikronik göstergesidir, tanrı oraya bakarak dünyanın ne menem bir şey olduğunu anlayabilir. Batı çağımızın Frankşeytan'ıdır dostlarım, insanlığın baltalı ilahı -Kinova-, batıdır günümüzde, bunu onlar biliyor, sömürge ruhlarsa, efendisinin kuklası olduğu için bilmezlikten geliyor, kobaylar büyük bir kinle atalarına kin kusuyor, Osmanlı'yı pedofili, kadınlarını kafes kuşu ilan ediyor, vay vay vay! 600 yıl Osmanlı sayesinde -batı birbiriyle savaştı- diyecek bir mankurt! yok mu aranızda, kafasını duvara çarpmış!.. Hal-i pür melalini anlayacak bir dilber kalmadı mı Osmanlı diyarından! Onun için ezikler birbirini suçlar ve birbirini aşağılar sürekli ve onun için plaklarda her daim -ağlayan gözlerim bir gün gülecek, doktorlar derdimi bir gün bilecek- şarkısı dönüp duruyordur dostlarım bilesiniz!..


Geçmiş yüzyıllara, barışın guvernörü atalarına ve bu topraklara kem gözle bakan; yansılama ve yanılsamalarla dolu bu dünya sahnesinde, bir Kıro Magnon'dur (Cro Magnon) ve geçmişini yadsıyan, kendinden ve geleceğinden korkan, sindirilmiş bir at gövde (Kentauros) ya da boğa baş (Minotaur), varlığı kuşku götüren, tarihin karanlıklarında soyu tükenmiş, yitip gitmiş, bir yarı-insan, yarı-hayvandır!..


Geçmişinden kopan, onu yadsıyan,  geleceğinden kaçandır, kadim hiç bir toplum -Ara Geçiş- toplumu olamaz, olmamıştır, firavunların Mısır'ı dünyanın en başat uluslarından biridir, İran Perslerle övünür, Yunanlılar, Grek Uygarlığının süreğeni olduklarını ileri sürer ve saygınlıkları bu yüzdendir. Türkler en az onlar kadar bir uygarlık zincirinin halkasıdır ve kadim bir ulustur, bunu dünya bilirken, bizim bu denli aşağılık bir tutum sergilememiz, küçük dilimizi yutmamıza neden oluyor ve anlayamıyoruz artık olan biteni!..


Yalnızca Türk Ulusu'dur ki, dününü yok saymaya çabalıyor. Bu düşmanlarımız için kozmikomik ve sevinilesi bir şeydir. Dostlarımız için açıklanması olanaksız bir travma, trajikomik bir alçaklık ve bir sosyal bunamadır!..


Hal böyleyken, garip, çok garip!.. Büyük Önder'in Osmanlı'yla ilgili bir tek kargışı, bir tek tümcesi yokken, -varsa ben buradayım, kimin, yüzü kızaracak merak ediyorum!- ona sevdalı olanların bu ülkeye ve atalarına İHANETİ anlaşılır gibi değil!..


 Ne diyelim, bu günlerde geçer!..

17 Mart 2018 Cumartesi

ŞAİR





Şair kimdir!.. O içine doğduğu dile katkıda bulunan, ekler yapan, çıkarımlar sağlayan, dil sihirbazı bir kimlik sayılabilir. Olağan dille şiir yazan, olağanın dışına çıkamayan, verili dille bir dirhem oynamayan insan şair değil, bir ilk yaz dünyasının uçucu kelebeği olabilir.

Dil organizmadır, canlıdır, doğar, yaşar, ölür. Kendini çoğaltarak, eskil olanın yerine yenilerini koyarak, apseli yerler onarılarak, bu tür büyülerle, iç içeliklerle, uçan oklarla varlığını sürdürmeyi bilir. Müsavatın yerini eşitlik alır, hürriyetin adı özgürlük olur, teori yerini kurama bırakır. Şair dilin ilkinsil sorumlusudur, çünkü dilin estetiği, var oluşu, yenilenmesi ve geleceğe göz kırpması ondan sorulur!.. Yoksa niçin vardır ki...

Evrende iki şeyin tam bir tanımı yapılamaz ve belirlenebilmiş bir sınırı yoktur, evrenin kendisi ve onun amacı ve amaçlayanı şiir... Şiir ve evren iki şeyi amaçlar gerçeklikte, sonsuz bir estetin peşine düşmekle, onun ilkel kordalı biçimi barışa ve sonrasında güzelliğe, sonsuz bir güzelliğe ulaşma ve kavuşma tutkusu...

Yıldızlı karanlıkların gölgesinde sürüp giden yaşamın ereği budur. Bu yüzden tanrı da evrende şiir için vardır ve şiir yalnızca tanrı ve evrenin gereksinirliğinden doğmuş bir çabadır ve zorunlukla iç içedirler.

Kutsal kitaplar sonuçta bir şiirdir, kozmos bir şiirdir, bir bilgisayar, kabloların cennet ve cehennemiyle süslenmiş bir makinenin aksamı, uzayda dönmekte olan bir uydunun ya da bilinmezlikle yol alan bir nesnenin, anlamlandıramadığımız boşlukta uçup gidişi, gerçekte bir şiir arayışıdır...

İnsan da bir şiirdir. Bu yüzden şiir bir biçim arayışı olduğu kadar özgürlük ve sonsuzluğun bir başkaldırısı olmakla; gerçek ya da varlıksal; kozmolojik şiire ulaşabildiğimizde, evrenin bir anlamı kalmayacak, varlık kendisini, yarattığı ve yaratılmışlığının içerdiği tüm tözleri ve her şeyi unutacaktır. Gerçek şiire ulaşılması; Şeylerin mülkiyeti, somut ve soyutun saldırgan etkileri, eylemin göreceli şiddeti ve evrensel sığmazlığımızın sonu olacaktır.

II.Yeni, Garip Akımı ve de Toplumcu Gerçekçiliğin perspektifinde sayısız şair var, biri bile eğer dile katkı yapmamışsa, yeni ufuklar açıp, güneşe doğru koşamamışsa, sözcükleri yeniden yoğurup yazın dünyasının bulutlarında yer almamışsa değil şair, okur / yazar bile sayılmamalıdır gerçeklikte... O ansiklopedilerde de yer alsa, betikleri diz boyunu aşsa da, eskilliğin deyimi bir mottoyla, 'Benim oğlan bina okur, döner döner yine okur' söyleminin kara yazgılı yolcularından biridir ne yazık ki... Coşkuyla paylaştığımız yaşama ilişkin şiirler, aşkla yatıp kalkan dizeler, sonsuzluğu arayan soneler, tüm bu saydıklarımızdan payını alamamışsa, iç burkan bir tekerlemedir, belki şiirdir de ama onun yazarına şair denemez.

Şair bir yanıyla salt yenilikçidir, yeni ve gelecek çağların sözcüsü, ele avuca sığmaz gelecekçisi, kahinidir... Onun için ne gülün gazelinden, ne ödül bekçisinden, ne aşkın yineleyicisinden ve atalarından kalıt dile sevdalı geçmişin söylevcisinden şair olamaz.
Bunlar gerçellikte Salieri katında yer alırlar, gerçek müzisyenlerin ve yabanıl, deneyimlenmemiş ağıtların karşısında erkin; entelijansiya ve ülke gerçeklerinin bıktırıcı yinelemelerine sırtını yaslayarak, tutuculuğun, skolastik, değişmez bir dünyanın sözcülüğüne soyunarak; felsefenin sefaletine, sefaletin felsefesini koyutlayıp ve kendi kendini yok edip, tüketerek, alışılmış, ürkütücü söyüt ve sönümlemelerle, bir afyon dünyasının çığırtkanları olarak, kitlelerin yüceltebildiği putlar gibi avunur dururlar ne yazık ki...

Kalabalıklarda boynunu İskender gibi eğerek dolaşırlar, totem gibi sağa sola savrulanlar ve yelesini aslan gibi kükreyerek sallayanları, kerameti kendinden menkul dize simsarları, yazın tacirleri, günoğulcu esnafları olarak diğerlerinden kolaylıkla ayırt edebilirsiniz. Yineleyen ve kuyrukyutan bir yeryüzünün şanlı ordusu, niceliğin saltanatını süren yenilmez armadasıdır onlar...
Öyle kibirlidirler ki, yalnızca göklere bakan gözleriyle, bir ok gibi sapmasız, ekin açlığından kudurmuş kalabalıklar arasında, zembili ve güğümü omuzunda, karanlık bir tünele, ıssız bir mağaraya doğru koşarak; mutlanlı, buzdan bir ışık gibi coşkuyla, gururla, şaşırtıcı bir özgüven ve sakınmasızlıkla saplanırlar. Yüz yılların genlerinden süzülen bir alışkanlığın, bilindik sözütlerin, temaların onmazlığıyla!..

Oysa şiir ölümlü birinin, dünyevi gailesi, şangırtıyla dolu avuntusu değil, evrenin; bir varoluşun gizi olmakla, insanın yolculuğunda her şeyi; varlığı, şeytanı, esemeyi, kozmosu, tanrıyı sorgulamak ve onlarla at koşturarak; yıldızlı karanlıklarla, ışık körü bilinmezliklerin çatışkısında, bir estetin peşinde, soruların sorusunu arayarak; evrene karışmak ve -Edeb'le- bir bütünleşmenin, artık o olmanın özleminde, bir başlangıç ve sonu olmayanın şaşırtısında; sonsuz bir uçsuz bucaksızlıkta yok olmaktır...

16 Mart 2018 Cuma

OLAĞANKUŞKULAR

 
'Birdiyaloğadönüşelidenberigökselbirvarlıkolduk' vesakınsatırlardaonuaramaçünküosensinamaprotonyığınlarınınelindentutüflebakpembegülkokularınadönüştütuşabasdilersenmanolyakokusuyayılırodanaşimdiiyimipekipenceredenbakbütünbunlarfaustozonaronunpigadilliyenliğidenizköpürtenfırtınaruhungörselleriölmeyidilersenüsttekikırmızıçizgiyebakkaficanımfrolaynımsinyoritaseniayaktelindensaçlarınınparmağınakadarbataklıkkuşlarınınkanadıylasırılsıklamöpeyimsazlıklardaötüşensürüngencinslerininiştahıylaseveyimdinozorlarınsırtındagezdireyimtreasurecanlılarınınkınagecesindefennisünnetdüğünündebizegelsüleymançelebininmevlidindemercümekiahmedpaşaefendininşiirlerindeselaverilirkenyarasakulaklarınıseveyimakşamhatimindirilirkenkabrinikazayımüstümetoprağıbolcaörtölülerikarıştırmamakberokutçünkübiliyorsunbensenimbukovskininundergroundyeraltısolucanışiirleridahaestetikdahaplastikdillerevizeedilsebiryazınideolojisindensanatsalmetalikşiirlerçıkabilirdidiyentecimenleribezirganlarıvehaboşverbunlarıyahuseniiyigördümdiyeyimrenginenginvepanoramiksunumunüstseviyedekollektivasyonikyansımanempatileroluşturanbirzürefazariflermişgelinciksuyuyladoldurulmuşgeyikpostumasalınınprensesiahretmeleğimyanişupozitifbirserenatyayıyornapoliningülleriağlıyorevetparadigmalbağlantılarıngüçlüsosietasrükuedecekinanbunaiyigünlersenibekliyorbaksırlarımyineliyorumayakgemilerindensaçınınraketlerinekadarıslaköpüşlerleçırılçıplakprofilinelektronhücumlarınavegambotlarınağıllardakibeyazdomuzlarınınsaldırısınauğrayabiliryaikidebirsöylemeevetmürekkepziyanetmekistemiyorumamaparaharcamadankazanılmıyorkinazirelernaziresişaşırmaenfrarujalsalınımındoyumnoktasıgnoktasınınpabucunudamaatabilirvesatırlardaadınıboşyerearayabilirsinbaştanbaşasensindirşuyaşamımamaprotonyığınlarınınelindentutüflebakpembegülkokularınadönüştütuşabasdilersenmanolyakokusuyayılırodanaşimdiiyimipekipenceredenbakbütünbunlarfaustozonaronunbudeyyusuhiçbirzamandoğruyazamamgörsellerideyyusnedemkdürzüdiyeyimyanlışbirşeysebakdumafilsnedediserçeparmağıolmadankılıçtutulmazsanaldünyadançıkıpsıçtıbelkiyinedeamagözümüzünönündekiufacıkşeylergözünvitrözsıvısındakiproteinlermişöğrendikdiyelimneişeyaradıkibunlaraliştebircahilsorusubanabakmagözünneişeeyaradıkibugünekadarbudacahilcevabıtabicahilnedemekkiulyssesvejoyceiçinbaknediyorhegemonalekindestroyerliğiarayaacayipbirküfürsıkıştırsambukutsalolmayanmetnişimdiyalıkazığıgibioldutabiçözmeyekalkanolurduharamlıktahaharemharamklıklarınyerigirilmezhadiagnostiktanıalışkanlığıöyledüşküncebirşeydirkijoyceunulyssesinihomerosunodysseusuylabağdaştırırvedahabaşlangıçtabirilgimerkeziodaktifbirkonumoluşmasınısağlarlarlarlarselgibiyanioysaulyssesinodysseuslabirgeziptozmaritüeliolmasındanbaşkabirakrabatikveakrobatikbirilişkisiyokturhapşubirdeadaşolmaisimbenzerliğivakıasıvardırbuedebibirhileyaniardırbakındonkişottatoprağıöpüpdönüpdolanmadıryerdentozkaldırmadıralınsizebirlamanchalıdonodysseusfaikbaysalınabdallardanbaşkakimseninbilmediğiromanısarduvandaköyköydolaşanbirbilivemaddefukarasınınromanıdırdemekkiodabirsardysseusdünyaulysseslerledoluduronubırakındostoyevskidenkafkayamarquezdenyaşarkemalekalburüstüherromancınınbirodysseusuvardırbunlarıniçindeensaçmaveodysseusauzakolanıulyssesdirokumayadeğmezçünkühiçbirşeyanlamayacaksınızdıryalnızbuzağınınkuyruğuburadakopuyorulyssesinötekilerdeolmayanbiravantajıvarıslaköpüşlerimseninçırılçıplaklığınlığınıyıkasındergibieinsteinbütünbilimselbuluşlarsaçmasapanbiryolculuğunalaattininsihirlilambasıylakarşılaşmasındankucaklaşmasındanbaşkabirşeydeğildirderulysseskötübirromandırhembensöylersemkötüoluramaalanındabirilkigerçekleştirdiğiiçinobirkeşifbuluşturunutmayınkitelefonicatedildiğindeodadanodayakonuşmakiçinbukomikliğegerekyokdemişlerdirulyssesbüyükbiryapıtbendemişsemdoğrudurçünküsaçmalamanıntanrıyatanrısallığaulaşmanınyollarındanbiriolabileceğinibizeöğretiyorbugünoralardahazinelervardısokaklargörkemlegökleriadımlayanlarşaşkınlıkvericiakşamlargeridönmekistiyorumbenburalardanuzaktakendiumarsızlığımahastirlandiyenmutlakaçıkarkeçilerinisasıuçurumlardadikdurabilirtanrınınçocuklarıdağlardadolaşabilirdiruheviminticanisiademinhamurukırkgünbekletildiavadanlıklarholiganizmgoşizmnarodnizmanarşizmvandalizmbarbarizmhitlerizmperonizmmaoizmmaniheizmsuyunalışkanlığıkatolikliğinkaotikliğidüşüncelerdekiherbirşeyindezenfekteedilmişhızarlardangeçilmişeylemlerimizinperişanlığıavadanlığıgünlerimizinveıstırapdolugecelerdekisevişmelerimizinsessizhaykırışlarıbirfısıltıkadarçığlığadönüşemeyenderineveleyipgevelemelerderyalarvegünlergecelevedevşirilmişerinçlerlegeçenzamanıngümbürtüsüdevinimleringözehoşgelenrayihasımeryemlerinözlemiyledoluhummasıayetlerinhünsasıvezamanadişgeçiremeyentanrılarımızınizvehükmünüyitirmişcellatlarımızınbilerekyadabilmeyerekboyunbükengiyotinleredönüşenfetvalarıfermanvekehkeşanlarıuryanveumarsızkoşuşturupdurankitlelerdiagnostikdersemilgiçekernümayişlerveserdengeçtilerdeğirmenlerinkanadındagörkemveihtişamaşanaünesanaaynımanayadaanlamamaeşitlenenulaşanölümgülevemanolyayaişkenceedilmesigülmesiçiçeklerinağlamasıçeşmelerinuzaydanağıpgelennedametlervebenimpişmanlıklarımınveşimditümbunlarıniçindensıyrılıpgelenatalarımveölüleriminkülleriarasındangözyaşlarıvekanımınakışlarıylaveelimdentutmayabileyeltenmeyengözlervedinozorlarvebinbirgecemasallarındaakıllılığadönüşendeliliklerdelilerinakıllılarınyerinialmasıvebirdoğumasalıgorillervetepegözlervediğeryandazorrolarzombilermefistoveiblisşeytanveifritlerinkısıkgözlerininkindarvehayasızacımasızvegözalanortakvealbenidoluyüzlerininaynalarayansıyansuretlerininürkülerininveçelimsizlikleriningüçveşişkinpazularınınhayalarınınveyumurtalıklarınınparaşütveçemberlerininalgoritmavepuantajlarınınparavebankalarınınkomisyonvekooperatiflerininaşkvekuduzağaçlarınınarzuvekorporatifheyecanlarınınveallahlarınınmelekvemelekelerininarasındanhışımlaveintiharlaözgeçmişveözkıyımlanededimbengeneötenaziveşanlatopvericatlatüfekveroketveuydularvefüzeverüyalardüşlerdemekisterdimamaheyulalarderkenuyaksızkalırgeçerkenbozulduyazınıtadıiştevekeşkenededimbenyahuyabanarısıçınlaracıkıncaçalarkapısınıtuzkrallığınınmıdedimvebelkideparadoksalbirvargıdırveasılenteresanolanbaşkayaşamlarınarandığıuzaydangelenseslerindinleniptartışıldığıbirdünyadaözgürlükçünitelenenbirkitlenindindaryadainanmışnedemeksebudiyenitelenenbaşkabiröbeğegericiüfürükçükapalıdiyeyüklenerekhomosapiensideğişikzümrelereacayipsınıflaragüruhlaraayırıpkodlayarakbirillüzyonyaratabilmesininsoftalıktandahameczubanebirtutumolarakgerçekyaşamdahatırısayılırbiralanıkaplayabilmesidirtanrıvarsaeğerkihiçbirzamaneminolamayızateistveyadindışısayılıpyadasafözgürlükçülüğüsavunanlarınbudüşünceleriüretenlerinpratiktegerçekgericivekaranlığınsözcüleriolabileceğiningerçekbirtansıkveşaşılasıbirgerçeklikolarakdünyayıfelaketesürükleyenbuağırlıklıkalabalığınbirtürlüevrimgeçiremeyençağlarboyuncasabitskolastikdüşünceleryayantehlikelivesonderecebarbarbirmaymuntürününgerçekteonlarolabileceğineinanıyordurçünküonlarsilahlarınıdaimadiğermaymunsusoydaşlarınayönelttilerbüyüksavaşlarınhepsinionlarçıkardılarvetatlıhalaadınıverdikleribombalarlabirsoyutlamavemasumiyetinkutsanmasıadınayaratılmışcehennemiutanmazcagaddarcavekansuyuylayıkanmaalışkanlığınınbirdışarlamagösterisiolarakvahşiceacımasızcadünyayataşıdılaryaratımlarıhalasürmekteveinsansıolanayönelikyokedicitavırlarıyeryüzününherköşesindesinsicekovuğundançıkacağıgünübeklemektedirlerinsanınefendisibiryücelimolankendisidiramakendisinindeüstündebirefendisidahavardırözgürdüşünceveaydınlıkdünyaadınayığınlarıkrematoryumagönderebilenzorbalarveözgürlükvaatedicicellatlarıonlarneörtülüdürnegizlidirnedegizemlidiraleladearamızdadolaşırlarveyalnızcadüşlerinidüşüncelerinipazarlayanvegörkemlikulelerindeoturanbezirganlardırözgürlüksimsarlarıdırçağımızaydınlığınmonarklarısullalarıdespotlarıvehalksürülerinidenekmişçesinedeneylervelabaoratuvarlarındakobaygibitüketiperitenlerlesıradanveneolupbittiğinibilmeyenlerinmasumtanrıkatındagünahsızkullarırasındageçenbirtekyanlıdüelloolupözgürlükbirfaşizmgözterisiolabilmekteinançvekapalıtopluluklarınsıradanyaşamlarıysaçağdışıolarakalgılanıpsunulabilenbiroyunadönüşebilmektedirparanınolduğuyerdeneözgürlükvardırnedeilkellikonungörkemlivemoyangıngizlidefteri'ndenalıntıçincekonuşamayananlamınagelenyapıtınsahibibilinmiyorbütünbunlarolupbiterkengeneyinedesoruyorumşimdibensenkimim

14 Mart 2018 Çarşamba

TÜRKÇE

DİL
(Türkçe)


Felsefe susarak, pantomimle, gökseli ululayış veya görsellik, sanalite ya da herhangi bir edimle olasıdır, yapılabilir. Felsefe bir ideye dönüşmek için dili kullanır, hangi biçimde olursa olsun, Babil Kulesi bizim yekvücut olabildiğimiz tek bileşendir, öyleyse felsefe temelinde ancak dille bir omurgaya sahip olabilen bir ufuk gemisidir.


Felsefenin Türkçeyle yapılamayacağını ileri sürmek dili yadsımaktır, dil insanlığın en büyük bulgusu, olmazsa olmazıdır, bunun için resulleri der ki, hem de Tanrısına râm olarak; 'Başlangıçta söz vardı'. Felsefenin hangi dille olursa olsun yapılamayabileceğini ileri sürmek, insanın kendini hiçlemesi, Tanrı katında aşağılamasıdır ki, Tanrının sureti olan bir yaratık için günahların en büyüğü, cehennemi bir söylemdir. Bunun ileri sürülebilmesi insanı / toplumu sürekli aşağı çeken, onu soy bilgiye, tutuma, yüceler yücesi bir çağrıya yönlendirmeyip, avam, vulgerize, en aşağı anaforların, tepkimelerin içinde boğmaya çalışan bir düstur, diskur, etik dışı, insanı her şeyin yadsınmasına götürebilecek bir tavır, bir farstır!..


Türkçeyle felsefe yapılabilir mi diye soru üretemeyiz, bu Truva Atı bir söylemin ürünü aciz bir tutum sayılabilir ancak, emperyal kültür cehennemi, gizil geriletme organizasyonu içindeki dünyalar, yerinden, yurdundan nefretle söz eden ve bir yanılsamayla, 'Cesur Yeni Dünya'lara göçen birer eleman, kobaylar üretmek için bir motto olabilir bu, ama insanlığın ulu gerçeği kutsal dilin yerilmesi ve onun küçümsenen, insanlık öksüzü bir şeyi olabilirmiş gibi algılanmasının yollarını açamaz, ne yazık ki bu olanaksızdır, çünkü 'Dil' insanın üstünde bir edimdir. O somut bir yaratılışın, elle tutulan göstergelerine sahip, bir kurt deliği olmayıp, tam tersine soyut, elle tutulup, gözle görülemeyen bir nendir ki, gerçekte Tanrı katından dizlerimiz dibine konuk olmuş bir töz, sonsuzlayıcı aşkınlıkta bir tansıktır.


Çağların içinden süzülüp gelen kültür hegemonyaları, silahların gölgesinde yeryüzünü, ulusların çocuklarını zapturapt altına almış yüzyıllarca, görünmeyen güçlerin, sezilmez, pekişmiş önderliğinde, içimizdeki gönüllü, gönülsüz, bilinçli, bilinçsiz şövalyelerinizle bir ekin / kültür tutsaklığının pençesinde, mimesizme, plagiarisme, tilmizliğe özenen birer hominid olabilir toplumlar, ama bu sonsuza dek sürüp giden bir şey değildir, doğanın diyalektiği, köhnemiş saltanatı, rüzgârda savrulan kuleleri, yelkenleri, günümüzde başı arşı alaya değen gökdelenleri günü gelince yıkar ve gerçeklikte, kendisi olamayan hiç bir toplum felsefe üretemez diyebilsek de, Tanrının adaleti sözün gücünü hep eşit biçimde paylaştırarak, kültür saraylarına, katedral ve tapınaklarına tüm insanlığın katkısını aralıksız bir hak tanırlıkla gözetir ve dağıtır.


Kültürel egemenlik, sonsuzluğun terazisinde insanlık için olanaksız bir edimdir, her insan, her toplum kozmosa varlığıyla, sözüyle, düşleriyle sürgit bir katkı verir ve Tanrının sevgili kulları sözü bu hilkatten gelir. Fason, verili, pastörize, parçalı bütünlükle yetinen ve tüm temel gereksinimleri dışarlıklı / dışa bağımlı, skalada en altlarda yer edinen bir toplum, yalansı / yanılsamacı bir uygarlık, sahte profil ve yaşayan ölülerin gezindiği bir cennet olabilir ama gerçek hiç bir zaman bununla sınırlı kalamaz. Kölecil bir toplum bile diyalektiğin, acımasız / görkünç adaletinden kendini kurtaramaz ve sancağı devralarak günün birinde, kesenkes bir düşün peşinde koşarken bulur kendini, öncülük sırası ona gelmiştir, erinç veren gerçellik, tarih boyunca yeğ tutulmuş, içrek, ezinç içindeki tutsaklığa eğimli / kölecil toplumlar bile anıtsal bir kültürün almanağında yaratılarını sergilemiş, adlarını yazdırmışlar ve günü geldiğinde tanrı katında kutsanmışlardır.


Bu tür düşünce, diyesim herhangi bir dille olsa bile, felsefe yapılamayacağını ileri sürenler, çağın korkunç derecede gerisinde kalmışlardır, uygarlık göreceli bir kavramdır, (Vankulu Lügatı'nda patlıcandan kıl, kıldan solucan olur mizahıyla alay ediyor olsanız, şeytani bir misyonun kılık / kılıf değiştirmiş ceditleri de olsanız bu gerçek değişemez) kültürel patronajın sahipliğini üstlenenler, bu tür zırhı, türün öbür bireylerine, bir savunma kalkanı gibi kullanıp, önde koşarak, öncüllükle, etik ve estetik yüksünmenin, çürümenin ve toplumu geriye götürüyor olmanın gizil önderliğinde, kahraman sanılmanın illüzyonuyla taht sahibi olabilseler bile, bu düşkü, anlayan için, insani olanın, derin bir ikiyüzlülüğüdür.


Çünkü ileri sürülen olanaksız bir şeydir, bilinçle doğrultulmuş hiç bir silah geri tepmeyebilir belki ama zamanın içinde dogmalar ve yanılsamalar, yanlışlar ve bağdaşıksız yinelemeler, rüzgârını yitirmiş bir mızrak gibi kaçınılmazlıkla yere düşerler!.. Zamanın efendiliği, satanizmi, sulta'nizmi, peronizmi yerle bir ederek, vortisizmin, fütürizmin kollarında yelkenlerini açar ve yeni dünyalar yaratarak, onlara konukluk ederek, dilimiz tutulurcasına haykırmayı sürgit başarırlar. İnsanlığın biricik yazgısı budur. Bir toplum ki ayrıntıya önem vermez, onun için roman yazamaz / yazılmaz diyebiliyorsak bu doğrudur belki, belki felsefede böyledir; yapar gibi görünebilirsiniz, yazar gibi görünebilirsiniz, nicelikten niteliğe geçmek, üstençle yüzyıllar alabilir belki de ama her insan, her toplum Tanrının bir sureti, bir oymağı olarak, felsefeden nasibini / payına düşeni alacaktır. İnsanlık düşünebilsin, felsefeyle her ölümünde kendini yeniden yaratabilsin diye doğurulmuştur ve Tanrı bir doğuran, bir yaratan olarak bir monark, pederşahi babamız değil, tüm evreni kucaklayan anamızdır bizim, biz kendimizi her seferinde yeniden yaratıp; üretebilelim, yenileyebilelim, yineleyebilelim ve değişkelerin sonsuz açımlarla süslü cennetinde yıkanabilelim diye doğurmuştur o bizi!..


Bir paradoks gibi gözükse de, dekadana teslim olacak kadar kul işi bir eğretilik, yeknesak bir yapı gösteremez insanlık!.. Felsefe yapmak için kısacası, dilin değil Tanrının yarattığı kimesne olmak yeterlidir, bu bakımdan erişilemez de değildir felsefe, uzanabiliriz ona, sağlıklı, coşkulu, inanç ve güvenç içindeki birey / toplum bir esemeyle ve kolaylıkla yaratabilir onu, çünkü; gerçekte bir umacı ve tansıklar toplumu değil, ardışık, açık / aşkıncı bir doğunum, göz alıcı bir yapıntının, anlaşılır bir 'Üretke'nin bir süreğeni olabilir ancak insanlık!..


Durcanın yürümesini, işitmezin duymasını, görmezin algılamasını Tanrıya hasredecek kadar pagan değildir o, kimi zaman felsefenin, felsefi olanın tütsüsü masallarda gizlenmiş olsa bile, biline bilirlik ve erişilebilirliğin ceylanıdır o, bir Tanrı parçacığıdır. Sonsuzca arayacağımız Higgs bozonudur o, bilginin kaynağı, içrek ve dışrak olanın haznesi ve öğütücü değirmeni salt kendisidir. İnsanın, -yaratmış ve yaratılmışın- kendisi dışında bilgi yoktur!..


İnsan felsefenin ta kendisidir. Her birey dilini ayırmış olsaydı bile, gökleri yere indiren, sonsuz erinç, dinginlik duygusu veren felsefenin, estet ve engin denizlerinde yüzmüş olmaktan kendini kurtaramazdı. Kimi zaman düşünülenin aksine, o olmasaydı eğer, uçsuz bucaksız yoklukların, sonsuzlara dek uzanan boşlukların ve zamanın döngüsünde bizi acımasızca kemiren, özümüzün yitip gittiği hiçliklerin uçurumuna çoktan savrulmuş olurduk. Peki salt'ık insan bu durumda felsefeyi nasıl gerçekleştirecektir...


?


Felsefe yapmak gerçekte bu kadar basittir.


Ve Türkçe'yle felsefe yapılamaz diyenler, bir çağın, bir zamane fendinin, tasmasını boynuna takarak, boyunduruğuyla kuytularda ezilmişliğinin saltanatını başkalarına da bulaştırmaya çalışan;  (Diyojen'in köpeksi insanı! yoksunluğu marifet belleyen insansılar) kiniklerdir ki, şimdi moda köpekliktir!.. Ve dünyanın her yerinde bu tür gönüllü zihin köleliği - köpekliği yapan ölümlüler görülebilir!..

9 Mart 2018 Cuma

HOMOPYA


Kızılırmak'ın, Hotan Çayı'na çok uzaklardan baktığı kıvrımların arasında yüzen, kıstaklardan dağlara uzanan yeşillikler arasında, girişini dev çınarların, tilki kuyruğu çamlarının süslediği, eğrelti otlarının ve at kuyruklarının hiç bir kuşkuya yer bırakmaksızın, ürkütücü bir vahşilikle boy gösterdiği, yasemenlerin, çiğdemlerin, fesleğen kokularının esrittiği, derin, neredeyse yeraltı cehennemlerine uzanan, bir mağarası varmış. Görenlerin gözünü gözünden, canını canından ettiği bu yer, söylentilere göre, Alamut kalesine yakın bir heybetteymiş.
İçindekiler Hasan Sabbah öğretisine sempati beslemekteymiş, Diyojen gibi yaşarlar, para ne işe yarar diye düşünmez, saçlarını taramaz, tüylerini yolmaz, tırnaklarını kesip, törpülemeyi bilmezlermiş. Ama öyle ileriymişler ki, görüşlerini savundukları bilgeleri, hologramda canlandırıp, sorular sorarak, kıyamete doğru savrulan dünyanın gidişatına ilişkin bilgiler ediniyor, görüş alış verişinde bulunuyor ve zamanı gelince ortaya çıkarak, dünyayı uçsuz bucaksız boşluklar ve uçurumlara yağan yağmurlardan kurtarmaya ahdediyorlarmış.
Arada dünya ahvalini ve gidişini yakından gözlemek üzere ulaklar salıyor, Newyork Zafer Heykeli'nden, Eyfel'e, Pisa Kulesi'nden, Nepal'e, Fujiyama'dan, Canberra'ya, Sahra'dan, Sibirya'ya ve kutuplardan, Patagonya'ya kadar uzanan bu yeraltı gökmenleri (bilge) sonra yine uçarak Canik dağlarının kuş konmaz, kervan göçmez sırtlarından ta aşağılara, bu güne dek varlığı kanıtlanamayan mağaralarına dönermiş.
Ne ki onlar tam bir ilim-bilim düşmanıymış aynı zamanda... Karanlık ve aydınlığın, madalyonun ayrılmaz iki cüzü, gemi alınmaz iki yüzü olduklarını biliyor, geceyle gündüz gibi birbirini bilen ama göremeyen, bu debil materyallerin, cehenneme giden merdivenlerin iyi niyetle döşenmiş taşları olduğunu ileri sürüyorlarmış.
Öğretilerinden bir kaç örnekçe sunmak gerekirse şöyleymiş...
Ve çünkü bu 'Öbür Dünyalılar'a göre; örtünmek, insanın insan olma yolunda bir aşaması, yıldızsı-pırıltılı bir edincesiymiş.
Bedeni açıkta bırakma, üryana giriftar olma; kara ormanların tarzanı ve dağların başıboş otlayan kırçıl keçileri gibi dolaşmanın bir dayanağı, barbar ve kan içici bir dünyanın, et gözleyip, can tüketen bir vandallığına özenmenin belirtisi sayılasıymış.
İnsan örtünmeli ve örtündükçe de günahlarından arınmalı, uzaklaşmalıymış. Silahlar üretmenin, atomik hücreleri patlatarak kentleri yok etmenin, kırmızı yağmurlar icat etmenin, tanrıyla yarışma, bir şirk koşma ve beyhude bir hayasızlık olduğunu ileri sürüyor, acımasız doğan ve edepsizce çoğalan Deccal'in yeryüzüne ineceği zamanın günbegün yaklaştığını söyleyesilermiş.
Mehdi ve Mesih'in böyle bir dünyaya hiç bir zaman gelemeyeceğini belirtiyor, yerlere kapanarak, üzünçlerinden yıllarca ayağa kalkamıyorlarmış. Aralarından biri tam iki yüz yıl secdede kalmış, öldü diye ayak ucuna dokunduklarında, ben benden geçmiştim, vecd halindeydim, tapınmamı bozdunuz, tansımamı, yakarımı yarım eylediniz diyerek arkadaşlarına lanet okuyor ve gene tanrısına yalvararak, türlü türlü yaş dökmeler, iç akıtmalarla bir iki yüz yıl daha, mağaranın zeminine kapanarak, göz yaşları kuruyarak toprakla kaynaşmış olup, sonsuza dek öylece, secdede kalmış.
Onlar hep Havva Ana'larını arıyorlarmış. Kaynaklardan su içiyor, çiçeklerle geçiniyor ve doğunun uçsuz bucaksız halılarında görüleceği üzere, aslanlarla koyun koyuna, ceylanlarla konuşa konuşa, gündüzlerin sürüp gittiği ve -arzunun karanlık nesnesi- geceye iman ederek, bir dünya ahvalinin içinde, sürüp giden bir zamanın mutlanlı özlemi içinde kıvranıyor, ağlayıp, sızlayarak, çırpınıp, haykırarak, çığlıklar ve inlemelerle bedenlerini parçalıyor, geçmişe ağıtlar yakıp, kargışlar sunarak, beddualar okuyup, lanetler, ilençler yağdırarak, geleceğe umarsızca yakarıyor ve bitimsiz acıların eşliğinde, dur duraksız tanrılarına yalvararak günlerini geçiriyor ve yaşayıp gidiyorlarmış.
Diyorlarmış ki, ey Betlehem'in yıldızları, ey kırlangıç kuşları ve ey Ebu Leheb'in torunları, hormonal yapılanma insan soyuna yönelik bir soykırım, genleri değişen organizmalar cehenneme bir çağrıdır. Cinsiyetsizliğin koridorlarına doğru koşan insanlığınız, ölümsüzlüğün ölümünü çağırıyor, silikonlu canlanışla, botokslu etleniş, kıyamete duyulan bir özlemdir. Doğallık iman temizliğidir. Tapınmada günahsızlık ve masumiyettir. Ebabil ve yarasalar dostunuz olsun.
Ve bizler, yontma taş devirlerini geride bıraktık, parıltılı metal yorgunluklarına doğru hızla sürüklendiğimizi biliyoruz. Evrenin içinde bir gün, bir serap gibi savrulup gideceğiz. O günleri bekliyoruz biz. Aşkımız yüz yıllar önce bitti. Kim ki, yüz yıllar önce, sevdiğini canından etti, işte o Adem'in oğlu, aşkın bittiğini yedi cihana duyurmuştu. Eden Bahçeleri ve Hindistan Kırları onun zalimliğiyle inledi. Ve tüm dünyayı sarıp sarmaladı bu dehşet. Kan ve göz yaşı içkimizdir bizim. Etimizde ekmeğimiz. Aşkın göz yaşını bitirdik ama öldürme ve kan tutkusu alışkanlığımızdır bizim...
Onlar kanibalizm ve nekrofilizm çağı bu diyorlarmış. Geç kalmadan ırkımızı kutsamamız gerekiyor. Sevdaya dönüş çağlarına, sonsuz uyum ve estetiğin akışkanlıklarına ve doğallığımızın can verici atalarına dönüş yapmamız, bir adanışla, kurban olmamız gerekiyor bizim...
Bir uygarlık sayılamazmış şu yaşadığımız, konstrüktivizm, imaj ve illüzyon tümörünün şanlı zamanları, ölmeden ölenlerin çağlarıymış şu yaşananlar...
Tüm sanat ürünlerimiz, ekonomik göstergelerimiz ve mekanik gelişme, bilimsel eğretilemeyle, kültürel aydınlanış ve bilgi çağlarımız, çılgınca varyasyonlarımız, bir cüzzama, ceset parçalayıp, kuyruğunu yiyen bir canavara sevdalanışmış onlara göre...
Moronizm bu diyorlarmış. Yüz yıllarca inleyerek, birbirlerine sarılarak -göklerden gelecek olanı- bekleyenler, yaslandığı kuru duvarda helak olup, ölüp gidenler, için için bir hiç olup, bir şişeye sığacak denli küçülenler, ıslığa dönüşen, bir kuş gagacığı, bir toz bulutu gibi havada uçuşarak, yok olup gidenler ve toprağın içinde zamanı unutarak, bir karınca gibi didişip, eyleşerek, yaşayıp giden, nice bahtsızlar, umarsızlar varmış aralarında...
Ah derlermiş, şu gördüğümüz, dalgalı, sınırsız denizlerin dünyası, bir vahşet ve zombiliğin, kadük bir mongolizme evrilen kabuslarıymış işte. Bu uçsuz bucaksız ışık denizinin içinde yükselen ışık kamaları, dizginsiz coşkuları, bir kar körlüğünün gözleri kamaştıran parıltısıymış yalnızca...
Ve yetmiş yıl düşünenler varmış aralarında... Cahil derlermiş bu durumda; Arı, duru bir saflık, kıratını alabildiğine aşmış, tanrısallıkla şaşmış, kanatlı bir peridir.
Aydınsa, münkir, hayasız ve gaddar, evrendeki kumların sayısından çok bilginin despotluğunda türeyen, bir sapma, kapanmaz bir yara, bir irin imiş. Bilgiçliğin ve bilginin duayenleri; soysuzluğun bir Deccal'i, Homongolos kıvamında, insan soyuna yönelik bir cellat, gizil ve amansız bir dolambacın uğrusu, bir 'Elephant Man'iymiş.
Ve sürdürüyorlarmış ki, bütün peygamberlerinizin ilk buyruğu 'Öldürmeyiniz' oldu, ama ilk kılıcı onlar indirdi. Bütün krallarınız insan eti yedi. Herodot Tarihi'nin bütün kraliçeleri köleleriyle sevişti, ama uçurumlardan atılıp, kemiklerini Atlas kuşlarının sıyırması dileğiyle...
Ve böyle bir düzen nasıl olabilirmiş ki ve biz nasıl böyle bir ikiyüzlülüğe katlanabilirmişiz ki ve kimin adına ve niçin adanabilirmişiz ki bu kanlı vodvile!..
Ve Fransız devrimi dedikleri, giyotinle, yoksulların etinin çengellerde seyriymiş. Kralların yerine elan diktatörler geçmiş ve kan içen vampirlerin yortuları, kutlamaları da hala sürüyormuş, dünyanın karalarında, cehennemi zindanlarında...
Bolşevik devrimi mujikleri soyup öldürmekten başka bir şey değilmiş. Aydınlanma çağları dedikleri, yoksulları karanlıkta öldürmenin utancından sıyrılmış ve güneşli meydanlarda 'Asılmışların Baladı'nı haykırarak, kalabalıkları çılgına çeviren, sarnıçların çıldırtıcı sularından içen korolardan başka bir şey değilmiş.
Kanın kösnüllüğünde, Bastille ve Taksim'de, Concorde ve Pigadilli'de, Manhattan ve Tianenmen'de toplanan sayısız kızıl arı, hep birbirinin kovanlarına saldırıp, hep birbirini yermiş...
Hayvanlaşan İnsan'ın Emile'siymiş bu çağların adı...
Ve hala oralarda bir hay huyun haykırışlarıyla, inanılmaz bir vahşet, ruh sayrılıkları, ölüleri gömme törenlerinin şaşaası, tüm barbarlığı ve tüm görkemiyle, umarsızca ve acımasızca, kan içme törenlerine duyulan özlemin sarhoşluğunda, delilerin edimlerine rahmet okutarak, sonsuzca sürecek bir doyumsuzluğun cinai çılgınlığında, insanoğulları kolan vuruyor, kanın ve gözyaşının yücelttiği saraylarında, kafesler içinde yaşamlarını sürdürüp gidiyorlarmış!..
 ...
Adam, yanıp sönen bilgisayarını hızla kapattı ve nereye diye bağrışanlara aldırmadan ve kimseciklere el sallamadan, kardeşlerimi aramaya gidiyorum diye haykırdı!..
Canik Dağları'na!..

8 Mart 2018 Perşembe

İNGİLİZ POSTA ARABASI





İnanılır gibi değil, gecenin bir vaktinde, Thomas de Quincey'in kitabını okuyordum, yatakta... Yatakta kitap okunur mu demeyin, zararın neresinden dönerseniz kârdır, ben sessizliğin mukim olduğu her alanda kitap okuyabilirim, martılar çığlık çığlığa uçarken, değirmen dönerken, rüzgâr kapıları çalarken ve uğultuyla çitleri kar örterken okuyamam yalnızca...


Çünkü bu saydıklarım başlı başına kitaptır.


Kitabı yani İngiliz Posta Arabası'nı okurken uyumuş kalmışım, öyle demeyin çokça okumanın bildik halleridir bu, sol elim kitabı tutar vaziyette uyanmıştım, kitabın kapağı ipek yorganın bir ucuna yaslanmış ve elimde öylece kalmış. Yorgan vardı ama ipek yazıya neden girdi anlamadım.


Anlatmak istediğim bu değil ama, okurken kaldığım bölüme uykumda devam etmiş olmam, düş görüyordum ve ayniyle vaki biçimde yatakta kitabı okumayı sürdürüyordum. Çok edebi bir bölümdü, felsefi diyebilirdim sürüp giden sayfa, her uyku bir uyanışa açılır, ölüm uykusu bile, hangi kapıya açıldığını bilemeyişimiz, bir daha eski evlerimize ve rutin yaşamımıza dönemeyişimizdendir, diyesim ben öylesi bir düşde bu kitabı okumayı sürdürseydim, açılan o yeni kapıdan bir daha bu münzevi halime dönemeyeceğim için, hangi kapının açıldığını size söyleyemezdim, kapının açılmadığından değil...


Bu yüzden yaşam sonsuzdur ve bizler de ölümsüz birer ciniz, ama gittiğimiz yeri geçmişimize anlatamadığımızda, ölmüş gibi yapıyoruz, halbuki yalnızca başka yerdeyiz ve bir posta arabasıyla bile olan biteni ulaştıramıyoruzdur ne yazık ki, bir önceki istasyonda kalanlara.


Onlara acıyorum ben!..


Bir gün onlar geldiğinde, belki selamlaşarak hoşgeldin dediğimizde, nereye gittiğimizi öğrenecekler. Ama öğrenmeseler de olur, yaşarken bile unuttuğumuz, bir daha göremediğimiz candaşlar yok mu, Kutulamare'de kalmayı yeğleyen büyük teyzem, annemin iki büyükten babası Habip, Dresden'de yaşam süren üvey kızcağızımız, İllionis'in mavi göklerini seçen kuzenimin amcası -babam olmasın bu, akraba ve taallukat işlerini bir türlü kavrayamam ben- ve Orta Asya bozkırlarından göç etmediği ileri sürülen ilk atam bunların kanıtıdır. Benden evvelkilerin ve benim görmediğim sağdıçlarım sayıyorum onları.


Kitabın henüz başlangıç sayfalarında kalmıştım, düşlerimde okumayı sürdürmeden önce; 'Oxford'a girmemden yirmi yıl ya da daha uzun bir süre önce, o zamanlar Bath milletvekili olan Mr. Palmer, kuyruklu yıldızlardaki garip insanlara ne denli ucuz gelirse gelsin, küçük gezegenimiz Yeryüzü'nde başarılması çok güç iki şey yapmıştı: Posta arabalarını bulmuş ve bir dükün kızıyla evlenmişti. Bu nedenle de, sürat ve zamanlama gibi iki büyük savda, posta arabalarından hemen sonra gelen, Jupiter'in uydularını bulmuş (ya da keşfetmiş aynı şey), ama öte yandan bir dükün kızıyla evlenmemiş olan Galileo'dan iki kez daha büyük bir adamdı. Mr. Palmer'in örgütlediği biçimiyle bu posta arabaları, o günden sonra gördüğüm düşlerin allak bullak olmasında büyük bir payı olduğu için, benim tarafımdan kılı kırk yaran bir dikkate hak kazanmıştır; önce, o zamana kadar eşi görülmemiş hızdan dolayı -çünkü hareketin görkemini, şanını ilk kez onlar ortaya çıkarmıştır...'


Kitap çeşitli varyasyonlara girip çıkarak ve sonlara doğru bilinç akışı bir hızla okuruna serenad çekerek bitiyor. Etkileyici türden ve değişik bir kitap. Ama ben size benim düşlerimde okuduğum bölümden söz edeceğim, düşler gerçek yaşamda ulaşamadığımız ya da sıkıntısını çektiğimiz ve iç dünyalarımızda bir özlem ya da ukde gibi kalan şeylerin dışa vurumudur. Örneğin ben felsefeyi çok severim ama yapamam, okula gitmekten nefret ederim ama devamsızlığım yoktur, çünkü; hayatımın ona bağlı olduğunu bilirim. Bu yüzden gördüğüm düşlerde hep derslere girip çıkmış, okulu hiç bir zaman bitirememişimdir. Yıllarca bir düş gördüm ben, üniversitede, lise bölümü vardı ve hep orada derslere giriyordum ve kalırsam dört yıl boyunca üniversitenin bu -lise bölümünde-, korkma diyordum kendime, nasıl olsa bir lise diploman var senin, bitirdim ben bu liseyi lektörler dersin ve kurtulursun bu işkenceden, bu düşü hala görüyorum ve işkence sürüyor bilesiniz.


Bir de eski işyerlerime giderim ben düşlerimde, vaktiyle çalıştığım yerlere, oralarda yaşım gereği, işim bittiği ve artık postu ağarmış bir -aylıklı aylak- olduğum halde, çalışır dururum ve bir ücret vermedikleri için, hep söylemek isterim ki, artık bir ücret bağlayın bana, bu kadar karşılıksız çalışmak olmaz!.. Neden iç dünyama işlemiş bu okul ve iş yaşamım bir türlü anlayamam, çünkü her ikisi de çok zorlukla geçmiş şeyler değildi ama ruhevinde çok önem veriyormuşum demek bu mesel(e)lere!.. Bu dediklerim yazı değildir, hayat gibi gerçektir.


Bunun gibi felsefeye çok merak saldığım ve hep özendiğim için, İngiliz Posta Arabası'nı düşlerimde felsefi bir metin gibi okumuştum ben (nereden bileyim gerçekte de öyle bir cantı var gibi), yaşarken özlemini çektiğim okuma ve yazma biçiminin dramatik biçimde ortaya çıkışı işte, tıpkı iş ve okul yaşamının işkenceye dönüşür biçimde düşlerimden çıkmayışı gibi.


Ben düşümde okuduğum bölümün, biçimsel ve düşünsel yanlarını algılıyorum ama anımsayamıyorum, daha doğrusu anlatamıyorum, zorlu bir şey onu burada anıştırmak, ama kendime güceniyorum bu yüzden ve ilginç bulduğum içinde, o bölümü buraya aktarmak istiyorum, o düşün dışında bir düşsellikte bile olsa, ruhum hafiflesin, ağırlığım dinsin -çünkü düşlerim beni hep sıkıntı ve zorluklarla başbaşa bırakıyor- diye... Zamanım yok kendime, folklorik renklerle bezeli bir düğün kaşığından yutar gibiyse de, bir parça aktarayım işte...


'Posta arabalarının dingilleri ve atların koşumlarına dek; öyle ince ayrıntılarla süslenirdi ki bu arabalar, sanki içinde Wisconsin'e doğru giden haşmetmeapları varmış gibi ürkü verirdi, neden ürker insanlar bu tür tantanadan diye hep düşünmüşümdür, güç korkusu mu bu, güz/elliğin büyüsü anlaklarını tavaya çevirdiğinden mi, kendileri hiç bir zaman ponponlu çorap giyemediklerinden mi, özlemlerin birine kavuşsa, diğerinin başladığını bildiklerinden mi, yoksa bin yıllar öncesinden genlerine girmiş bir korkunun,  bilinmeyen bir ahval ve her belirsizlik karşısında  yine depreşmesinden mi... Yazık derdim bu insanlara, kırlarda kukuletaları, kürek ve kazmalarıyla yanlarından geçerken, onların hayranlık dolu ürkülerine hep şaşırmışımdır ve üzülmüşümdür tabi sonuçta bu hallerine ve de kendime, çünkü biliyordum ki bilincimin kıvrımlarında, karanlık dehlizlerinde ve düş evimin derinlerinde aynı korkular var.


Bir gün İskoçya'nın hırçın sahillerinden bir düşteymişçesine geçiyorduk, atlar burada yavaşlar ve denizle, posta arabasının uyum dolu-çatışkan görüntüsü tanrısal bir hava verir; kıyı kasabalarının izleyenlerine. Ortalık ıssızdı ama, birden bir yarın arkasına kıvrıldı yol, deniz solda uzanıyordu artık ve uzağımızda, bir kadın bir erkeği çekiştiriyordu, perdelerin arkasından izlemeye koyulduk ama onlar bizi umursamıyordu sanki, kadın öyle çekiştiriyordu ki zavallı adamı, durup anlamak istedik olan biteni, bazen şöyle bir şey olur, gökyüzünden azrail ya da onun efendisi bile inse, insanlar sizi umursamaz olur; kuyruklu redingotlarımız, altın topuzlu asalar ve başımızın üstünde: İlahi ereği, merhametle karışık bir ıtır ve korku yaysın  diye giydiğimiz şapkalarla, onların yanına vardık, kadın güçlü kuvvetli ama adam çelimsiz ve çukur gözlüydü, elem verici bir hali vardı, hiç ara vermeksizin ne yapıyorsun sen dedik kadına, ağzımızdaki lafı daha bitirmeden atıldı kadın; Kaçırıyorum ben bunu!..


Gökteki saltanatın yerdeki uzantısı arabamıza bindiğimizde, kahkahalarla güldük, insanlığın halleri bizi sürekli güldürürdü, sürekli ama, titrerken bile!..


Dublin'e gittiğimizde görülmüştür arabayla, deniz aşırı. Vapur acımasızca düdüğünü çaldığında (her zaman zorluklar yüzünden ayrılan insanları anımsatır bu klakson bana); hınçla atları kırbaçlayan sürücüye ne yapıyorsun demiştik, şaşırdık herife; entropi dedi, hiç gereği yokken korna uyardı beni görevim konusunda ve atları kırbaçladım bilisizce... Hayatın ve ölümün amansız baskıları işte!..


Atları bir çıma zorlukla zapt etmişti, yoksa Atlantis'e, haşmetmeaplarının posta arabasından düşerek; Styks'ı geçen ilk insanlar olmanın gururunu taşıyacaktık, bir seçilmişlik duygusuyla... İnsan ölümünün bile, bir ders ya da şaşaa gibi algılanmasını istiyor işte, yaşamlarına ne kadar bağlı şu yaratılmışlar görüyorsunuz.'


Uyandığımda kitaba kaldığım yerden devam etmiştim.


Kraliçem kendisiyle ilgili bölümü, okurlardan sakladığımı, nereden bilsin!..