20 Mart 2017 Pazartesi

BORGES'DEN 66 ŞİİR

TANKALAR I Altın renkli ay ışığı dorukları ve bahçeleri aydınlatırken Mücevher ağzını dudakların kıskacıyla gölgelere boğuyorum ben. II Çınlıyor alacakaranlık bir kuşun ötüşüyle ölüp gidiyor sessizlik sen adımlarken bahçeyi. Öyle özlüyorum ki bazı şeyleri III Fosilleşmiş kâse, kılıç bir zamanlar onu tutan bambaşka eller. Bulvarlarda solup giden ayışığı- Söyle bana, bütün bunlar yetmez miydi? IV Ayın altında yüzen altın kaplan, gölgesi, çekici, ürkütücü pençe. Yavaşça tan ağarıyor nasıl da solup gidiyor insanlığın değerleri V Üzünçlerle dolu yağmur gözyaşları gibi düşüyor acıklı dünyanın üzerine bu elemlerin içinde olmak insanlığın, düşlerin, sabahların. VI Aşağılık savaşta düşenler benim değil soyun öbür bireyleriydi kahreden gecede, kimdi onlar heceleyip saymak şimdi, solgun adları. * RUBAİLER I Bıraktım artık, Hayyam tartıyor, dizelerin o ağır biçemini Anımsatıyor ona zaman, o özgün, eşsiz çizgisini Dile gelmeyen düşler, binbir çeşit arzular mıydı onlar Ve hangi gizil Tanrı'nın tütsüsü bu ve nasıl paylaşılıyorlar II Söylemeliyim ki biz; ölenlerimizin külleriyiz yalnızca Toz olan soylarımız, ırmaklarda yanyana akmakta Düşlerin parlaklığı, sen ve ben, gerçekte birer imgeyiz Ölüşümüz ve unutuluşumuzda; sonsuzca ve hızla olmakta. III Diyebilirim ki anıtlar, görkemle yapıldı, o zorlu çabalarla Ne saltanatlar, ne kafileler geçti, patikalarla, rüzgârlarla Karşılaştırmak olası mı onları, Helios'un fırlattığı oklarla Ve yarışan var mı ta başta; şimdi, şu an, gökteki tanrılarla. IV İzin ver de, uyandırayım, altın ötüşlü şafak kuşunu Bir zamanlar şarkılar söylerdi, uzak ve solgun gecede Mavilerde gezerdi sesler, gülümserdi yapayalnız yıldızlar Gösterişliydiler, kibirliydiler ve o denli alçakgönüllüydüler. V Sessiz ol, kaleminden bir ay düşüyor bak dizelerine Nasılsa bir gün onlarda inecek, imge bahçelerine Har vurup harman savurduğun; şu baharın ortasında Tıpkı bahçenden bakar gibi mi bakacaksın gelmelerine. VI Ayın altında gecenin dinginliğini yaşayabilmek Su birikintilerine yansıyan, boynu bükük günlerin Aynalardan dökülen ve hep geri dönen kimler orada Dağılıp gidiyor sonsuzlukta; yitip gidiyor benzerlerin. VII Katlanmalıyız Farslı'nın boş lakırtılarına, kararsızlığına Alacakaranlıkta altın ay; hep doğacak ve batacak Tüm yüzyıllardır şu gün. Bütün bir dünyasın sen. Toz olan yüzlerimiz kimdi öyleyse. Bizler geçip giderken. * ŞİİR SANATI Zamanın ve suyun oluşturduğu şu ırmak gibi Anımsa günlerin de bir ırmak olduğunu belki ikizi, Bizlerde yanyanayızdır onlarla sanki bir ruh ikizi Ve işte yüzlerimiz de eriyip gidiyor tıpkı onlar gibi. Uykuya dalmadan onu düşlerden ayırabilseydik keşke Ve ölümün de başka bir düş olduğunu bilebilseydik Gene de titreyerek gider miydik ülkesine bir bilebilseydik Ve hangisi gelecek uykuda hangisi gece görebilseydik keşke. Geçen günlerin yılların bir imge olduğunu sezebilmek Tüm yaşadıklarımızın saatlerimizin ve gün dönümünün, Üzünçlü geçit töreninin son iç çekişin yıl dönümünün Bir melodinin, bir mırıldanmanın da, imge olduğunu sezebilmek, Sarı gülün batımı, ve uykuda bir yüreğin sönümü Ne altınsı bir kederdir- tıpkı şiir sanatı, Hangisi ölümsüzlük ve belki de üzücü. Şiir sanatı Yinelenen şafakla ufukta ki gül tanrının sönümü. Akşam üzeri bir yüz karşılaştığımız zaman içinde Bakar gibi bir aynanın derinliğinden dışımızdaki bize; Şiir sanatı da ayna olabilmeli göstermelidir bize Açığa vurabilmelidir gizimizi taşımalıdır içinde Onlar söyledi ki Odysseus'a boş yere harikalar yaratmakta, Sonunda gördü gözyaşlarıyla işte biricik aşkı İthaka, Her dem taze ve alçakgönüllü. Bir şiirdir İthaka Sonsuzluk arayıştadır acemiliktedir, değil harikalar yaratmakta. O taşkın bir ırmak gibidir bitimsizce çağlar durur Kimileyin koşar kimileyin kabarır coşumcu bir aynadır Kararsızdır değişkendir, Heraklit ki o da aynadır Ve şiir böyledir ırmak gibidir akar kayar çağlar durur. * GUNNAR THORGILSSON (1816 - 1879) Çağların belleği Kızıl kılıçlar ve kalyonlarla mı dolu Ve imparatorluğumuzun tozlarıyla Ve hekzameter dizelerinin gürüldeyişi Ve kişneyişleri savaşan soylu atların Ve onların haykırışıyla, Shakespeare'iyle. Geri dönsün isterdim ben o öpücükler, barışıklıklar Orada İzlanda'm da yaşarken ben, onu bağışlasaydın sen. * AY Maria Kodama'ya Göklerdeki evinde öyle yalnızdır ki şu sarı altın Gece yarılarının o bilindik tanrıçası değildir artık İlk atan Adem'in aşk fısıltıları kimeydi. Yüzyıllarca Özleyip bekledik onu sırf parıldasın diye sarışın yüzü Kutsal yakarılarla çığlıklarla çıkıp geldi hep. İyi bak Seviyle taşkın aynandır o. Yansıtır durur sendeki özü. * ÖZLEYİŞE AĞIT Sürgit yinelenen şu ki: Artık, üzünçler içinde kalacağımdır sonsuzca senin Buzülke'nde yaşarken o bıktıran durgunluk ve de görkünç kutup günlerinde ve paylaşıyor mu oluyoruz şimdi böylece çıldırtan bir ezgiyi ansıyıp yolda ya da coşku veren bir turuncun tadını. Sonsuzca yinelenen şu ki İzlanda'nda sarmaş dolaş olan kişi gerçekte hep içinde taşıdı seni. * ÖZKIYIM (İntihar) Saltık karanlıktan ayrılacak olan eşsiz bir ışıltı mıydı. Gece onu kollarıyla saracaktır. Ölümü özlüyorum, ve benimle, yeryüzünün katlanılmaz acıları dinecek. Piramitler, madalyonlar silinecek, anayurtlar gölgeleri örtünüp, yaşayan tüm çehreler ölecektir. Yıkıntılar arasında ilâhisin tanrım, tin ve tüne karışacak tarihin. Şimdi son güneşin batımını izliyor. Son kuşun ötüşüyle avunuyorum. Arzunun karanlık nesnesinden Hiçliğin kollarına savruluyorum. * SÜRGÜN İthaka'nın patikalarında hep birinin izlerini ararım ve onun unutulmuş kralını, yıllar önce Troya'nın kurnazlıktan ötelenmiş kimsesizini; umarsızca bastığı toprakları düşünürüm, sabanlarla gölgelenmiş ve yitip gitmiş evlâtlarını, yazık ki başlıca övüncemdir bu benim. Yeryüzü yaşamının elvermeyişine karşın, ben, Odysseus'um, köklerimin derinliği Hades'in karanlıkları arasında Tiresius'un Thebes'in gölgelerini gösterir boğuntuyla dolu sevdanın kıvrımlarını açarak Hercules'ün silüetini karşıma çıkaran düzlüklerde aslan hayaletleriyle boğuşan ve Olympus'un doruklarında tanrılarla çatışan. Bugün -Şili, Bolivar- caddelerinde sürtüp duruyorum belki üzünçler içindeyim, belki mutluyum Artık 'Hiç kimse' olmak istiyorum. * GÜNAHKÂR (Suç Ortağı) Çarmıha gerildim. Haçım, çivilerim var. O kâseden sundular, içmedim. Özümü kilitledim. Düzen kuruldu. Bir mite çevirdiler. Canımı acıttılar, yaktılar. Tamuya döndüm. Ben övülmüşüm ve mutluyum, zaman acılarını verdi. Olanları, olmuşu sineye çektim, ben seçilmişim. Evren kutsanmış, tözü, tartımı, belli. Sevinçler aşağılayıcı. Haklıyım, yaralıyım, yoksulların tansığıyım. İlâhları, sözcüklerle kargışlarla yıldıranım. Ben ozanım. * JANUS'UN BÜSTÜ KONUŞUYOR Hiç kimse açık ya da kapalı o yekpare kapıdan bana boyun eğmeden geçemez, kim görebilir ayrılan yolları, kapılar kılavuzdur. Kasırgalı denizler, sakınımsız karalar ufukların karanlığı benim görkünç gözlerimden okunur. Benim bir yüzüm geçmişte yüzer, öteki geleceği kavrar, sanki avuçlarında tutar. Ben tüm alanları tüm olanları görürüm, çekilmiş kılıçları, uğursuzlukları, günahla uyumsuzlukları; sahip olan olanaklara uygunluk tanımalı, yenilmişlerden bir ölü gibi izin vermeli. Her iki ellerimde yitiktir benim. Ben sütunları (ve hayası) yerinden olmayanım. Ben tüm olguların gerçekleşeceğini söylemeyenim. Benim gördüğüm gelecekte ki tartışmalar geçmişteki kanlar çekişmelerdir, ben hiç bir şeyin olacağını diyemiyorum. Yıkıntılarıma bakıyorum ben: yerle yeksan basamaklar, ordular, bir anlık bakışlarında yazgılarıyla başbaşa çehreler görüyorum ben. * LABİRENT Zeus bile dolambaçla örülü, bu boğucu taş ağı çözüp bir yol bulamaz. Ben geçmişimi ve tüm kimliklerimi unuttum; İç sıkıcı duvarları çınlayan dolambaçları izlemek yazgımdır benim. Geçen yılların sonunda hangi gizil bükeyler büküntüler şiddetin galerileridir ki. Zamanın tefecileridir bu çatlak köhne duvarlar. Süprüntüler içindeki solgun işaretlerin ayrımındayım. Büklümlü gece bana doğru kükrüyor ve de ıssız ulumaların yankısını taşıyor. Ben gölgelerden bilirim ki Öteki hep orada, nasıl bir alınyazısı sonsuza dek kendisini taşımak bu dokunmuş ve belki de dokunmamış Hades bitmez kanım ve cesetimi sömürmek içindir. Herbirimiz diğerini ararız. Ama katıksız bir bekleyiştir bu ve o bir hesap günüdür. * JAMES JOYCE İnsanlığın tüm günlerinden bir gündü yaratma gücü olanın, zamanın o ilkinsil gün, biçimleri yoğururken Günlere ve acılara biçemler veriyordu tanrı, zaman görünmezliklerle geçerken ıslak ırmaklar yeryüzünü sarıyor, dolambaçlı, sancılarla dolu akıntılar, öncesiz, sonrasız, geçmiş ve gelecek-sönüp gidiyordu. Tıpkı benim gibi, tan atımından karanlıklara doğru evrilip gidiyordu yeryüzünün öyküsü gecenin derinliğini ereksizce adımlıyor Musevi, Kartaca'nın ruh göçü, cennet, cehennem, göksel karmaşalar. Tanrı baba, ey yaratan, görkem ve güzellik, dirimle cesaret ver Ulaştığım dorukları salt görebilmek için tam da bu gün. * JOHANNES BRAHMS'A O bağışlayıcı bahçende çağrılmaz bir konuktum O bitimsiz anıları sen oluşturdun Zaman geldi, büyük mutluluklarla ondum Senin kemanların gökleri çalar. Ama artık hakkını veriyorum. Utku diye sana, Yoksunluğu paylaşanlar bir boşluğu bağışlar Salt sanatın adı da yetmez. Nasılsa bulacaktı onur seni görkemli ve yiğit ol. Yüreksizin biriyim ben. Üzünçlerin tutsağıyım. Hiçbir şey Haklı çıkaramaz bu küstahlığımı Onulmaz mutluluklar derledim seninle -Ateş ve kristal- sende ki ışıltının ruhudur. Günaha bulanmış sözcükler sarmış beni, Bir sesin ve bir düşlemin dölleri ki; Simge değil, ayna değil, çığlık da değil, Sonsuzluğa koşan ve yüceldikçe coşan bir ırmaktır seninki. * ELHAMRA Hoşnutluk veren suyun şırıltısı ki Kimi kumları kararmış bunalmış gibi. Zarif bir el yol açtı ona Özenircesine sütunlardaki oyuklara. Şimdi su dolambaçlarla bir dantel gibi Geçip gidiyor ıhlamurların arasında. Onun içli bir şarkı olduğunu Yalnızca bir sevda bir dua olduğunu Tanrı’ya sunulduğunu, Tanrı'nın bildiğini Yaşamın bir yasemen kokusu olduğunu. Kıyıcı yatağanlar, umarsız mızraklar, Sürüler, yağmacı kalabalıklar. En iyi olmak için boşuna uğraşırlar. Bütün bunların ayrımındadır üzünçlü kral, Tüm inceliklerin toplamı bir veda etmez, Geçersizdir anahtarlar, Haç ötekilerin olur ay tutulurken, Ve öğle sıcağında konuklar yalnızca tanıktırlar. * VERANDA Akşamleyin boş gönüller, avluda değişen renkler. Gece de, belirsizce yükselen mehtap göğe tutsak titreşiyor. Veranda, oralarda bir pınar. Işın demeti gibi akıyor bu hangi gökyüzü ki evlerin içine ağıyor. Serene, sonsuzluk bizi oralarda bekliyor. Yıldızlarla yaşamak hoş karanlıkla dost ol sarnıçlar, gölgeler ve bizleri avutacak yol. * BARUCH SPİNOZA Altın bir sis, Batı Avrupa'yı ışıklara boğuyor pencerede. Şimdi, tüm titizliğiyle el yazmayı bekliyor o, değerinde, sonsuzca ağır gelen. Birisi Tanrı'yı doğuruyor karanlık kupasında. Tanrı'nın nedenselliğidir bir adam. O bir Musevi. Elem dolu gözleri ve sarı yüzüyle Zamanın yükünü taşıyor kitabının yapraklarında, sızıyor damla damla ırmağa, başı sonu olmayan sulara, sonsuz bir akışla. Yorum yok. Görkemli ölçüp biçmelerle biçimlendiriyor o Tanrı'sını, büyülerle. Sağlığı bozulalı, hiçliğe kapılalı beri, Tanrı'sını kuruyor o, paylar verip sözcüklere. O öyle tanınmış, kabullenilmiş biri değil, görkemli bir aşık. Umut aşkın varlığıdır demiyor o, aşkın varlık olduğunu, biliyor o. * SPİNOZA Burada alacakaranlıkta, yarı saydam elleri parlıyor Musevi’nin kristal bardağında. Duygusuz bir uzantı, endişeyle renk veriyor, öğle sonralarında. Bütün günler, ikindileri, bitimsiz ve duyumsuz bir yinelemedir, birbirinin eşi sanki. Elleri uzayın gök yakuttan minerali, çakılmış, berkitilmiş sınırlar, varoşun duvarları gibi. Güç bela beliriyorlar, sessiz ve sakin adama, zamanlar kazandırabilmek adına. Düş kuruyor, tasımlıyorlar, dillerin tutulup, ışıltıyla izlenebilsin diye labirenti. Tanınmıyor olmak üzünç ve sıkıntı vermiyor ona (başka bir aynadaki düşlerin içindeki bir düşün yansımasıdır o), sevdalı değil, çılgınca ve delice sevmenin ürkek kadınlarına. Geçti o dönemler, özgürdür artık. Söylencenin ve sözcüklerin göz bağcılığı adına durup, ölene değin parlatıyor inatla büyütecini. Şimdi en büyük haritalar, eni sonu olmayan, ışıltılı, göz alıcı tüm yıldızlar, onundur artık. * DESCARTES Yeryüzünün yalnızıyım ben, ama belki ne yeryüzündeyim ne de bir insanım. Belki bir tanrı aldatıyordur beni. Belki bir tanrı zamanıma hükmediyordur, şu sonsuz yanılsamaya. Ayı düşlüyorum ben ve düşlerken gözlerimde canlandığını biliyorum. Düşledim sabahın ve akşamın ilk gününü. Düşledim Kartaca'yı ve çöle dönmüş lejyonunu. Düşledim Lukan'ı. Düşledim Golgotha'nın bayırlarını ve Roma'nın haçını. Düşledim geometriyi. Düşledim, çizgiyi, yolları, yüzey ve boşlukları. Düşledim sarıyı, maviyi, ve kırmızıları. Düşledim sayrılı çocukluk çağlarımı. Düşledim haritaları ve krallıkları, ve her gün doğumundaki umarsızlıkları. Düşledim o durgunluk veren bahtsızlıkları. Düşledim kılıcımı. Düşledim Bohemya'nın Elizabeth'ini. Düşledim kuşku ve kesinlemeleri. Düşledim geçmişimi. Belki geçmiş diye bir şey yoktur, belki hiç bir zaman doğmadım. Düşlerin içindeki bir düş olabilirim. Kutupçul bir sanrıya, dehşete kapılmış olabilirim. Tuna Üzerinde ki, şu katıksız gecede. Descartes'ı düşlemeyi sürdüreceğim ve atalarına ona gönül borcum var benim. * GİZEMLER Kimim ben yollarda şarkılar söylüyorum bugün Yarınsa gizemlerle yüklü bir ölü olacağım Kim yaşıyor bu tür bir krallıkta, büyülerle süslü kısır bir karanlıkta, Önceleri ya da sonra ya da bir zamanın dışında. Bu yüzden gizemcilere şöyle dönüp bakabilirim. İnandığımı söyleyebilirim Ben cennet ve cehennemi kendime bağışlıyor değilim, Öngörülerde bulunmakta istemem. Her insan kendine mit yaratabilir Proteus'un anlam kaymalarıyla çözünmüş biçimlerine kanabilirim. Karman çorman bir işin dolambacında, dev bir parıltı kör ediyormuşçasına O zaman yazgımın görkemi ve utkusu geri dönmüş olacak benim Tutsak bedenimin ruhu bana sunulduğunda bu macera bitmiş olacak Ölüme ilişkin her şeyi anlamak isterdim ben her şeyi yaşamak? İşte o zaman unutuşu içmek isterdim saf-kristalinden, Hiç bir zaman düşlenemeyecek denli; bir sonsuza giderken ben. * AYRILIK Üç yüz gece sevdim üç yüz gece duvarlar yükseldi aramızda onunla ve okyanuslar kara bir sanat artık aramızda. Hiçbir şey kalmayacak ama anılarımızda. Ah öğleden sonraları dayanılmaz oluyordu, gecelerde sıçrıyordum görebilmek için seni, gözlüyordum kırları yolları, havaları bir an görüyor ve yitiriyordum... İşte boğucu son Ölümcül acılarla geçiyor öğleden sonraları. * JOSEPH CONRAD'IN BİR KİTABINI DÜŞLEMEK Sızdırır yaz topraklara dingin ışıklarını, günün aydınlıkları söner. Pencere pervazlarından çeker gün keskin kılıçlarını, kıyıda göz kamaştıran, ve düzlükte yanan, ışıltılarını. Ama eski zamanlardan kalan gece gizemlidir, coşkuyla doldurur çömleğe sularını. Sınırsızlığını serer ortaya, ve sürüklenip gider kanolar, çevirip yüzünü yıldızlara, bir adam tütünüyle işaretler yollar, ağır aksak zamanlara. Uzakta bulanık külrengi lekelerle bir baştan bir başa takım yıldızlar. Şimdi kulübelerde geçiyor, adlar, ve plan. Sıcacık gözlemlerle algılanamayan yitmiş umutlar dünyasıyız Irmaklar birebir ırmak. Adamlar tam tamına adam. * MİLTON VE GÜL Bütün kuşakların üzerinden güller geçti, Zamanın derinliklerinde parçalandılar, Unutuşların kurtarıcısı olmak isterdim ben- Öylesine bir gülden tüm öteki şeylerden önceki bir zamanda yaşıyor olmayı. Kara yazgım izin ver bana Ayrıcalığımı tanıma yolunda, sonsuzluğun başlangıcı belki de bu, Sessiz çiçeğe, yeryüzünde yapayalnız o son güle Milton'a sunulmuş olanı kurtarmak isterdim öncelikle, ama O göremeyebilir de. Ah gül, sayılmaların ötesinde ya sarı Ya da beyaz, yaslı bahçelerden götürülen, Senin büyülü varlığında gelip geçtiğin yerlerden Ve korların alevlerin içindeki şiirlerden, Altın renkli ya da kanla-örtülü, ufkun güneşi gibi ya da gölgeli, Bir zamanlar Milton'un ellerinde, yitirilen gül gibi. * YAĞMUR Kaç günden beri alacakaranlıkta şimdi de ansızın dışarda minicik damlalarla yağmur yağıyor. Yağıyor ya da yağmakta. Yağmur sürükleyicidir kesinlikle kimlere uğruyor ki geçerken. Her kim olursa olsun o yağarken canlanabilir anıları ne zaman yazgısının değiştiğini kaderinin tuhaf cilvesini kim verebilir artık ona böyle bir çiçeği onun adı ''gül'' idi belleği sersemleten kırmızının gerçekte kırmızıya benzemediği. Bu yağmur karşıda hangi pencerelere düşüyor gözyaşı gibi kenar mahallelerin müjdecisi olduğu da unutulmamalı kefene sarılı şarap üzerinde siyah salkımlar üzünçlü bir özlemin sesi veranda da şimdi hayır çok önce. Akşamın serinliği anımsattı bana o sesi, babamın o yürek burkan sesini, kim getirebilir ki onu bana kim, ölümün kollarındayken şimdi. * DENİZ İnsansı düşlerimizden (ya da korku) önce dokundu Mitoloji, kozmogoni, ve sevi, Önce zaman türedi günlerin içinde onun materyali, Deniz, sonsuzlayın deniz, varolmuş; oldu. Kimdir deniz? Kimdir şu gemi azıya almış ele geçmez yaratık, Dehşetengiz ve pas tutmuş, kimdir temeline acılar salan Dünyanın? O her biri tek parça ve tümü yekpare okeanostur; O dipsiz bir uçurum ve görkemdir, rüzgâr ve kaderdir. Kim bakıyordur ki denize, onda başlangıcı görür, Sonsuz, bir şaşkınlık damıtılmışlıkla An be an filiz süren kök salan şeylerden-güzelliklerden Akşamları, ay, fener alaylarıyla Yeni Gün'ün ateşleri içinden geçerken. Kimdir deniz, ve ben kimim? Son İç çekiş köyünden uzaklaşırken söyleyeceğim. * ODYSSEİA, KİTAP YİRMİ-ÜÇ İşlenmiş demirin canhıraş yankılar veren kılıcına sahiptir şimdi Hak tanırlığın işleri, ve cana susamışlıkla kıvamındadır öç. Şimdi parıldayan mızrak ve sayılmasız okların, acımasızdır her biri, Küstahca kovulmalar düşmanlıkla besili duygular alabildiğine keskindir. Tümü bir tanrı adına ve tümünü onun köpüren denizleri de yapabilirdi Odysseus dönebilsin diye yurduna ve kraliçesine. Tümünü bir tanrıda oluşturabilirdi, ve işte külgonca-yeşil Kadınlar ve Kahraman' gürültü patırtıyla görkemle şanla. Şimdi sevda içinde yüzüyor onların düğün yatağı Düşlerin ötesindeki kraliçe uykuya dalmış, altın başı Kralın göğsü üzerinde. Bu adam nerede şimdi Geceler ve gündüzler boyu sürgünde dolanan kim Yeryüzünde dönüp duran umarsız Argos gibi, ve söyleyebilirdim şimdi Onun adı Hiç Kimse idi, Hiç Kimse, ne anlatmak istenmiş her kim vermişse? * AYNA Çocukken ayna yüzüme vururdu üzüntülerimi Öteki yüzüm, ya da bir tür kör beni görebilen Kişiliksiz maskem onun yansıtıcılığını gizleyebilmeli Bir şeyler tiksindirici, kuşku verici. Kaygılıyım da Sessizliğin başucunda bakıyorum tuhaf yansımaya Alışılmış düşüncelerle içinde avarece dolaşmaya Ah yaşama bağlılığın boş saatleri, ve sığındığım limanın Belirsizliği derinliği, uçsuz bucaksız boşluklardaki Yeni-varlıklar düşleyen, renkler, bilinmezliği biçimlendiren. (İşaret parmağımı sallardım ben; çocuklar utangaç olur.) Şimdi açığa vurabilir ayna ne varsa her şeyimi Ruhumun engebesiz, arınmış halden hale geçişini, Gölgelerle lekelenmiş, morarmış kapkara suçluluğumla- Tanrı görebilir, belki şu adamda görebilir ya. * EMERSON Ağır sesi yitip gidiyor Montaigne'nin Yeni Britanya'nın devasa kıyılarında Akşamları yüceltilmiş soylu kırlarında. Okuyor hazzın tek bir parçasını yaşayamadan. Son ışıklarıyla yürüyor batan güneşe doğru, Altın ufuklarla yayılan bir kır manzarasının ucuna; Şimdi hareketlidir adımlıyor kararan yolları boylu boyuna Kimdir yazan anıların arasında bin parçası düşen bu yüzü. Düşünür o: Ben okuyabilirim yazılmış tüm kitapları Ve ötekileri berikileri sağda solda unutulmuş Yok edilemeyeni yok edilememişleri. Onay verdiklerimi Şu ölümlü olduğunu söyleyen adama bak. Adımı biliyorlar tüm kendini bilenler. Ben yaşıyor da değilim. Tek isteğim sıradan biri olmak. * GÜNEY Yıldızlı burçları verandadan bir bir izleyebiliriz, gölgelerinin gücünü izleyebiliriz kristalize dağılan ışıklarını şu benim bilisizce öğrenemeyişim onların ne adlarını ne de gökadalardaki saltanatlarını, sarnıçlardaki suyun titreşimini algılayıp duyumsayabilirim, bilgiçlikle yayılan kokularını süzerek ayırabilirim yasemini ve hanımelini, uyuyan kuşun sessizliğini, yayın büyüleyiciliğini, sinir krizi -bunların tümü belki de tanrının şiiri. * BİR SAKSON OZANINA Bilirim Northumbria'nın kış ortasında yağan karlarını Ve senin ayaklarının bıraktığı izleri unutabilirim, Ve şimdi sayısız güneşlerin ülkesine yerleştiğini Senin zamanın ve benimki arasında, şu düşsel yakınlığım. Yavaşça büyüyordun gölgelerde biçimlenirken sen Büyük denizlerde arardın verdiğin kavganın metaforunu Ve çam ağaçlarının arasında saklanıyordun korkuyla Ve geçmiş günlerinin yalnızlığında. Nerede senin düşünüp yazdıkların ve berkitilmiş adın? Bütün bunlar gömülür gibi unutuldu gitti. Şimdi söyleyemem aramızdakileri olup bitenleri Senin için yaşayan biri dolanıp durdu senin ardından Sürgün, eni boyu gezindiğin ıssızlığın yollarında. Yapayalnız yaşadığın demir bir külçe gibi bıraktığın. * MÜZE (Sınırlar) Orada Verlaine'ın bir dizesi artık anımsayamadığım. Orada komşu caddede artık iş görmez ayaklarım. Orada aynalar son günlerimi görsünler diye acımasızca. Orada albeni dolu bir kapı dünyanın sonuna dek kapalı. Kütüphanenin içinde kitaplar (Şu sıra bakıyorum onlara) sayfaları hiç bir zaman açılmayan. Bu yaz bilmediğim yaşımı da geçmiş olacağım. Ölüm yararlıdır belki de bana, kapımı çalarsa açacağım. (-Julio Platero Haedo'nun Yazıtlar'ından, Montevideo,1923) * (Ozanın Ün Duyurusu) Benim ünüm cennetin adımlarıyla ölçülür. Benim işlerim için kavgalar verir doğunun kütüphaneleri. Emirler beni kazanmak için sıraya girer, ağzım altınla dolar benim. Melekler biliyor yüreğimde volkan gibi patlayan son dizelerimi. Benim işimdeki araç onmaz acılar vermek ve hayasızca küçümsemektir. Doğmadan ölmüş olmayı isterdim ben. (-Ebu Kasım el Hadrami'nin Divanı) * (Heraklit'in Kederi) Yeryüzündeki pek çok erkekten biri olsam da olmasam da Kiminle sarmaş dolaş olsa Mathilde Urbach kendinden geçer gibi olurdu. (-Gaspar Camerarius'un Şiir Bahçesi VII, 16) * (Kuartet) Hep ötekiler öldü, ama bu tüm gelip geçenlerin başına geldi, ölümler için (herkes bilebilir) elverişlidir tüm döngüler. Ben şunu söyleyebilirim, Yakup el Mansur'un bir yinelemesi, ölecektir güller ölebilir de, ve Aristotle? (-Muktedir el Mağribi'nin Divanı'ndan) * KUMPAS Her şey sessizce bir sözcüğe dönüşmekte dil içindeki şu 'Biri' ya da 'Birşey'e, gündüz ve gecede, kötü yazım karalamalar hiç-bitmez tasımlamalarla notlarda, yeryüzünün tarihi hangisidir bu acı veren, kucaklaşmada Roma, Kartaca, sen, ben, herkese, benim yaşamım, hangisi bir türlü kavrayamadıklarım, bu keder varlığın gizindeki, üzünç veren öylesinelik ve tüm bilgimizi aşan bulmaca, ve tanrının elinden çıkmış da Babil'in dilindeymiş gibi an be an dolaşımda. Her bir ad yatıyor kaygıyla yalan dolanla adı hiç olmayanla. Bugün ben anlıyorum adı olmayanların gölgelerde nasıl titrediğini pusulanın yönecinde umarsızlık içinde apaçık kederini, kimin yönetimindedir ışığın sonsuz denizlerde boy veren ışığı, bir düşün içinde bir an için göze çarpan bir şeyi sevmek ya da bir kuşun uykusunda ansızın ürpererek kanat çırpışı. * ALBORNOZ MİLONGASI Biri saatleri saydı, Günü öğrendi birisi, Biri sanki vurdumduymaz ve belki de aceleci. Islıkla çalar milonga, Albornoz'a sokularak. Kara şapka siperlikli, sabah güneşi gözleri. O gün işte bugündür ki, 1890, belki. Retiro'nun sınırında gölgeleri sayar şimdi aşk ve ateş oyunları kuşluk vakti, tehlikeler- yabancılar iyi midir, bıçaklar ve bir komiser. Katildi ve kafadardı bitti küfürlü yaşamı. Güneyde bir köşecikte sonunda tattı bıçağı. Bıçak değildi üç kişi. Güç bela sökmüştü şafak ama üçlüden, hangisi, bitirdi onun işini. Girdi bıçak yüreğine. Yüzü tanıdı hiçliği. Alejo Albornoz öldü artık o bir hiç kimseydi. Hiçliklerin kurbanını kederle yad ettim işte şu milonganın içinde. Bir anıdır ikisi de. (Alejo Albornoz mahalle kabadayısıydı 1902 yılında bıçaklı bir kavgada öldü.) * ON ÜÇÜNCÜ YÜZYILDA BİR OZAN Zahmetli taslaklar üstünde dönüp duruyor o... şu ilk sonenin (sürgit çağrışımlara açık), öylesi karalamalar karmakarışık sayfalar- birbirine girmiş, içkinleşmiş troykalar kuadriller. Yavaşça pürüzler gider erir köşeler yiter sevimsizlikler, durgunlaşır birden. Solgun bir müziğin duyusu yayılmıştır tınısı, uzağında notların-çınlamasız öten gece kuşlarından öğrenilen bundan dolayı gelecek çağların üzerine ağar görkemle? Bir ayrıcalığa sahiptir o yalnız değildir ve şu Apollon, inanılmaz ölçekte gizemli arketip bir şarkı yaptı onun için- bir kristal-duru istenç dolu içmek için ne olursa olsun geceler gizlemiş ya da gün duyurmuştur labirentler, şaşırtıcıdır, gizemlidir, Kral Oidipus? * SINIR Ayın sessizce akıp giden dostluğunda (Ben anlaşılamamanın Vergilius'i) seni koruyan birlik akşam ya da dingin geceden ötede şimdi zamanın içinde yiten, zamandaki huzursuzluğun ilk gözün o sonsuza dek dışarı baksın diye oluştuğu şu veranda ya da bahçenin tozu alınalı beri. Sonsuza dek? Günün birinde birini tanıdım ben bir çözüm muştulayacak gerçeği söylemeliyim; ''Ayı belki bir daha kıpkırmızı göremeyeceksin. Belki senin için belirlenen yürek atımına ulaştı yazgın. Yeryüzü ölçeğinde açılan her pencerenin kesinleşmiş bir yararı yok. Çok geç. Onu bulamayacağız.'' Yaşamımız arayış ve unutma üzerine yücelen bir tükeniş gecenin gönül titreten nazik alışkanlığıdır. Alıcı gözlerle bak ona. O belki de senin son bakışındır. * KÂBUS Ben eskilerden bir kralı düşlüyorum. Onun tacı Demirdir ve bakışları ölüdür. Var olan Bütün yüzlerse artık yok. Ve hiç bir zaman Uzakta değil onun görkemli kılıcı, tazı gibi sadık koruyucuları. Bilemiyorum eğer o Norveç'den midir Ya da İskandinavlarülkesi'nden. Ama bir kuzeylidir o, Biliyorum. Onun kızıl sakalları göğsüne çarpar. Ve olamaz, Onun kötürüm bakışları gözünü dikemez yaşamımla kesişemez. Neden parçalanmış bir aynanın içinde, denizler üzerindeki bir gemi Kıstakların güzelliği kayalıkların ele geçirilmesiyle kumar oynayan Adam bu olabilir ki, ölünün rengi ve mezar, manda başlarla yola düşme Ondan bana geçmişçesine ve acılar? Ben biliyorum o düşleri ve düşlerim beni de yargılar, ne ki henüz yargılamış Değil. Gündüzün hayaleti onur veren geceleri aralanmadı henüz. O gitmiş değil. * YAZIT ''Büyük-büyükbabam Isidoro Suarez'e'' Onun yiğitliği Andes ötesinde geçti. O dağlar ve ordulara karşı savaştı. Onun kılıcı cesaretin alışkanlığıydı. Junin'deki savaşı haykırışlar uğurlu buyrultular bitirdi ve İspanyol kanı Peru mızraklarını göklerden sildi. O madalyonlara boğuldu tarihler söz etti insan yavruları çığlıklar atsın ara sokaklar horonlar tepsin diye. Sonunda o kederli ruh göçüren yalnızlığını seçti. Utkunun döşeğinde uyuyor ve bir avuç tozdur şimdi. * SOKAKLAR Buenos Aires sokakları ruhumdur benim. Doyumsuzluk içinde olamaz onlar kalabalıklarda itişip kakışmalar ve trafik, mahalle aralarında nerede bir şey olursa ama, tüm gözlerden uzaktır alışkanlığın ruhuyla, gün batımının yorgun ışığı yaşamı anımsatır, ve belki o kederin dışında kalanlar, avuntu veren ağacın dirim veren gölgesinde, nerede gösterişsiz aralıklarla küçük evler varsa, ulaşılmaz özlemlerin birbirinden ayırdığı, yeryüzünün ve gökyüzünün kaygı veren enginliğinde özünü yitirmişlerdir. Yalnızca biri için umuttan söz edilebilir çünkü dile gelmez binlerce ruh yaşamaktadır orada, oyalayan gözetleyen tanrının ve zamanın boşluğunda ve kuşkusuz kristaller kadar değerli paha biçilmez. Batıda, Kuzeyde, ve Güney'de o sokakları tanıyorum-ve biliyorum onlar benim ülkem: açtığım yolların şu onulmaz sayrılığı içinde uçabilirler sevinçle onları simgeleyen bayrakların flamaların eşliğinde. * MÜZİK KUTUSU Japon Müziği. Üzünçle damlayan bal Ya da altınsı zerreler görünmeyen Işıldayan bir su saatinden süzülen, Ve zamanla yinelenen bir örüntü dokuma Sonsuzca, inci gibi, gizemli, ve duru. Her biri son olabilir diye hayıflanmıyor değilim. Geçmişten bir geliyor bir yitiyor. Hangi mabetten, Hangi dağların tazecik bahçelerinden bu, Hangi bilinmeyen bir denizin gece ritüeli, Hangi melankolinin utangaçlığı körpe kızarıklığı, Hangi öğleden sonraların masumiyeti ve ufukta yiten Bilinmeyen bir gelecekten mi bana geliyor o? Bilemiyorum. Önemi yok. O müziği Duyumsuyorum ben. O olmak istiyorum. Ben kanıyorum. * KÜLLERİN ADEM'İ Olgunlaşmış bir hevenkten düşer gibi can verecek kılıcın. Bir kayadan daha kırılgandır bir kadeh bundan böyle. Tüm yaratılar kendi kehanetlerinin tozudur artık. Demir pas tutmuş. Ses çürümüş, yankı bile. Adem, senin küllerindir, tüm çağların babası. Son bahçende mezarın olacaktır böylelikle. Pindaros ve gecenin büyücül kuşu yalnızca sestir. Yorgun gün batımının yansımasıdır dirim veren tan atımı. Miken Kralı'nın avadanlığı, sessizce duran altın maskesi. En büyük surların hışmı, yüceltilerek aşağılanmış harabeler. Urquiza ölüme giderken arkasında parıldayan hançer. Aynada kendi yüzüne bakan değişmez yüzün ağulu Geçmişin sana görünen yüzü değildir. Gece onun alevden spermini çoktan Tüketti. Narin düşüncelerle dolu zaman bizi kalıplara soktu bitirdi. Ne sevinçli olmak suyun akışkanlığında Koşarken meselleri içinde Heraklit'in Kesinlemelerle, ya da kaotikliğin us kıran ateşinde, İşte bu uzun günün, bu uzun gecesinde, Hiç kimsenin olmadığını görüyor ve artık geri dönülemeyeceğini biliyorum. * HERHANGİ BİR ÖLÜ İÇİN Başıboş bir anı ve umutları hiçliğe yuvarlanmış, uçsuz bucaksız, düşlemsel, gelecekte bir yerde, devinimsiz bir gövde kendisi olamaz: O bir ölüdür. Gizemcilerin Tanrı'sı gibi, bir özellik taşımamakta ısrarlıdır ne yazık ki, yürek atımı ansızın duran biri her yerde ve her kimse olabilir, ama yeryüzünde yokluğu hiç bir şeydir ve öylesidir yitip gidişi. Bir yırtıcı gibi atılırız onun boşluğuna yağmalarız bozguna uğratırız her şeyi, tek bir seslem tek bir renk bir anı bile, bırakmayın ondan: İşte gözleri onun sizi süzen çukurlarından, onun gönlü pusuya düştü baş koyduğu yollar, tekinsiz kaldırımlar kol kesti. Düşüncesi de olabilirdi nedir acımasızlığınız. Onunla aranızda bir gizlenti, çalıntı bir uçurum vardı, günlerin ve gecelerin hazinesi miydi paylaşamadığınız. * VİLLA ORTUZAR'DA GÜN BATIMI Sanki Songün'ün akşamı. Cadde'nin sonunda göklerde bir yara gibi açılıyor. Uzaklarda güneş bir parıltı ruhların bir meleği gibi yanıyor? Acımasız, bir kâbus gibi, tarazlanan uzaklıklar bana doğru ağıyor. Sarı altın oklarıyla dur duraksız kederler veriyor ufuk. Yeryüzü yararsız bir şey gibi küçülüyor, minicil bir nokta gibi. Gündüz hâlâ gökyüzündedir, ama gece gözlüyor aldanışların saflıkların içinden. Bu dehşetle maviye-doyurulmuş duvarlar ve cıvıldaşan kızlar ışıklar içinde yüzüyor. Şimdi isteri dolu bir ağaç ya da bir tanrıyı, pas tutmuş kapıların aralığından gösterebilen var mı? Göz alabildiğine uzanan arazilerde: ülkeler, engin denizler, solgun yamaçlar, düzlüklerde. Bugün oralarda hazineler vardı: sokaklar, haritaları görkemle adımlayanlar, şaşkınlık verici akşamlar. Geri dönmek istiyorum ben, Buralardan uzakta kendi umarsızlığıma. * BEKLEYİŞ Ne senin duyumsanır içtenliğin, ne bir şölende o soycul derinlikli bakışların, ne de bir inci kuşu gibi süzülür bedeniniz adına, alabildiğine gizemli, çekingen, ve bir çocuk gibi, yaşamınız sanki bana doğru geliyordur, sözcüklerin ya da sessizliğin boyun eğen, karşılaşmalarında bir armağan ancak böylesine büyüleyici bu denli çekici albenili gizemlerle yüklü olabilir senin uykularında, düşsel bir görüntü benim sayıklamalarımda bir tılsımcasına sarıp sarmalayan. Sonsuzca göz değmeyen, bir tanrısallık, erinç veren uyku eşliğinde, kuşkusuz bir tansık şu bağışlayıcı bellekle kurtarıldı bazı şeyler sessizlik ve aydınlığın büyüsü gibi kendi kendimizin sahibi değiliz ki dönüp seni biryaşamımızın kıyısına bırakacak. Güzelliğin acılarıyla dökülen yapraklar gibi Ben ayrımındayım sonuçta sizin varlığınızda kıyıya çekileceğimin ve ilk kez bakabilmenin tansığıyla, belki, varlığında bir Yaratıcı'yı görüyor olabilmek gibi- sürükleyici Zaman'ın eni sonu düzen veren kurgusunda, karşılıksız aşkın kederli, öznesini yok eden sonsuzluğunda. * BİR ANSİKLOPEDİ EDİNMEK ÜZERİNE İşte dev gibi bir Brockhaus ansiklopedisi, bir atlas ve sıkıştırılmış hacimleriyle sütunlar, burada Cermen ruhuna adanmış bir özveri burada gizemci Platonistler ve sezgici Gnostikler vardır, ilk atan Adem buradadır ve Bremen'in Adamı'da, bir kaplan ve bir Tatar, özenle dolu tipoğrafik dizayn ve mavi okyanuslar, burada tüm zaman'ın belleği ve labirentleri vardır, burada alçalan yalan ve yücelen gerçek vardır, burada her bir kişiden öğrendiğim yoğunlaşmış bir derleme burada tüm yitirilmiş saatlerin toplamı vardır. İşte, artık, pek işe yaramaz gözler, yolunu bulamayan eller, üzünçle okunamayan sayfalar, yarı körlüğün loş gölgeli hezeyanlarıyla, duvarların arkasında. Ama aynı zamanda burası yeni bir alışkanlığın yeridir uzun zamandır süre-gelen aşk gibi bir eğilim, ev, belleği oyalayan bilmece ve her şeyin bir vücut bulması yerli yerince tüm şeylere duyulan o gizemli bağımlılıkta- kendileri bizden habersiz olan ve sürekli öğütüp öğrendiğimiz durmadan. * ALEXANDER SELKİRK Düşledim denizi, o denizi, beni sarıp sarmalayıp kuşatan, Ve onulmaz düşlerden Tanrı'nın çanları sayesinde Kurtarıldım, ne kutsasın ve hangi günahlardan arındırsın Bu ehil ellerle dolu İngiltere ufuklarının sabahlarını. Yıllarımı verdim ben, ıstıraplara sürüklendim ıssız ve sınırsız Ürkütücü ve ölümsüz görüntülerin sonsuzluğuna bakarak, Şimdi gene söylüyorum hangi martaval hangi masal bir kez daha Yinelenmiştir, içinden çıkılmaz bir saplantı gibi, barlarda meyhanelerde. Tanrı insanın dünyasına benim hak tanırlığıma geri dönmüştür, Şu aynalar ve kapılar ve düzen dolu sıralamalar ve adlarla, Ve o kıraç bitkin topraklara bakan kim ve o dalgın Denizler ve sonsuz göklerdeki artık ben değilim. Ama işte bu yüzden artık bulabilirsiniz beni Burada türlerimin arasında, yaşam sevinciyle dolu ve güvenli? (*) Bir zamanların sürgün denizcisi Alexander Selkirk'in (1676-1721) deneyimleri Daniel Defoe'nun Robinson Cruose'una esin ve kaynaklık etmiştir. * NEDENLER Günbatımı ve kuşaklar Günler ve hiçbiri ilk değildi. Adem'in boğazındaki suyun Tazeliği. Cennetin düzeni. Karanlığı deşifre eden göz. Şafakta kurtların aşkı. Sözcükler. Ayna. Altı ayaklı dize. Babil Kulesi ve kibir. Keldani'nin göz attığı sönük ay. Ganj'ın sayılamayan kumları. Chuang Tzu ve düşlediği kelebek. Adaların altın elması. Labirenti anlamsızca dolaşan adımlar. Penelope'nin eğirdiği yün. Stoacı'ların dairesel zamanı. Ölü adamın ağzındaki sikke. Tartıyı çökerten kılıç. Su saatinden süzülen damla. Kartallar, umut dolu gün, lejyonlar. Pharsalus'un sabahındaki Sezar. Yeryüzünü süsleyen haçlar. Perslerin satrancı ve cebiri. Kavimler göçünün izleri. Kral kılıçlarının fethi. Acımasız pusula. Açık deniz. Saatin yankısı bellekteki. Kralın baltayla idam edilişi Hesapsızca toz olan ordular. Danimarka bülbüllerinin sesi. Hattatların büyüleyen harfleri. Aynanın suikastına uğramış yüz. Kumarbazın kartı. Açgözlü altın. Çöldeki bulutların biçimi. Kaleydeskobun arabeski. Her pişmanlık ve gözyaşı. Tüm bunlar kusursuzca yapıldı Ellerimiz karşılayabilirdi. * BİR AN Nerede yüzyıllar, Tatarlar'ın ağırladığı kılıç-çatışmalarının düşü nerede, nerede dümdüz olmuş ürkütücü surlar? Nerede ormanın Haç'ı, Adem'in Ağacı? Şimdi bir başınadır. Bellektir zamanı kuran. Saatlerin rutin hatasıyla gelen ve birbirini izleyen. Geçen bir yıl geçmişten daha az kibirlidir. Düşen gece ve şafak arasındaki uçurumlar elem veren, mutluluklar, ve kaygılardır. Geriye bakan o yüzün ıssız aynalardan, gecelerin aynasından, aynı yüzün değildir. Kısacık bir gün nasıl da kırılgan ve sonsuz gibidir: başka bir Cennet'tir peşine düştüğümüz, başka bir Cehennem'dir. * GREK ANTOLOJİSİNİN KÜÇÜK BİR OZANINA Nerede şimdi anıların yeryüzündeki günlerinin, ve renkleri sevinçle acılarının, ve kendi yarattığın evrenin? Yılların akışında onlar yittiler geçerli bir sıralamada gelen; bir sözcüksün şimdi sayfaların içindeki. Tanrıların başkalarına verdiği utkuların sonu yoktur: kitabeler, anıtlar, sikkeler üzerindeki isimler, vicdan sahibi tarihçiler; senden biliyoruz bütün bunları, gölgelerin dostu olmuş sevgili tan ağarırken o iç yakıcı kuşun sesini duyduğumda. Şimdi bir Hayalet'sin Asfodel Çayırları'nda, senin ruhun, boşluk içindeki, tanrılar kıskançtır dikkat etmek gerekirdi. Ama günler küçücük sorunların ağlarıyla örülü, ve daha büyük nimetler vardır yakılıp kül olmaktan unutulmaktan? Başımızın üstüne tanrılar tutuşturulmuş utkuların amansız ışığında, hangi gizil tapınaklarla ve ortaya çıkarılmış hangi suçlarla; utku, şu paganizmin dökülmekte olan son gülü; onlar seninle daha bir düşünceliydi, canım kardeşim. Bu gece bitmeyecek akşam kendinden geçercesine dinle o çigan ötüşünü yazgısı sana benzer Theocritus' bülbülünü. * HERMAN MELVİLLE O her zaman denizlerle kuşatılmıştı, onun bilgeleri, Saksonlar, kimdi ki adı okyanustan doğanlar Balina Yolu, böylece birleştirici iki şey İki büyük şey görkemli ispermeçet Ve sonsuz denizlerin çapası. Denizler hep onunlaydı. Zamanla gözleri Hep büyük sularda büyülü okyanuslarda kaldı Zaten onun çılgınca özlemleri vardı Denizleri sulamak cehennemi okyanusları tasarlamak, Ve kimilerinin ilkinsil örneklerini sunmak. Bir adam yeryüzünün sularına kendini verdi Ve emeklerinin altın rengi dalgalarda eridi Ve o kızıla bulanmış zıpkınlarla çekerek getirdiği Ejderha'lar ve kımıldayan ürkütücü kumlarla geldi Ve onun geceleri ve sabahlarının sevdası okyanus dolu Ve ufukta bekleyen yazgısı pusuda ve yosun kokusuyla Ve yürekli dev dalgaları aşmış olmanın mutluluğuyla Ve Ithaka'ya ulaşmanın haz dolu ulaşılmazlığıyla. Okyanuslar fatihiydi, hep göğsünü gererek yürüdü o Yeryüzünün dışındaki hangi dağlar büyümeye Ve hangi haritalar belirsizliğin kollarında Uyumaktalar bir pusula gibi zamanın sessizliğinde. Bahçelerin gölgelerinde gizlenerek bu mirasın Melville kulaçlıyor Yeni İngiltere'nin akşamlarını, Ama azgın deniz onu yine kollarına çekecektir. Onun Yüz kızartan adını yerlilerden alan Peguod'un bu uslanmaz gözü dönmüş kaptanı, Kaosun tanrısı Okeanos'la, onun yeri göğü sarsan haykırışları Ve dizginsiz beyazlıklar ki nasılda nefret üretir, kusturucudur. Olağanüstü bir masaldır o. Deniz yaratıklarının çobanı Proteus'dur. * TEKSAS Burada. Burada da başka diyarlarda olduğu gibi Yerkürenin, tüm kıyılarında sonsuz ovalarında Bir erkeğin çığlığı yapayalnız ölür her nerede olursa. Buradadır Hint eli denilen, bir kement, yaban atı. Burada da kendini hiç bir zaman gösteremez bir kuş, Bir akşamın anısı için ötüşürken bile Tarihin gurultuları hay huyu üzerine; Burada da yıldızların o mistik alfabesi Biricik adları kalemimin ucuyla sayfalarda yazılı Bir kenara süpürülüp unutulmadı sürekli Günlerin bıktırıcı labirenti; San Jacinto Ve şu diğer Termopil, bildiğiniz Alamo. Burada da hiç bir zaman anlayamamıştım zamanın durduğunu Yaşamın, bir kaygı ve kısacık bir gönül macerası olduğunu. * LUKE XXIII Yahudi veya değil ya da yalnızca bir adam Kimin yüzü zaman içinde giderek solan, Sessizlik onu kurtarmak olmayacaktır Unutulmaktan adıyla mektuplarından. O bağışlamak nedir biliyor olabilir, Çarmıha çivilenmiş bir Yahudi bir hırsız? Bizim için her şey yok olup gidecektir. Onun son girişiminde her şey bitecektir, Bir çapraz tahtada gerilerek ölmeyi, Kalabalığın sataşmalarında öğrendi İşte onunla yan yana ölüyordu bir adam O Tanrı idi. Ve körü körüne dedi: 'Sen geliyorsun senin krallığından Beni anımsa' ve korkunç haçından Düşlenemez bir sestir Bir gün bizi yargılayacak olan Ona cennet vaat edildi. Başka bir şey denmedi. Sonu gelmeden önceki konuşmalarında, Ama geçmişin tutanakları izin verir mi Son akşam yemeğinden sonra ölmüş adına. Hey arkadaşlar, bu kardeşiniz masum Ey İsa! Onun yapmak istediği bir yalınlık Aşağılayıcı cezanıza, soruşturma gerekti Ve büyük Cennet bağışlanabilir artık Öyleyse o gün onun peşindekiler kimdi Ve her şey bir günah uğruna ve kan dökmek içindi. * SESSİZLİĞİN ÖVÜNCÜ Karanlığa ışığın saldırısıdır yazılar, daha olağanüstü göktaşlarından. Bilinmezlikle dolu kentlerden taşranın hoyratlıkları devraldı onu. Benim yaşamım ve ölümün güvenceleridir onlar, Ben hırsla gözlemlemek ve onları kavramak istiyorum. Onların günüdür havada bir kement gibi açgözlü olduklarında. Onların gecelerinde ani ablukalar adına, çelikten gelen bir öfke vardır. Onlar insanlığı konuşuyorlar. Benim insanlığımın duygularıdırlar biz aynı seslerin aynı yoksulluklarıyızdır. Onlar toprakları konuşuyorlar. Benim toprağım, bir gitarın acıları, bir kaç portre, paslı bir kılıç, akşam söğütlerin gölgesinde gezinen aydınlık bir duadır. Zamanım beni yaşıyordur. Sessizdir benim gölgem, geçip giderim, kibirli, açgözlü kalabalıklar arasından. Onlar kaçınılmazdır, eşsizdir, yarınlar için korunması gereken bir değerdir. Benim adım hiç kimse ve herkestir. Yürüyüşüm yavaştır benim, uzaklardakinin gelişini bekleyenler gibi değildir yaklaşanlar gibidir. * TILSIMLAR Snorri'nin kaleme aldığı, Danimarka'da basılmış 'Edda Islandorum'un, ilk elden bir kopyası. Schopenhauer'un hacimli çalışmalarından göz alan beşli. Chapman'ın 'Odyssey'inden iki manüskri. Çöllerde şakırdayan bir kılıç. Mate içmeye yarar bir yılan ayaklı büyük babamın Lima'dan getirdiği. Işıkların gölgesinde kalmış bir prizma. Bir kaç aşınmış Daguerre cihazı. Cecilia Ingenieros'un bana verdiği babasından kalan toprak ve suyun ahşap küresi. Duvardaki kırık asayla Amerika'nın ovalarını, Kolombiya ve Teksas'ı adımladım ben. Silindir kutularda unutulmuş diplomalar. Bir doktora, pelerinler, kepler. 'Las Empresas', Saavedra Fajardo'nun, iyi koku yaymaya zorunlu İspanyolca bir kebikeç. Sabahın belleğindeki. Virgin ve Frost'un dörtlükleri. Macedonio Fernandez'in ileri sürdükleri. Söylentileri ahalinin ya da bir aşkın. Onlar kesinlikle bir tılsımdır, ama yararsız bilinmezciliğe karşıydım ben, adım gizemcilerle anılsın istemem. * BENİM BÜTÜN YAŞAMIM Burada bir kez daha sözü edilebilen ağızlardan biri, benzersiz ve sizinki gibi. Ben mutluluğu neredeyse yakalamıştım ve acıların gölgesinde beklemiştim. Ben denizlerden geçtim. Bir çok topraklar tanıdım ben; Ben bir kadın ve iki ya da üç adam görmüştüm. Bir kız sevdim ben, bir İspanyol ağırbaşlılığıyla solgun güzelliği ve onuruyla. Ben kentin varoşlarını dolaştım, ve ta nerelerde sonsuz güneşin yayılışının yorulmasızca batışının tanıklığıyla, bin bir kez. Ben pek çok görüşten dillerin savaşından alış verişten zevk aldım. Ben olanların tümüne derinden inanıyorum tüm bunlara ve göreceksiniz ben tüm bağlılığımla yepyeni şeyler başarabilirim. Geçen günlerime ve gecelerime onların tüm varsıllığına ve yoksulluğuna, Tanrı'nın ayrım gözetmeksizin tümünü kayırdığına ve tüm insanlar adına bunun böyle olduğuna inanıyorum ben. * ŞİİR I (Yüz) Uyurken sen. Seni uyandırmak. Bir yanılsamanın başlangıcıydı engin sabahta. Unutmuştun Vergilius. Burada hekzameter vardı. Bir sürü şey getirebilirim. Dört elementini Yunanlıların; ateş, toprak, hava, su. Yalnızca adını bir kadının. Ayın arkadaşlığını. Parıldayan renklerini atlasın. Hangisinden arındırır, unutuş. Seçer bellek ve yeniden canlandırır. Bir alışkanlığın çabasıyla ölümsüzlüğü duyumsuyorum. Ölçmek ellerimizle yeryüzünü ve açıklanmaz zamanı. Esintisi sandal ağacının. Bir metafiziğe, gösterişe kapılmadan, kuşkuları çağırabiliriz. El görüp sezebilir asanın doğrusunu. Balın tadını ve salkımın gizem dolu kokusunu. II (Öbür Yüz) Uyuyan birisini uyandırmak için işte bir eylem günü birlikte ürperen bizleri düşünebilirsiniz. Uyuyan birisini uyandırmak adına evrenin bitmez tükenmez hapsinde şafakta ve gün batımından aşkın onun zamanı birilerine yüklenmiştir. Bu ona göstermektir biri ya da bir şeyin adını bağlarını ve bu ona bir erkin istemini bağışlar geçmişin birikimiyle. Bu sorun sonsuzlukta, o yükü yüzyıllarda ve yıldızlarda görebilmek adına, başka bir Lazarus zamanında anabilmek adına belleğine yüklenecektir. Bu Lethe suyunu yazık ki küçümsemektir. * MUTLULUK Kim bir kadını kucaklarsa Adem'dir o. Havva'dır kadında. Her şey ilk kez oluyordur. Gökte bulutsu bir şey görmüştüm. Ay olduğunu söylediler, ama bir sözcüğün ruhu ve mitolojiyle ne yapılabilir. Ağaçlar beni ürkütüyor. Korkunç güzeller. Hayvanlar çok sakin bu yüzden onlara adını söyleyebilirim. Yazınsal sayılamayacak kitaplar var kütüphanede. Onları açtığımda başka bir bahar. Ben Sumatra'yı atlasın yaprakları gibi düşlüyorum. Kim karanlıkta bir kibrit yakıyorsa ateşi de bulmuş olur. Bir aynanın içinde Öteki pusuda bekliyordur. Kim bakarsa okyanustan görünür İngiltere. Kim okursa bir dize Liliencron çatışmaya girmiştir. Ben Kartaca'yı düşledim ve onun yıkılışını lejyonlarca. Ben bir kılıç ve ona benzer bir cetveli düşledim. Burada aşka tutunanı ya da elinden kaçıranı da övmek gerekir, ama yittiklerini söylediler. Kâbuslarımızı da övmeliyiz, hangi gücün bize cehennemi esinlediğini gösterdiler. Kim bir ırmaktan aşağılara iner o Ganj'ı izler. Kim bir kum saatine bakıyorsa bir imparatorluğun dağılışını görür. Kim bir hançerle oynuyorsa Sezar'ın ölümünü öngörüyordur. Kim bir düş içinde geziniyorsa var olduğunu biliyordur. Dirimcil bir Sfenks tanıdım ben çölde, salt heykel biçiminde. Güneşin altında eski diye bir şey yok. Her şey ilk kez oluyordur, ama bir tür sonsuzluktur bu. Kim okuyorsa benim sözlerimi onu yeniden yaratıyordur. * ÜN Gördük büyük Buenos Aires'te, yükselişi ve çöküşü. Toprak sekiyi, asmayı, dargeçidi, sarnıcı. Anglo-Sakson dilini alt üst edip aramak, devraldığımız İngilizceyi. Bir nostaljidir Latin için, bir Alman'ın aşkını dile getirmek. Eski bir can alıcıyla konuşmak Sicilya'nın varoşunda. Hoşnut olmak satrançtan ve yaseminden, kaplanlardan ve antik dizeden. Okumak Macedonio Fernandez'i, anımsamak onun sesini. Metafiziğin ünlü belirsizliklerini biliyor olmak. Barışın aşkı alçak gönüllü ve kılıç onurludur. Adaların açgözlülüğü gerçek değil. Sol yanlı değil benim kütüphanem. Alonso Quiano ve Don Kişot olmak bir meydan okuma değildir. Ben benden çok bilenlerin kim olduklarını ne öğrettiklerini bilmiyorum. Esin veriyor olması ayın ve Paul Verlaine'ın armağanlarının. On bir heceli bazı alışkanlıklarımız dönüştürülebilir. Geri gitmiş olmak eski masallardan söz edebilmek için. Günümüzde beş ya da altı metafor dilinde yeniden olmak. Satın alınmayı savuşturmak. Cenova'nın, Montevideo'nun, Austin'in, ve (tüm erkekler gibi) Roma'nın yurttaşı olmak. Adanmış olmak Conrad'a. Kimse tanımlayabilir mi nedir: Arjantin. Kör olmak. Bunların hepsi olağanüstü ben anlamış değilsem de onların birlikteliği belki bir ün getirdi. * MEKSİKA Ne denli benzeri şeyler! Atlılar ve ova, Kılıcın alışkanlığı, maun, ve gümüş lira, Kameriyedeki koku o koyu balzam, Ve Latin'in düşürüşü az şey mi, Kastilya'yı. Ne denli benzersiz şeyler! Bir mitoloji Kanın birlikte dokumak şiddetle yok oluşunu tanrıların, Dehşet verici kaktüs çölün yakasını bırakmayan Ve sürgit gün ışığının önünde giden bir gölgenin aşkı Ne denli ölümsüz şeyler! Dolu avluda Yavaşça tüy gibi süzülen ayışığı gören yok, solmuş Menekşe unutulmuş Najera'nın sayfaları arasında ezilmiş, Darbenin etkisiyle dalga çekiliyor kumun üzerinden. Onun ölüm döşeğine yerleşiyor adam içinde Bekleyebilmek sonunu. Her bir şeyiyle, o istiyor onu. * ÇARMIHA GERİLMİŞ İSA Çarmıha gerilmiş İsa; onun ayakları yeryüzüne dokunuyor. Üç haçta aynı derecede yükselmekte. İsa ortadaki değildir. O yalnızca üçüncüdür. Kederlerle süslü sakalı göğsüne yayılmış. Gravürler içinde seçilmez yüzü. Yalnızca bir, Yahudi. Yazık ki öyle değil Ve onu aramayı sürdürüyorum ben yeryüzündeki son adımıma dek. Acılar içinde bir adam ve tek bir şey fısıldamıyor. Dikenli taç ıstırabıdır onun. O kalabalıkların taşlamalarına ilgisiz sayılmasız acılar işkenceler gördü o onun ya da başkasının ayrıcalığı yok ki. Çarmıha gerilmiş İsa. Kaos içindeki dünyayı düşünüyor o beklemekte onu belki de, düşünüyor kadının dünyasını kim olduğunu değil onun. O teolojiyi algılama yetisi değildir, çözülmez değil Üçlemesi, Gizemciler, katedraller, Occam'ın Usturası, erguvaniler, papalık tacı, dinsel ritüel, Guthrum'un kılıcının zorlu dönüşümü, orada Engizisyon, kurbanlarının kanı, vandallık dolu Haçlı Seferleri, Jeanne d'Arc, kutsanmış Vatikan ordusu ve rol dağılımı. O bir Tanrı olmadığını biliyor ve bir insandır o ölür günü gelince. O seçilmiş değil. Neyi duyumsayabilir o çiviler ağır demirdir. O bir Romalı değil, o Grek değil. O İnlemelerdir. Görkemli metaforlar bıraktı bize ve bağışlayıcı öğretiyi, geçmişten beri yapabileceğimiz. (Bu tanıt hücredeki bir İrlandalı tarafından yazılmıştır.) Ruh heyecan içindedir, sonunu arar hep. Gece indi. Şimdi ölüdür o. Bir sinek hala tarıyor bedenini. Ah bu adamın acılarını bana yükleyin, eğer ben dayanabilirsem şimdi? ''Kyoto, 1984'' * BEPPO Bekâr beyaz kedi bekâretini inceliyor göl duruluğundaki-bakır ayna'da, kuşkulanacak değil ya bâkir beyazlık ona bakacaktır ve şu altınsı gözleri bir cin gibi daha önce görülmemiş değil ki evin içinde tuhaf gölgeleri sürünüp durur kendisi gibi. Kim bekâra şu kendini gözetleyen bekrîye diyebilir ki düşlemlerle düş kurmanın yolu şu el değmemiş biricik yansıdır? Özellikle usum kışkırtır bu uyumlu varlıkların- parıldayan sırça köşkte, kanı kaynayan bir köpekle dalaşını- her ikisinin iksirli bir imgelemde içkin zamanla çarpışan sonsuz yansıyışını. Plotinus Enneadlar'ı içinde, kendisinin de bir imge olduğunu, çoğu kez söylemiştir. Adem'in cenneti önceleyip gelişi, gizemine erişemediğimiz tapınma hepimizin içinde belki de cam kırıklarıyla dolu unutulmuş bir-ayna? * MANUEL MUJİCA LAİNEZ'E Yazı ölümsüzdür. Isaac Luria'yı koruyabilir, Düşlenemez anlamları, tümü otantik sonra, Kimi gerçek okuyucudur, metinde, Ve okuyor, herhangi bir meseli. Özyurdun senin türevindir, görkemle savrulmak, Kör bilisizliğime gün ışığı girdi Ve öylesi ezgi küçümsedi özlü Ezgi'yi. (Benim görüşüm antik gözü peklik bir özleyiş mi Ve körleme atışın hançeri) Kanto ürperiyor şimdi, Şimdi geleceğin kitleleri ve senin türdeş Krallık kime gönül borcu duyacak ve kederin olacak Yükselen dalgalanma, yükü neredeyse şiir'in ötesi. Manuel Mujica Lainez, biz her ikisini kucakladık Bir özyurdu -anımsa?- yetmezlik hangisiydi. / Manuel Mujica Lainez 1910 doğumlu Arjantinli romancı, öykü yazarı, biyografi yazarı ve şair, tarihsel romanı Bomarzo (1962) için İngilizce konuşan dünyanın en ünlüsü denilir. * HAK TANIR Bir adam bahçesinde boy atıp, serpilsin istedi Voltaire. O müziğin varlığı adına gönül koyduğu biri. Etimolojik köklerin ulanırlığını izlemekten şaşkınlık duyan biri. Güneyde bir kafede, sessizce satranç oynayan, iki işçi. Bir renk ve biçimi düşünmekle yanıp tutuşan, çömlekçi. O hoşnut olmayabilir, bu sayfayı enfes biçimde düzenleyecek olan dizgici. Bir kantonun son üçlüğünü okuyan, bir kadın ve adamdan her biri. O ki uyuyan bir hayvanı okşuyor. O haklı olabilir, ya da odur dileği, yanlış yapılan biri. O Stevenson'un varlığına gönül borcu duyuyor. O doğrulukla uzanan elleri yeğleyen biri. Ayrımında olmaksızın, dünyamızı dünya kılıyor, bu insanların her biri. * YARATAN Bizler ırmağız, Heraklit'in bir şaşırtısı. Zamanız biz. Onun imgevi yönlendirmesi Aslanlara varan ve dağlar boyunca, Tutkunun gözyaşları, arzunun külleri, Sonsuzca umut fırsat kollayan, Toz olan imparatorluklar uçsuz bucaksız, Hekzameter dizeleri Roma ve Yunan, Ulu şafakların altında yüzen kasvetli okyanus, Ölüm öncesindeki uyku, önceden tattığımız, Silahlar ve anıtlar, gemi azıya alan savaş, Bilisiz Janus'un iki yüzünden her biri, Fildişi labirentlerle örülmüş Ahşapta dönüp duran satranç taşları, Kızıl elleri Machbet'in kini Kan denizlerine dönüştüren, ürkünç Gölgelerin, gizemli çalışma saatleri, Sonsuzluğu çoğaltan aynanın iyimserlikleri Öteki aynalar ve hiç kimsenin göremedikleri, Çelik gravürler, gotik harfler, Barın solundaki vitrin sarı lahana kelebeği, Uykusuzluğun ağır çanları, Yıldıran gün batımı ve tan atımı ve alacakaranlıklar, Yankılar, akıntılar, kum, yosun, düşsel yıkıntılar. Ben bu canlandırmalardan başka bir şey değilim Öylesine ayak sürüyen can sıkıntısının adı. Tüm bu olanlara karşın, körüm ve kırgınlık duyuyorum ben, Sanat sarsılmaz bir yordam tutturabilmeli Ve kendim dışında (görevim budur benim) kendimi kurtarabilmeliyim ben. *** LANGSTON HUGHES * TAMBOURİNES Tambur! Tambur! Tambur!.. Zamanın görkemi! Tambur, Tanrıdır!.. İşte gerçek bir haykırı, Ve gerçek bir şarkı: Yaşam kısa! Ama Tanrı sonsuz!.. Tambur! Tambur! Tambur!.. Bu bir çağrıdır!..

15 Şubat 2017 Çarşamba

TANRININ GÖKSEL ÇOCUKLARI'NA ZEYL



Kültür emperyalizmi der geçeriz. Bütün doktrinler, ideolojiler, savlar, sözler sonunda bir yere varır, bir şeye dönüşür, bir kıyıya uzanır... Klişe, bir klişeye ve her şey kendi eskilliğine, bayatlığına, tüketilebilirliğine, dünyanın yüz yıllardır yörüngesinden bir milim bile sapmadan o bildik dönüşünü yinelemesine...

Silahlar kimin elindeyse efendi odur, bilgi, materyal kimin yönlendirmesiyle yansıyorsa efendi odur, düşünebildiğiniz ne varsa bilgi denizinde, bunun metalik, sözel, tinsel, somut, diyalektik, materyalist her bir şeyi ayrımında olmadan sizin anlak denizinize boca edilir artık. İnsanlık atom bombasını kendi cinsine yöneltebilmiş bir yaratık... Picasso çağın ikonu, Shakespeare tiyatronun tanrısı, Dante göksel dünyaların Hades'i, Ulysses postmodernitenin papası, yaşlı Avrupa kültürün beşiği, Amerika'nın kuzeyi varlığın efendisidir. Diğerleri şiddet üreticisi veya mağduru, uyuşturucu kaçakçısı veya tüketicisi, beyaz kadın taciri ya da taşeron işçisi gibi sıralamalarla dünya sahnesinde boy göstererek nitelemelerin sultanlığında, zamanın boyutunu ve koordinatlarını hiç değiştirmeden, algılarını hiç yineleyemeden çürüyüp giderler... Bilinmeyen bir dünya, sonsuz ve anlamsız bir yalnızlığa yuvarlanırken, orada armağana boğulacakları kulaklarına fısıldanır. Bir kuşkunuz mu var, hiç önemi yok, onlarda gelecek nasıl olsa, yüzleşirsiniz ve haklı çıkmanın sarhoşluğunda, her şey genel geçer bir kozmikomikliktir nasıl olsa...

Bunun adı uygarlıktır. Tüm bir geçmişin, çağımızın, çağların uygarlığı... Düşüncenin okyanuslarında kulaç atarken insan neler yapabilir, düşüncenin hazzına kapılarak geçip gitmeli midir, eylemlerle var oluşunu ortaya koyarak sunaklarda kurban mı edilmelidir, kulelerin birinde dinlenmeye mi çekilmelidir, bir deniz fenerinin dalga sesinde gözlemciliğe soyunmalı ya da alın teri göz nuruyla çabalayarak kendini usul ve füruya mı adamalıdır... Sonsuz bir evrenin sınırları içinde seçenekler o kadar çok ki, kendini alınyazısına terk etmek, özkıyımı yeğlemek, vecd içinde kapanmak, algılar denizinde yüzmek, küfre bulanmak, oradan oraya savrulmak, ilençle vakit geçirmek, şiddete boyun eğmek, mitomani ve nemfomaniye kapılmak, ava çıkmak ve taşı taş üstüne koymak...

Sonsuz gerçekten sonsuzluktur. Onun için insan ne kadar kendi soyuna yönelik bir ejder, ne kadar incelikli bir centilmen, ne kadar basiretsiz bir hayvan olsa da, ne yazık ki hayatın anlamını aramaktan kendini kurtaramaz, çünkü o cennetten kovulmakla değil, düşünmekle cezalandırılmıştır!.. Bu ceza ve mükafat, başarı ve çöküş ikileminin dışında bir olgudur ama, düşünmek hiç bir yere götürmez bizi, çünkü hiç bir yerden gelmiyoruz, algı sınırlarımızın içinde bir yaratığız biz.

Elektrik doğada var, kehribar ve ebonit çubuk bunun kanıtı, ölümsüzlük doğada var, amip ve medüz neredeyse sonsuza dek kendini üretebiliyor, yenileyebiliyor, metamorfoz o denli us kıran ve düşlere sığmayan bir şey ki, iki yaşarlı olmak bir yana, ipek böceği kozaya, o kelebeğe, kelebek ecinniden bir şeye dönüşebiliyor sürekli, ağustos böceği yirmi üç yıl toprakta bekliyor, kurbağa ölüyor ve sular yükseldiğinde, tanrısına temenna ederek, insanlara acıdığını bildiriyor. Bizim aradığımız şey, kendi naturamızdaki eksikler ve doğamızdaki acizliklerdir. Ölümsüzlük maddenin kendisinde saklı, ışık hızı bildiğimiz en büyük ulaşım aracı ve evren kavramakta zorlandığımız bir aşure kazanı... Bizim tanrımız komik, bir kurbağa ve deniz anasına göre, yalvaçlarımız gülünç, bir kelebek ve Anka kuşuna göre, zorbalarımız aciz, bir gök gürültüsü ve yer sarsıntısına göre ve parçaladığımız atomlar minik güneşimizin büyüsünün yanında bir parodi gibi kalıyor, ne yazık ki...

Bizim anlam okyanusları dediğimiz şey, ağılımızda hıçkıran hayvanların sesi ve mehtapta kabaran denizlerin inleyişidir. Biz hiç bir şey bulmuş değiliz, hiç bir şey yaratabilmiş değiliz, belki bu doğaldır da, biz kendisiyle oyalanan bir mihnetiz. Bir sıkıntı... Kuş uçuyor bin yıllardır, ama discovery aya yaklaşıyor zannıyla mutlu oluyor, otuz iki bin yıl sonra Ross yıldızından geçecek uydumuz diye avunuyoruz. Düşünce kendi varlığının dışına çıkabilmekle olasıdır, tanrıyı kendine arkadaş edinmekle değil...

Sonuç olarak biz ıstıraplarımızın hipotenüsleri, karekökleri ve küpleriyizdir. Mutluluğu arıyoruz uçup giden bir şey, başarıyı arıyoruz, göreceli oluşuyla avunduğumuz bir şey, parayı arıyoruz çoğaldıkça anlamı kalmayan bir şey, ölümsüzlüğü arıyoruz, bulduğumuzda geri döneceğimiz bir şey!.. Hepsinin senteziyle yanıp kavrulan bir sapmayız biz, antropolojik bir yanılsama ve yaratan ve yaratım döngüsünün çıkmazlarında, cendereye sıkışmış bir madde, meta...

Seçeneklerin hangisiyle oyalanmalıyız biz, derinlerde görünmeyen bir lav okyanusunun içinde mi kavrulmalıyız, yüzeyde bir mum ışığının gölgesinde, herkesin görüp alkışladığı bir jonglör mü olmalıyız, sağa mı kaçmalıyız, sola park etsek daha mı iyi, yokuşu tırmansak peki, çukurda düşenlerle avunsak, denize girip saklansak, bir ada da küçük bir dünya kursak, düşlerimizde kendi krallığımızı savunsak...

Tanrının Göksel Çocukları diye bir kitap var elimde, halen okuyorum, Demircigillerden bir füru, edebi bir yoldaş yazmış... Şöyle düşündüm, insanın naturasında ölüm korkusu var ve tanrının mudileri olarak bir şeyler yapma tutkusu çökmüş içimize, öyle gitmek istiyoruz dünyadan, yaşama tutunmanın bezdirici yolları, mezar taşlarıyla yetinme korkusunun dışavurumları...

Neye yarar ki, yarın başka dünyalardan gelenler Epiktetos'u mu soracak, volontarist bir adamın tanrının çocukları olduğumuz safsatasıyla ürettiği ussal komplikeler, ressamları mı soracak, doğayı kopya eden sapkın ve düşkünler, yazarları mı soracak, anıları ve saçma sapan düşleriyle dolandırıcılık yapan geçkinler, müzisyenleri mi soracak, tanrının düşüncesini tangırtıyla dile getirmeye kalkışan densizler, kimi soracak, bizim gibi hiç bir umar bulamamış jedyler!...

Kuark bozuntuları ve cinsiyetlerinin gölgesinde, borulardan ibaret organizmalarına olmadık işkence, acı ve elem denizlerini bahşedenler!.. Kitabı okumaya başladığımda yorulmayacağımı düşünüyordum işte bu nedenlerle, nasıl olsa o yarı bildik yolları tırmanan birinin atıştırmalarıyla karşılaşacaktım, işte ciddiyetle başlayıp, hızlı okumalara geçecek ve göz ucuyla süzerek sayfaları çevirecek ve rafın görünmez bir kuytusuna yerleştirerek ölüme terk edecektim kitabı...

Ama öyle olmadı, neden...

Bu satırları o kitap yüzünden yazıyorum çünkü... Çünkü kitap derinlerde insanın bu macerasını, gafletini, göz yaşlarını, umarlarını, beklentilerini, coşkularını ve yaşam dolu yalnızlıklarını dile getiriyor. Bir dil arayışının, çocukluğunda genlerine işlemiş bir sözcükler dünyasının büyüsüyle kendinden geçmiş bir çocuğun, tam yarım yüzyıl sonra göz yaşlarıyla o günleri anışı, ana rahmine dönüşü ve yaşama, sonsuzluğa ve tanrıya yakarışı ve acılarıyla, sevinçleriyle, düşleri ve düşünceleriyle yüzleşerek giriştiği bir var oluş savaşının levh-i mahfuzu kitap...

Dilinin yitip gideceği korkusuyla büyümüş bir çocuğun, masal anlatarak, geçmişinin, otantik, folklorik, ağıtsal, satirik ne kadar arkalacı, heybesi, sandukası varsa ortaya saçaladığı bir kitabe-i sengi mezar. Yazar, bunları bir araya getirerek bir roman oluşturduğunu söylüyor, evet bir roman belki ama anlayan için, bir var oluş kaygısının kutsal izlerini taşıyan bir emek destanı, sözcüklerin anayurdunda tüm becerisini sergileyerek, tüm incilerini dökerek, tüm koordinatlarını bilerek ortaya konmuş bir Orhun kitabesi bu...

Başta sona bir yineleme, neyin ne olduğunu anlamak için, yüzlerce ayrıntıyı ayırmak, çıkmalar, kebikeçlerle sayfaları tutturmak ve eselerle köselere danışarak, o çağlarda oralarda neler olup bittiğini teyit ettirerek olan bitene vakıf olmak, algılamak ve ay ışığında yıkanan bir tanrıçayı gözetleme bahtına ermiş gibi onun varlığında insani bir yaratık olarak arınmış olmak...

Yüzlerce sayfa içinde Türkçe olmayan bir sözcük aradım, Argos'un Odysseus'u gördüğünde tansıması gibi, bin bir güçlükle bulduğumda mutlu oldum, çünkü kusursuz bir yapı tanrı işi olabilir belki ama insan için ne derece makbul bir şeydir diye düşündüm, bizim kusursuzluğumuz kusurumuzdur dedim.  Dert ederim, Türkçe'nin yetersiz olduğunu, onunla felsefe yapılamayacağını söyleyen insanlar bilirim, her kesimden, öyle inanmış ve kendinden emin, bu işleri en iyi bilenlerden sanırlar kendilerini... Olabilir ama yahu dersiniz, ne yazmış bu kişi, ne yapmış bir de ben bakayım, kitabını bitiremez kendinizden utanırsınız, çünkü bir kitabı bitirememeye alışkın değilsiniz, kendinizle yarışmaktasınız gülüm, ya yıldızlara götüreceğiz hayatı, ya dünyamıza inecek ölüm!..

İşte Tanrının Göksel Çocukları, bu insanlara, ne olursa olsun bu değerlere, dilimizin ne görkemli bir dil, her şeye olanak veren, ne coşku dolu bir deniz olduğunu kanıtlayan bir; Türkçe Labirent!.. İnsanlar, insanların evet efendimden başka bir şey bilmemelerine şaşıyorlar, bilit hapishanelerinin prangalarına yaslanarak haykırıyor, içeriksiz bir yinelemenin iğvasında yok olup gidiyorlar. Elem tapınaklarında, kibrimizle yarışıyor ve birbirimize bakarak üzünçler içinde geçip gidiyoruz. Üzülüyoruz, insan kendini neden aldatır, bir mizansene neden kapılır ve yaşamını heba eder bile bile...

İşte bu kitap, kendini aldatmaya meyilli, başları hep yukarda elest alemine karışanlar için bir ciddiyet ve yeni bir başlangıç yapmak için, sözcüklere gönül indirmiş, kalplerine esenlik vermiş, periler gibi iyi niyetli, mahzun bir ders kitabı!.. Hiç bir şeye geç kalmış değiliz... Tanrı kendini yalnızca kitabıyla gösterdiyse, bir kitap dünyaya bedeldir belki de!.. Yine de, canlılar içinde, yalnızca insan kendini aldatmaya meyilli, harflerin perileri sizi okşasın, düşüncenin hazzıyla yaşayın, bir ömre yazık değil mi!.. Bu kitapla, yalnız Türk edebiyatı değil, dünya edebiyatı bir yapıt kazandı, bunu övgü sananlar olabilir, ama öyle değil, her yapıt dünya edebiyatına bir armağandır, iyisiyle kötüsüyle, o gün geldiğinde, Araf’ta birbirimizin ardı sıra sırat köprüsünden geçtiğimizde, tanrı edebi yapıtları birbirinden ayırmayacak, çünkü onun beğenisi, ölümlü bedenlerimizin fantezileri için yaratılmış bir enstrüman değil, o algıladığı şeyler içinde bir seçim yapmayacak, az önce yadsıdığımız düşüncelerin tersine, orada çaba ve bir emek uğraşısı içinde ömrünü tüketenleri kutsayacak ve yeni bir evrenin inşası için aradığı ham maddeyi o insanlarda bulacak. Ötekiler sonsuz bir mutluluk ve kaygısızlık içinde, uçurumlardan uçurumlara savrulacak, rüzgârların içinde yok olacak ve bir gülümsemenin izleriyle yeni bir dünyaya doğacaklar...

Materyaller ve ustaların işleyişiyle yükselen yeni evrende herkese yer var!..

Bir söz var, bu kitapla Dublin yeniden kurulabilirdi, bu kitapla İstanbul yeniden doğabilirdi gibi, işte Tanrının Göksel Çocukları'yla dünya gailesi yeni baştan yaratılabilirdi... Ulysses bugün yazılması en zor yapıtlardan biri sayılıyor, algılar dünyasında benim Ulysses'im, Tanrının Göksel Çocukları, okuyun, mutlu olacak, şaşıracaksınız!..

Şu bir gerçek ki, şiirimiz dünyada rakipsizdir, hadi öyle demeyelim, biriciktir olsun, sıra edebiyatımızda, düz yazıda rakipsiz olmaya geldi!.. Hadi öyle demeyelim, bizi gözden kaçıranların hüzünlenme vakti geldi... Çünkü Türkçe olağanüstü görkemde, bir ırmak gibi çağıldayan tanrısal bir dildir. Okuyun göreceksiniz...

Kitaplar vardır, sizi mutlu etmeyebilir, hangi meridyenden geçiyor sizin dünyanız, bulutların rengi pembe olduğunda şaşıran biri misiniz, handikaplar vardır yaşamda, beğeniler değildir söz konusu olan, sanat anlayan içindir derler, sizin dünyanıza uymayan bir kitap olabilir, dost ve çevrede olasıdır ama bir şeyi kusursuza yakın biçimde dile getiren, yineleyen, yenileyen ve yaratanlara gıpta ederiz biz. Bu yüzden sizi eleştirenlerin, yerden yere vuranların dünyasında ancak gerçeklik, estetik ve güzellikten söz edebiliriz, gölgeye övgü düzerken, yapıtın bizde ki yansımalarıdır aslolan, övgü sonsuzlukta yergidir de, yergide övgüdür, iki paralel doğru sonsuzlukta birleşir ama gerçek bir şey var ki, söz söz olmayı hak etmiş midir, övgüde, yergide içerikten yoksunsa, cennet ve cehennem o ruhun içinde, aynı şeydir ne yazık ki...

Kitap, Ezra Pound'un kantolarını, Joyce'un metinlerini çağrıştırıyor, Bilge Karasu, Leyla Erbil ve hatta Sevim Burak'ı da anıştırıyor, nasıl olur, Sokrates der ki, Heraklit'i anlamak için Deloslu dalgıç gerek, sanat anlayan içindir derler, gecenin ve sezgilerin karanlığında Atlantik'in altına bağlanan kablolar kalbinizle Yeni Dünya'yı buluşturabilir ama kim bilebilir bunu, yaşamda her şey bir vesiledir ve işte Ezra Pound'un melekleri ki vesileye de vesiledir...

'Devrim' dedi Bay Adams 'oluştu kafalarında insanların Lexington'dan on beş yıl önce', Peter Leopold'un zamanıydı bu Kont Orso cenapları ve soyunun soyundan gelen oğlu ve elbette yöneticisi sivil ve suçluluk adaletinin adı geçen yerde Medici'ler tahta çıktığında borç 5 milyon indiklerinde on dört milyon ve faizi en iyi geliri yiyip bitirdi ilk aptallık yün bükme makinaları kurmaktı İngiltere ve Flandr'da sonra İngiltere ham yününü vermedi, ve bu takası dondurdu 1750'de kökünü kazıdı sanatların ve Leopoldo vergileri indirdi 'Un' abbondanza che affamava' olduğunu anladı diyor Zobi Leopold borç faizlerini de indirdi ve Cizvitleri kapı dışarı etti ve Engizisyona son verdi 1782 Ve Bay Locke'un faiz üzerine denemesini getirdiler ama Cenova ticareti elimizden aldı ve Livorno İngiltere'ye barış antlaşmasını sürdürdü Livorno'nun zararına yani Livorno Ticareti zarara uğradı Te, admirabile, o VashinnnTTonn! Livorno malı Cenovalıların kıçına sokuldu sözüne ve antlaşmasına bağlı kaldı çünkü Toskana Voi, popoli transatlantici admirabili! dedi Zobi, altmış yıl sonra.

 "Konudan biraz ayrılmamızı bağışlayın" dedi Amerika kızımızdı bizim ve uygarca erdemleri var VashiNNTonn'un. ve Leopoldo devlet borçlarının üçte ikisini azaltmayı düşündü yürürlükten kaldırmak için ve sonra onu imparator yaptılar cehennemin batağına, Viyana'nın çamuruna, Avrupa'nın göbeğine, tüm kafa kötülüklerinin kara deliğine, Franz Josef kokan o özel yere, mutlak çürümüşlük içindeki Matternich'in pisliğine, soysuzlaştırılmış döller arasına, Ama Ferdinando bir Anschluss çıkardı ve Paris infilâk etti "dinsel denen kimi uygulamalar" dedi Zobi "ekonomik konularda deney eksikliği" Altıncı Pius enayilik papası, hiçbir Yahudi Tanrı tutmazdı ONU iktidarda. Bu yüzden MARENGO zamanında ilk Konsül Şöyle yazdı: Ben barış bıraktım. Savaş buldum. Sınırlarınız içinde düşmanlar buldum Toplarınız düşmana satılmış 1791, temsili hükümetin sonu 18.Brumale, Kasım'ın 10'u 14 Haziran, 1800 MARENGO Mars, demek burada, düzen demek o gün yenenlerle birlikte kötülüğe karşı m.s. 1800 faiz yüzde 24 ve dedikleri gibi "ticaret yavaşladı" 1801 triomvirler Leopoldinler gibi olmak istediler. Portoferraio'da eski muhafızların bini ve yılda iki milyon, ve bunun yarısı İmparatoriçe'ye geri verilebilir Elbe'den iklimin ılıklığı ve yabancı uyrukluların inceliği için bir İngiliz gemisinden indiler Ve Ferdinando Habsburg (ama Lorraine soyundan) ailenin temiz yanının gerçek adı bu borçsuz bir devleti geri aldı kasalar boş ama devlet borçsuz İngiltere ve Avusturya despotlardan yanaydı ticaretle bir düşünerek Papa'yı yeniden başa geçirdiler ama cumhuriyetler kurmadılar: Venedik, Cenova, Lucca ve Polonya'yı böldüler ruhlarında sömürü ve ellerinde kanlı baskı ve köpoğlusu Rospigliosi, Toskana'ya geldi eski Toskanalıları köle yapmak için. . . . . İngiltere tahtında . . . . Avusturya tahtında Ruhlarında sömürü ve kafalarında karanlık ve boşluk, dört George de yağlı şişmandı Ve İspanya'da pislik vardı, Wellington'da bir Yahudi pezevengiydi ve etkilediklerini bilmeyecek ölçüde beyinsizdi. 'Dükü bırakın, altın peşinden koşun!'

Ruhlarında sömürü ve yüreklerinde korkaklık Kokmuşluk kafalarında ve çürüme İki yara yan yana işledi, Gentz ve Metternich, cehennem dışkısı Metternich Bugünkü gibi pislik kokuyordu 'Incostante gemisinden' cehennem kusmasına karşı yüz gün Umut, Mart'tan Haziran'a tükürdü Yok, eyerinden Grouchy gecikti Bentinck'in sözü, elbette, tutulmadı İngilizlerce. Cenova Sardunya egemenliğinde. Umut Cannes'dan sıçradı, Mart, Flandr'a. 'Değil bu' dedi Napolyon, 'o pis anlaşma yüzünden ama Zeitgeist'a karşı çıkmak için bu! Yıkımım oldu benim, Çağıma karşı gidişim, geriye dönerek' OBIT, aetatis 57, D. Alighieri'den beş yüz yıl sonra. Değil, herhalde, il sesso feminineli'yi en çok süsleyen ve bizim onu beğenmemize yol açan şey için, söz etmeleri Marie da Parma'dan dul karısından onun. İtalya sonuna dek soyutlamalara uğradı. 1850, diye yazıyor Zobi, Parlak soyutlamaları izleyerek. Mastai, Pio Nono. D'Azeglio sürgüne gitti ve böylece Ekim'in 30'unda Lord Minto Arezzo'daydı (sanıyorum ki Bowring ondan önce oradaydı ve kalabalık EVVİVA diye bağırdı Evviva Tarife Anlaşması ve Minto Evviva Leopoldo diye bağırdı Evviv' INDIPENDENZA, bu yeni Leopoldo'ydu oysa Minto yavaşlıktan ve güvenlikten yana. Lalage'ın gölgesi freskonun dizlerinde dönüp duruyor Ve kayboluyor Dirce'nin gölgesinde ve şafak çakılmış ve kımıltısız duruyor yalnız biziz ikimiz devinen.'

Borges der ki, şiir şiiri, kitap kitabı, dünya başka bir dünyayı çağrıştırır, bütün ırmaklar denizlere dökülür, bütün denizler birbirine açılır, Ganj'a ayağını uzatacak biri, dünyanın bütün sularına dokunmuş, bütün denizlerine girmiş gibi olur. Okumak sıkıcı gelebilir, alışkanlıklar değişebilir, belki de dayanıklılık istiyordur şu yaşam, sıygaya çekiyordur bizi, özveridir belki de bir ceylana kavuşmanın yolları, emel denizleri ne denli görecelidir kim bilebilir, yaşamdır, her şeyden izler taşır... Pound işte anılarımıza girdi, vesile oldu bir kitap, yarın da başka bir kitap, başka bir vesileyi tarumar edecek anılarımıza girecektir...

Yaşam akıp gider, alışkanlıklar değişir, bizler de şiirler gibi gelir geçer ve yalnızca o kalır geride, öyledir ki artık o, tanrıyı bile var eden şu vefasız yârimizdir... Yaşamı sevmeliyiz, çünkü o yalnızca bizim içindir...

'Böylelikle parmaklarımdan fışkırır asmalar Ve çiçektozuyla ağır arılar Asma sürgünlerinde ağır ağır kımıldar: Çir – çir – çir-rik – mırıltılı bir ses, Ve dallarda uyuklamakta kuşlar. ZAGREUS! İO ZAGREUS! Göğün ilk solgun aydınlanmasıyla Ve tepelerinde kurulmuş kentlerle, Ve alımlı dizli tanrıçalar Dolaşır orada, ardında bırakarak meşe ormanlarını, O yeşil bayırı, etrafında hoplayan beyaz tazılarla; Ve oradan aşağı dere ağzına doğru, akşama dek, Durgun sudur önümde duran, ve ağaçlar büyür suda, Mermer sütunlar çıkar sessizlikten, Mazideki o saray, sessizlikte, Işık şimdi, güneşin değil. Chrysophrase, Ve su berrak yeşil, ve berrak mavi; İlerde, o büyük kehribar kayalıklara dek. Aralarında, muazzam bir deniz kabuğu gibi kıvrımlı Nerea'nın Mağarası, Ve kayık ses çıkarmadan sürüklenir, Deniz işinin kokusu yok, Ne de kuş çığlığı var, ne de çarpan dalganın bir sesi var, Ne de yunusun püskürtüsü var, ne de çarpan dalganın bir sesi var, Mağarasında, kayanın uysallığında muazzam bir deniz kabuğu gibi kıvrımlı Nerea, uzaktan kurşun yeşili kayalık, Yakından, kehribar bir koyak, Ve dalga Berrak yeşil ve berrak mavi, Ve mağara tuz beyazı, ve parıltılı eflatun, serin, porfir kayganlığında, denizden aşınmış kaya. Martı çığlığı yok, yunus sesi yok, Kum sanki bakır taşından, ve soğuk yok orada, Işık güneşin değil. Zagreus, yem vermektedir panterlerine, ışık altındaki tepeler misali duru çimen. Ve badem ağaçları altında, tanrılar, yanlarında, choros nympharum. Tanrılar, Hermes ve Athena, Pusula ibresi gibi, Aralarında, titreyerek Sol tarafta satirlerin yeri, sylva nympharum; Bodur koru, maki ormanı, maral, genç ala geyik, hoplamakta katırtırnağı bitkileri arasında, sarıların ortasında kuru yaprak misali. Ve tepelerin birinin bitimi yanında, Memnon'ların muazzam geçidi. Ötede, deniz, kumul üstünden görünen dalga dorukları Gecede deniz çalkalar çakılı, Sol tarafta, servilerin geçidi. Bir tekne geldi, Bir adam tutuyordu yelkenini, Küpeştenin üstüne takılmış kürekle yönlendirerek, dedi ki: “ Orada, mermer ormanda, “ taş ağaçlar – suyun dışında – “ taştan çardaklar – “ mermer yaprak, yaprak üstünde, “ gümüş, çelik üstünde çelik, “ gümüş gagalar kalkar ve kesişir, “ pruva pruvaya karşı, “ taş, kat kat, “ bir akşam parıltısı saçar yaldız. ” Borso, Carmagnola, zanaatkar, i vitrei, Oraya, bir seferinde, tekrar tekrar, Ve sular camdan daha zenginken, Tunç altın, gümüşteki yangın, Meşale ışığında boya kapları, Pruvalar altında dalganın şimşeği, Ve gümüş gagalar kalkar ve kesişir. Taş ağaçlar, beyaz ve gül beyazı karanlıkta, Serviler orada kulelerin yanında, Gecede karinanın altındadır akıntı. “Karanlıkta toplar altın etrafındaki ışığı.” … Şimdi sırt üstü yatmış yuvasında, yarı eğik böğürtlen çalısı, Bir gözü denizde, o gözetleme deliği arasından, Boz ışık, Athene'yle. Zothar ve filleri, altın etek, Sistrum, titreterek, titreterek, Dansözlerin aveneleri. Ve Aletha, kıyının kıvrımında, gözleri çevrilmiş denize, ve ellerinde deniz yosunu Köpük içinde tuz pırıltısı. Pırıltılı çayırlık arasından Koré, çimen içinde yeşil grisi toprakla: “Bu saat için, Circe'nin biraderi”. Omzuma konmuş kol, Gördü güneşi üç günlüğüne, sarı kahverengi güneş, Kumuldan yükselen bir aslan misali; ve o gün, Ve üç günlüğüne, ve sonrasında asla, Görkem, Hermes'in görkemi gibi, Ve yola koyuldu oradan taş alana, Soluk beyaz, su üstünde, aşina su, Ve mermerin beyaz ormanı, eğilmiş dal dal üstüne, Taştan örülmüş çardak, Oradaydı Borso, sivri uçlu oku O'na savurduklarında, Ve Carmagnola, iki sütun arasında, Sigismundo, Dalmaçya'daki o gemi kazasından sonra. Güneşin batması uçan çekirge misali'

Kitap tıpkı böyle akıp gidiyor, ‘Automatic’. Diyesim, Tanrının Göksel Çocukları’ndan alıntı yapmamışsak, hep batıya giderseniz, doğuya ulaşırsınız, kuzey kutbunun ötesinde ne vardır, Tevrat’tan hareketle, İncil ve Kuran’a ulaşabilirsiniz, Ulysses’i okuyan onun tilmizlerini de okumuş sayılır kuralı uyarınca, ayna tutmuş olduk hatim indirmenin aşıklarına, ama garip bir şey vardır yaşamda, ulaştıkça ulaşılamayan şeyler, aşk gibi, para gibi, düşlerimiz gibi, para somut değil soyuttur çünkü, dikkatli olun ve öyleyse yine de şu kısacık mesele kulak verin; Dünyadan umutlu bilge, her sabah ağlayarak, dünyadan umutsuz  bilge, her sabah gülerek evden çıkarmış. Bilgelerimiz Sayda’da otururlar, bulabilir misiniz evini?.. Üzülmeyin, dağların  engininde bahar, dökmüş yedi rengini. Sayfalara can veren kulunuz, ruhlar sevinecek, yalnızlıklar bitecektir dostlarım, otların dudakları kurumadan, kitap okuyunuz!..

Yaşamak istiyorsak bilgi ağacının dallarında meyveler, bilgi denizinin derinlerinde balıklar var mı, ona mı bakacağız... Çünkü çiçek ve tozanları yoksa bu dünyanın, orman ve denizlerinin, meyve ve balıkları yoksa, dünya adını veremeyecektik ona!...

Dünyayı dünya yapan ormanı ve denizi değil, meyve ve balığıdır.

Tanrı, evreni değil, dünyayı yaratabildiği için tanrıdır.

***

Hani Astolin / Tanrının Göksel Çocukları / 518 Sahife / Cinius Yayınları

9 Şubat 2017 Perşembe

DENİZİN AYIRDIĞI SEVDALI

Bir gün geleceksin / böyle mavilikler içinde / güneş sularda erinip duracaktı... / Ağlayacağım, / hep bir geçmişi yaşadım / burada, denizin derinliklerinde. / Halkidikya nerede / İyonya’da geçti mi hiç günlerin / artık sormayacaksın bana… / Ağlayacağım bir kez daha / şurada, yosunların dibinde / yan yana, koyun koyuna. / Yaşlı Diyonizos gelip çalacak kapımı / bir sevda elçisiydi / iyi zamanlarda... / Ama ben çıkmayacağım kulübemden / ıraklardan gelen o kırmızı balıklar / girene dek cennet bahçeye, / ağzımı bıçak açmayacak. / Rüzgârlar uğuldayıp, / denizin sesi, / gürlese de göğsümde / dalgalar okşayıp / yalasa da saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk hayatlardaki ışığın peşinden... / Umarsız, köpükler içindeki / cansız başımı, / vurup dursa da su perileri / denizdeki şu kabrime / Son dileğimdir / Seni ağzından öpmek isteyeceğim / son kez / Ve artık hep uyuyacağım / sonsuza dek, / gülümser, / aydınlık içinde olacağım…

23 Ocak 2017 Pazartesi

KUDUZ

Damağı çilli pembe bir puma, donuk, buz tutmuş bir destroyer, çalkantılı okyanusta, haydi öksür gaitana, şimdi kader odana geç, ağla, tüysüz, türsüz bir hayvan, ulu, ikonlarına sarıl, havla, astımlı bir cadı gibi yavaş ve hızla, koah de koah, kinova gibi, ahiyak, manituna sarıl ve uyu, horul horul, sonra, iğrenç körfezinden atlasına çık, karaları adımla, kararlılıkla, kus çıktığın toprağa, işte çıban çıktı dudağında, siğil ve irinle dolu, yara, bak ellerinde nasır, şimdi uzan hasıra, arkana bak, Marat, Notre Dame'ı anımsa, Quasi çocuk, bak Pekos Bill'de yanında, Zaloğlu Rüstem sırtında, avatar seni götürsün ha, çıkarsın ütopyana, kusturucu gaz gibi, linç renginde galaksi var orada, orada kollarını aç, pergel gibi, ellerini topuz yap ve balyozunu havaya savur, ekskavatör gibi, anır sonra kayalarda, kişne ve vampirin üzerine çık, planet senin nasıl olsa, doğan tomruğun, kozmosun efendisi olacak, bir monark, sarı bir arkın içinde, onu yıka, vaftiz et ki, günahla sevişsin ve affetsin onu karısı melek, durma ama, Babülmendep boğazını geç, düşlerini anımsa, Faust gibi çalımla, tüm stadyumu, bak göğsündeki kanser, akıyor ayaklarından, balçığa rağm olmak için, karmak için Adem'in hamurunu, şimdi koş elektronik bir hayvan gibi, hayvan ha, tuh sana, yetimhanede büyüdüğünü unutma, saf sabi, kablolarla, fişlerle, gene de bağırsakların parazit dolu, safranda virüs, ciğerinde galvaniz kaplamalar, midende ur var, Titan'da ne işin var dedim sana, Capella'ya yatırım yap dedim, Duck buyurmadı mı, uyudun sen, kambiyocu dostlarınla, bodrumdan bodruma taşınmışlarınla, siyanür ve hidrojenin sevdasında, azıtır führerciler, kaçıyorlar, mahzene bak, silolardan geçene bak, Münevver ablan, ben onu salıncaklarda büyüttüm dedi, uterusuna bak, sefil, plastik duvarını gör, çok salladın mı dedim, Janet şu tretmanı koyda dinleyelim dedi, lafı değiştirdi, azotsuz kaltak, bilincimi linç ettiler bak, bak kablosuz iletişimin pumaları, eve geliyor her gece, anjiyo yapıyorlar aksayan organlara, ruhumuzu sen tamamla diyorlar, AsiisA sen misin diyor tanrı, dumura uğramalı beynin, kıro-magnon çağlara evrilmelisin, Hanzoite Salamura, evren bir şaka mı diye soruyor, idiot bu, sen tanrıyı kıskanıyorsun Ceyda, öyle bir şey yap ve karşıya geçip bak ki, ne güzel kokuyor diyesin alıştığında, melek teyzen, şeytan amcan, baban eloah, vulgata bonfilesi, torah reçetesi, sulfatalar, romatizma, siyatik ve lumbago, raylara yattılar, düşlerin kısırlaşmış senin, vaftiz gecesi sünnet etmişler seni yosma, gri yuvarın ırzına geçmişler kızım, kızım mı dedin, ne zaman silikon taktılar bana, hayvansal gıdalardan geçiyor şiddet, hemoglobin simsarlığı bu, beti benzi atmışların laneti, medet et, dua et, hayy et, kalübeladan beri et ye ki, kurdeşen dök Salazar, hayalarında faşing coşkusu, içindeki kurtla güneş doğsun kan renginde, Leonidas, hayır Filip falanjist podyum kursun, Pollock çizgileri gibi nereye gitsin halk, havaya bak, Pollock, ne demek bla bla bla mı bu, marki de sade ne dedi, ne dedi Suzi, kıl dudaklı bebeğim, bok sıç, müzikli ama, dikkat, direksiyonu sola çevir, Arizona'da rüzgar var, şimdi orayı kuşatmış, anti tanrılar, uyak ha, uyu ha, ha ha ha, seni lanetlemişler, bana bak çok konuşma, hormonlu musun sen, peynirler kasaplarda çürümüş de, matriksin varlıkları fareyi kemiriyor, antrepolarda fiyat artsın diye, pusuda bekliyorlar, ay adam eti mi satıyorlar, ne günlere kaldık, dansa kalk, kölelik iyi çağlarmış, şimdi iyice azıttılar, Oğuz Atay romanını yazmış kız, yalan, aman sende kız deyip durma, ne diyeyim Merkel, morg kuşu mu diyeyim, dün gece çaldığın eti getir, teyzen tatlı mıymış, bir de ben bakayım diyor, ölenler direnerek ölmüşler, güneşe gömülmüşler, şarkı mı bu, çok hoş ya, sevişmenin modası geçti kız, atıp durma, bak gene kız dedi, insan edemedim seni Howard, Howard Hardrada, bir tanrı olmanın yolunu bulsaydın, sen böyle sırıtmazdın, para değiştiriyor insanı, klişe bu kız, kabir kuşunun menüsünü gördün mü hiç, yağmurla besleniyor, buluttan dondurması var ve şeytanın sidiğinden çorba yapıyorlar, geçen gün sordum, bu saçmalık değil mi, dedi ki, ne yapalım, tanrı böyle yaratmış bizi, it yağmuru gibi konuşma dedim, fayda etmedi, ağzını dağıtırım senin cennette dedi, cehennemde ne işim var benim, langa çavuşu dedim, hiç şaşırmadı, orada da bulurum seni, deli bence, amin de ve yolunu değiştir, mutluluk kaçağı bunlar, alış veriş budalası maniyaklar, maniheizm gurebası kız, kilerinden enginar aldım dün, ne dedin sen ya, az önce ne dedin, yanlışlıkla düğmeye bastım kız, gittim geldim ekranda, çalışmazsa sen basıver ha, canın sıkılır sonra, o günü anımsadım da, keman tapınıcıları gelmişti, zili çaldılar, bitcoini hazırla, oda mı geçmez para, ya şu kart para basıyor kendiliğinden, parada kalktı ha, başka kalkan ne kaldı ya, o iyi mi sende, kızım nerelisin sen, Bereniceliler böyle konuşuyor çingene, Piaf, ah küçük serçem benim, yaşamdan korktuğum kadar ölümden korkmuyorum ben, iyi valla, kozmikomiksin ya, güldürme beni, günahsız köpek, suratsız, geçen gün, tanrı amcan makineye attı, yıkadı seni, unutma sakın barış gelecekmiş, kız istemeye, ailesiyle, kurulamış elleriyle sonra seni, güldün mü kız, bir makine icat etmişler, bak gene kız, sen mağara devrinden kalmışsın ya, ne kızı be, çocuk mu doğuracağız şimdi, anne, baba filan, ne dehşet şeysin yahu, cazgır Nebahat, bas şunun düğmesine be, ağzını kapa, idiot bu ya, yahu benzini koy çalışsın, tanrı amcan kendini yok edecek sonra, çürüyecek valla, koku yayar mı kız, benzin kokusu gibi var mı be, ben eve koklamak için benzin aldığımı bilirim, ooo motorun var mı senin, uskuruna taktığın, uçkuruna mı, yok kuyruğuna daha neler, şu dünyada varmış o, ay çarpmış ya geçen gün, bak gemi kalıntısı gibi yatıp duruyor, gökdenizde, Meral bütün denizler gök rengi, geç bunu şimdi, saf saf konuşma, gidip gelsek yetişir mi, nereye, pazara, çarşamba pazarına, tamam beklerim biraz, işerim radyatöre, sen gelene kadar, bilir mi tanrı yaptığımız iyiliği, ne atalarımız, ne kitapsızlar, ne hüdai nabitlerimiz kurtarabilir bizi, cicim dedim sana kız, dedim de evden kovdular, kirayı ödedim halbuki, komşuların seni istemiyor diyorlar, özgürlük diye bağırıyorlardı hani, bak şu düğmeye basarım, hepiniz defolup gidersiniz, uslu durun gayri, biz insan değil miyiz, üç gün önce anlaşılmış kız, araştırmalar bizim kibrit kutusunun içinde gezen pire olduğumuzu söylüyormuş, hişt führer geçiyor bak, duymasın, kaldırımda yürüyor, hala korkaklığı atamamışız biz, biz neyiz dedim geçen gün müddei umumiye, aaa hıristiyan Tarık değil mi o kız, ölmedi mi o be, ölsün mezarından çıktı bir gün önce, sıkılmış, biraz daha dolaşayım, gene giderim dedi, üç hakkı var, biterse düğmesine basacaklar, kozmistandan kaybolacak ebediyen, aman boş ver, kaçanları Sumatra'dan arıyorlar, Ceres'e göndermek için, duymadım bir daha söyle, Erzurum çarşı pazar, dalga geçme, Greenwich'e çıkar tayinin bak, biz kevgir miyiz kuzenim, abov trombosinli Necla geçiyor, çok iyi sevişir, parada almaz, çünkü Hiroşima'yı anlayalı beri kuduruyor, umut ölü ticareti derdi Necla, amortisman işlerine para gerekmez, ne demek istediğini anladın mı sen, fahişe ama terbiyeci olmuş kız, geç şu haspayı be, popüler olmak için bedava gazete dağıtıyor, meleğinin kanatlarına binmiş geçen gün, Süveyş kanalını geçip, Hürmüz'ün evciklerine uçmuş, dedikodu ama bu, olsun dedikodu ilaçtır kız, çaçamız bile kurnaz şu mahallede, Chopin cebindeki kutuda canlı sinekler taşırmış, ne alaka be, olur mu, al sana dedikodu, oda bir şey mi be, Stalin kadınmış, acımasızlığı ondanmış, erkek taifesini yok etmek istemiş, valla iyi etmiş, ölenler öbür dünyada huzur içinde değil mi kızım, iyilik etmiş yani, sen de her şeye bir kulp buluyorsun, nalları dikmişler işte, uzatma lastik donu gibi, bunu diyen aydınlar var tabi, bak kızım, aydın toprağına benzer, toprak kıraçsa, o da verimsizdir, ot bile büyümez, müselmanlıkta aşk yoktur dedi geçen gün biri, yahu aşk olanaksızlık, olmayana ergi değil mi, toprak kıraç olacak yani, eh en büyük aşklar orda yeşerir şimdi, aşkın yüceltilmesi, ayrık otunun biricikliği gibidir hani, hah şöyle kız, iyi dedin bak, azgınlığın işe yaradı, aygırlığın sıradanlaştığı monoton dünyalarda aşk olmaz yavrum, ayy orgazm oldum, tövbe de ağzın bulaşık kız, orada kutuplar esner, çünkü aşkta, hırs, arzu, egemenlik, var oluş, tutku, kahramanlık, cesaret, zorluk, sihir ve sonsuzluk var, şubattan sonra bahar ama, avrobesk dünyalarda aşk yok dedim ya, çünkü iki ayaklı zombilerin ilişkileri oralarda, basite indirgenmiş, diğer bir deyişle promosyon gibidir, ah kadına şiddete ne diyeceğiz peki, bu konu ezilen sınıfların üstüne atılan bir anomali, bok yedin, böyle klişe görmedim işte, çağı değiştirdin kız, neredeyiz biz, Berlin'de, ah hiç gitmemiştim iyi yaptın, sakın düğmeye basma, amin dur, kadın yerini bilir Avroland'da, Bağdat ve Boğdan'da ise, ne Boğdan'ı kız, Buhtan, aman neyse, orda yerinden hoşnut değildir kadın, şimdi sıkı durun, vulvanı da iyi sık, buzağı nedir sence, evet ama ya değilse, işte orada zenne, nisa be, daha insanidir ve tüm sorun budur, Stutgart'da, at ahırıymış kız o, ayıp oluyor, kadın maskeli balonun, karnavalın, panayırın, kremalı butonu, höst karamelasıdır de, cansız kuklasıdır, güvey tarafın daha iyi bilir, anlamak istemeyene tanrı, ha var, ha yok kızım, ikisi bir, orada canına kıyan da çoktur ama, nerde kız, Bolşoy'da, sapık bu be, demin Münih'te dedi, çünkü insanların temel sorunları ve lükse özlemlerini çözümlemek, onu insan kılamaz, onun için mi soyları tükenmiş dinozorların, özkıyım maddi ve somut nedenlere de dayanmaz, onur gibi, gurur gibi sapmazlara dayanır, mış de, insan düşünmek gibi ölümcül bir günaha sahip, of içimi baydın kız, bu ne laf, kelepir mi bu, kendi var oluşunu gerçekleştiremediği kanısında olan ve içinde bulunduğu toplumdan kuşkulanan her varlığın özkıyıma eğilimi vardır, kısa kes ya, kadehi kaldır, capsicum yemişsin sen, gül kokla kızım için açılır, Abbasi'nin insanı, eee şaşırma ama, her şeye karşın daha doğal bir yaşam sürmektedir, London porsuğu ise, metropolün karmaşasında, kendini Kafka'nın karafatması sanıyor, hadi be avamlaşma, sanıyor musun, western çocukları, hemcinslerine göre üstün yanları olan yaratıklardır, bir sentezdir ama bu, onun ideal akvaryumu yarattığı anlamına gelmez, bu o kadar yeknesak bir düşünce ki, kız de geciktin ama, filin, kaplumbağadan daha güçlü ve hızlı olduğunu söylemeye benzer, oysa ikisi de zamanda durup kalmış birer yaratık, gül şimdi kız, dedim ki bak, boş ver de dua edelim, sakın düğmeye basma, yarabbim baştan beri, biz birbirimize düştük, birbirimizi öldürdük, gıybet yaptık, kurşun sıktık, a'yı, b'den ayırdık, bu melankolik giyinmiş dedik, bu baldırı çıplak dedik, bu çoban dedik, bunun çakşırı yırtık, bunun babası yok, bunun anası yolsuz dedik, biz güllerimizi başkalarının toprağına verdik, el kapılarında beklettik, yadellerde kurbanlar verdik, ölülerimizin lanetini hak ettik, biz ötekilerin bağışlarıyla beslendik, başkalarının arabalarına, başkalarının dünyalarına, başkalarının yaşamlarına özendik, bizi bizden eden, nefsimizi zehirleyen, ele güne muhtaç eden şu lanet olası devranın kapılarını kapat yarabbbim, bu lanet olası zamanın ateşiyle biz kullarını değil, cehennemi yak yarabbim, bizi bizden eden düşmanlarımızın rızıklarını kes, ocaklarına bela eyle, onları nimetlere muhtaç edip, kalplerine vesveseler sal, gönüllerine ikircik sok ve düşlerini kabusla kuşat yarabbim, bizim gözleri kör, kulakları sağır, düşün tasları dumura uğramış kardeşlerimizin bilit kafesini güneş ışıklarına boğ, kederli gecelerini nurlarla doldur yarabbim, onlar masum, onlar günahsız, sen kullarını esirgeyensin, sen onları siygaya çekensin, sen onları affedensin, onları dört bir yanı deniz olan toprakların bereketiyle şan eyle, onların bebeklerini kadir, annelerini bahtlı, babalarını mutlu eyle yarabbim, onları şanlı geçmişimizi tanımış, onları senin yaratan ve yaratmış olan ruhundan nasibini almış eyle ve cihanın dört bucağına gene sal yarabbim, onları insandan insan kıl yarabbim... Bizi bizden, bizi bungudan, bukağıdan, bizi düşmanlarımızın iğvasından kurtar yarabbim. Bizi atalarımızın duasıyla, annelerimizin kucağı, babalarımızın ocağıyla yine senin sultanın, yine senin zişanın eyle yarabbim, sen ihsan edensin, nimetler bağışlayıp, esirgeyensin, sen bize dualarımızı nasip eyle yarabbim, kız şuna bak, böyle dua mı olur, hep birbirlerine düşman mı bunlar böyle, bize, bize, bize, sus kız, sus, kuduz mu oldun, aaa Şükran geldi, sessizliğin en büyük bilgelik olduğunu sezmiştir, dilsiz, minicik bir tanrıdır o, Şükran, ah, düğmeye gene bastın kız, arkana doğru dürüst yaslansana yolsuz, gitti işte, yok deyyus, ağzında bok kuyusu, matriksi çağır, çıtkırıldım bir tanrıdır o, kaçırdın, tanrı mı kalmadı kız, içimizden biri canı çekince kürsüye sıçramıyor mu, yok ya o kadar kolay mı be, kaçırdın kızı ya, gitti işte, ne yapıyordur acaba orda, ölümsüzün biriydi be, sohbete gelmişti, canı sıkılıyordur şimdi...

27 Aralık 2016 Salı

DR. MORO'NUN ADASI

Gece yarısı yıldızlara bakıyordum, titrek sokak lambası puslu, ölümcül bir koku yayıyordu sanki, birden üç başlı bir kadın geçti sokaktan, hiç görmediğim kadar kara saçlarıyla, gölgelere gizlenerek ilerliyordu, uzakta bir çöp konteynırının yanında, kurt başlı bir boğanın onu beklediğini nerden bileyim, orada çiftleştiler ve sanki birden yok oldular... Buna benzer söylentiler için ahali bana şunu anlatmıştı, yukarda en tepede bir 'Çiftlik' var, gündüzleri içerdeki görkemli taş binada bir ruhban okulu hizmet veriyor, geceleri ise duvarlarından, kılıç sularının sızdığı dehlizlerde tuhaf çalışmalar ve gövdesi bulutlara, kökleri yeraltına doğru uzanan kulelerin, penceresiz laboratuvarlarında dinmeyen iniltiler ve çığlıklar... Başka bir gün gene balkondaydım, başsız ve kuyruksuz bir fil belirdi, geriden doğru ilerliyordu, kör bir gigant nasıl hareket edebilir ki, bu kez aşırı korkmuştum, korkmaz olaymışım, yerin altından sanki bir solucan, su akrebi geçti, sokak bir baloncuğun içindeymiş gibi yükseldi ve sonra yine eski halini aldı, zelzele olmuş gibiydi ama çevrede kimsecikler yoktu. Bir gece yine uyku tutmadı, neler göreceğim derken, ay kuzeyden doğru kızıl bir orak gibi yükseldi, hançer ağzı gibi parıldadı, delirdiğimi sandım, ama az sonra sokaktan dev bir atlı geçti, at ve adam birdi, ne inen vardı ne binen, peşlerinde yolu pençeleriyle kavrayıp, kar kristalleri gibi süzülen bir cüceler ordusu eksikti, başka kimse yok mu gören diye bir deli cesaretiyle sokağa fırladım, ne varsa yok olup gitmişti, uzaklarda balkondan bir kadın el salladı, karanlıkta bir gölge oyunu sandım ama gerçek mi diye el sallamayı düşünüyordum ki, oda yitti, buhar olup gitmişti... Yalnızlığın oyunları bu diyordum artık, kahvehanelere gitmeye karar verdim, yalnızlık ancak ucuz kahvehanelere yenilir, daha kapıdan bile girmeden, merhaba bile demeden, hoş geldin demezler mi, geç saatlere kadar söyleştik, bu kez bir şey görmeyeceğim dedim, kurtlarımı dökmüştüm, geceleyin tatlı bir uykuya dalmıştım ki, 'Çiftlik'ten geldiler ve biz Gezegeni Kurtarma Cemiyeti'yiz dediler, kapı bile çalmadığı halde nasıl girdiler hala anlamış değilim. Bir masanın çevresinde toplandık, sana dediler mutluluk verelim, hemen anlamıştım ne demek istediklerini, altta kalmaktan hoşlanmam, bütün sorun bu mu peki dedim, evet ama sorunları algılama biçimin değişecek, madem ki öyle verin dedim, bir çip yerleştirdiler sırtıma, o günden sonra gülümseyen adam olmuştum, bir ay sonra çıkaracaklarını söylediler, doyma noktasına gelince volfram molekülü, kan dolaşımında yeterli seviyeye ulaşınca bir matriks gibi çipi çıkaracaklarmış. Gülümseyen adam olmuştum, dertliler kahvehanesine yine gittim, ne göreyim, kasada oturan, kahvenin sahibi olduğunu zannettiğim madam gözlerini dikmez mi bana, öyle olsa iyi, onun gözlerinde tuhaf bir geçitler alayıydı gördüğüm, parçacıklar ve dalgalar halinde yüzen evrenimiz ya da tilki suratlı insanlar, Siyabend taşını andırır Mutantlar, hatta konuşan, düşünen, her bir şeye karışan nebatatlar, adamotları, ağaçlar, yanlış yapanlara kamçı gibi de karışıp, her şeye bir düstur, düzen veriyorlar, mutluluğum uçup gitmişti işte... Yazık ki günlerim aynı minval geçiyordu, bazılarına gördüklerimi aktarıyordum, onlarda 'Çiftlik'ten söz ediyor, belki sana görünüyorlardır, bir söylenti var ama henüz kesinlikle gördüm diyen yok diyorlardı, kendimden kuşkulanmam için bir neden kalmamıştı, herkes bir yerde düşüncelerimi paylaşıyor ama görme birliği veya kesinleme ya da bir eylem noktasında ayrılık gösteriyorlardı, gece sokağa atladım diyen biri yoktu örneğin, bir şey gördüğünü ileri sürende, çiftlikle ilgili bir araştırma ya da kovuşturmaya da yeltenmiyorlardı... Yine bir gün, koyu karanlıkta uzaktan denizi gözlüyordum, göz alıcı, kocaman bir şey bana doğru yüzüyor ama bir türlü ulaşıp, yaklaşamıyordu, sudan çıktı sonunda, dev adımlarla bana doğru geldi, bir Mutant gibiydi, evlerin arasından adım atıyor ama hiç ses çıkarmıyordu, saçaklara çarpıyor ama hiç gürültü olmuyordu, holograma benzer bir şeydi sanki, bir an kendim sandım ama bir dalga boyutuymuş gibi, üzerimden doğru süzülerek geçip gitti... Bu canlının konglomerası denizler mi, dahası konuşmuyor mu, yoksa yalnız apokrif bir dille mi yazıyor, ne ki aniden, gökyüzünü baştanbaşa kaplayan bir yazı belirdi... Gezegeni Kurtarma Cemiyeti!.. Bu dizginsiz, devinip duran gölgeler, denize saklanır gibi amansız, us kırıcı düşlemler, o bildik, görkü veren siluetler aylar boyu sürüp gitti. İllüzyonlarla, onların paralelindeki, şu ya da bu türden ikizcil sanrılar, gerçelliğin yön değiştirebileceği savları ya da sanıları veya sakınımsızca ürettiğimiz düşüncelerle açıklayamayız bunu, o vargıları; tümüyle yüzeye indirgemek, aşırı yalın bir görümle değerlendirerek, yazık ki yaşamı küçümsemek olurdu, türün öteki bireyleri ilgiyle karşılıyor, yorumlar yapılıyor, açımlar, çıkarımlar sürüyordu. Sonunda ne oldu diye soruyorsunuz değil mi, olmuşları, olacakları inanın o kadar merak ediyordum ki... Geçenlerde telefonuma bir mesaj geldi!.. Tanrı dilinde yazılmış karmakarışık bir şey gibiydi, kurcalarken birden şarjı bitti aletin, sonra mesaj kutusunu büyük bir merakla yine açtım... ''Depresyonun geçti mi?..''

DÜŞ

Çok uzaklarda, dağların arasında, serviler içindeki bir vadide uyuyordum. Sanki bir düş görüyordum. Renklerin karanlığında bedenden bedene geçiyor, pul pul parçalanırcasına, gorgonlar, feniksler ve minotaurlara dönüşüyordum. Bir zaman sonra kırmızı ışıkta yüzen hayalsi bir düzlüğe geldim, Hades’te olduğumu sanıyordum. Nigristan’da gençliğinin baharında ölen Suriyeli bir dansöz kız önümden geçiyordu. Kozmik alacakaranlıkta gökadaların eridiğini görüyor, sonsuzca yeşil defnelerin altında, yaşlı Vergilius’in çiriş otlarını bile eğmeyen gölgesine bakıyor, uzaklaşan siluetinin solgun bir hale içinde giderek saydamlaştığını gözlüyordum. Köpek çenesi biçeminde deve kuşları, göz alıcı, iricil pigmeler, Atlantis’e doğru uçuyor, pelesenk elması yiyen sultan hasekileri, omuzunda sığır kursağı taşıyan inanmışlarla, elinde kantaron çiçeği, sübyanlar gelip geçiyor, ‘Alca’ya yeşil bir at üstünde gireceğim’ diyen bir vandal kunduz derisinden Frank haritasını kemiriyordu. Koro halinde Cem’in gazellerini söyleyen arafat grubunun sesleri kulakları tırmalıyordu. Aniden bir Mengücek şahı payitahtı yeniden ele geçireceğim diye nara atarak gürzüyle ortalığı tozu dumana kattı.Yağ kandillerinde çiftleşen insan kabartmaları vardı, yere uzanmış Spartakus’un kemikleri uğulduyor, Halepli Hasan kuyusunda güneyin bile kavrulduğu sulardan içerken, yurtsamayı topuklarında hissediyor, kör bir kızın okuduğu Taberi tarihinin içinden vadileri döne döne Melkitler yaklaşıyordu. Deniz danası derisinden kemerleriyle Bröton gemilerine binmiş korsanlar el sallıyor, hatta Aziz Mael’in Sandalyesi diye bilinen bir kayaya oturmuş reisleri, balinalarla, yunuslarla konuşuyor, göğün katlarına su püskürten balinalarda belki bu anı kutluyorlardı. Neden sonra domuzlar ay ışığında parlayan tüylerini savura savura gelip denizle aramızda durdular, çakıl taşlarının arasında oynaşan küçük dalgaların sesiyle düşler görüyordum. Gece yarısı kızıl ağaç ormanının içinde ürkekçe, adeta ayak parmaklarının ucuna basarak yaklaşan, vaşak sürülerini görünce ‘Agar’ın korkusu için bizi koru Nif dağı’ diye bağırmışım. Gün ışığında parıldayan mavi otların arasında yağmurlar yağıyor, insan başlı kuşlar -Harpiler-, yarı yılan yarı kadın kimeralar, bedeni saat veya çamdan olan siyah adamlar ölmüş tinleriyle sessizce oturuyorlardı. Öyle ki birinin gövdesi ev gibiydi ve pencerelerinden içeride çalışan başkaları görünüyordu. Kapadokya çekirgesi, yelkenli morinalar, çeşme üzerine yağan kızıl kın kanatlılar, kaya kovuklarında uykulu çığlıklarla dolanıyorlardı. Sırtları dikenli, ağzından alevler çıkan, pençesi aslan, kuyruğu balığa benzeyen bir yaratık ortalığa dehşet saçıyor, işte bu canavarın üç tavuğunu çaldığı Anis’li bir köylü kadınsa: ‘İnsana benziyordu, öyle ki kendi adamıma benzettim ve ona herif yatağa gel!’ diye bağırdım dedi. Yaban mersinleri göğüste taze yaralar gibi açıyordu. Hemen önümde Taberiye gölü Celile denizine dönüşüyor, iki parsın çektiği araba üzerinde küçük Nike ve dansöz Bakha yeşil asmaların ve kokulu salkımların arasından belli belirsiz geçip gidiyordu. Tazılar uçan turnaları yakalıyor, iri av köpekleri, yaban güvercinleriyle, ak kuğuları avlıyor, bir dağlı okla karabatak ve balaban kuşu vururken, Samsatlı bir ustanın yarattığı ‘Venüs’ ün Doğuşu’nu anlatan mozaik pembe bir bulut biçeminde, Öküz Geçidi’nin üzerinden süzülerek üstümüze doğru geliyordu. Bozkır çaylağı dilinde, Kıpçakca, Tuvaca ve Çuvaşca konuşan insan türleri, vadilerde çağlayan ırmaklar, dağ çayırlarında erinçle otlayan koyun sürüleri, denizden gelen tuzlu, serin esintiler, dalgaların uğultusuyla bezeli Kaf dağını selamlıyorlardı. Lucrezia Borgia ve Pietro Bembo’nun Aşk Mektupları adlı kitap, ayakları köstekli aygırların kişnemeleri, yerdeki ateşin yalazıyla, gökte uçan yarasaları, kulaklı birer şeytana dönüştürüyorken: “ Mina naz naz naz dare... Mina Mina kar dare Mina sereş fer dare Mina ” sesleri arasında uyandım... Artık öğle üzerlerini bu donmuş tepelerde şuraya buraya uçan kartalları ve seyrek görülür kuşları kollamakla geçirmeye karar verdim. Kanatlarıyla aydınlık bir pencereye dokunan bir gece kuşu gibi, bu güneş sağanağı, bu buzlu beyaz ve pırıl pırıl çöle düşüyor, orasını soğuk ve köreltici bir alevle tutuşturuyordu. Bu yücelen dağların üç boynuzu vardı Ararat, Nemrut ve Kaçkar piramidi, bu sınırsız örtü üzerinde, işte bu küçük kara ve kımıldar gibi görünen noktayı arıyorlardı. Ses dağların uyuduğu gömüt durgunluğu içinde uçtu, uzaklarda köpükten, derin ve kımıltısız dalgaların üzerinde, bir kuş çığlığının deniz dalgalarının üzerinde koşması gibi koştu sonra döndü ve onlara hiç bir yanıt gelmedi. Hint postasına komuta edermiş gibi kurumlu dolaşırlardı oysa, son bir kez H.R.G’nin Allah var mıdır yok mudur’unu okudun mu dedi. Leylak büklümleri gibi incecik bileklerini, gelinciklerin arasına uzatıp konuşmadan otururlardı, güneş batıdan doğacak siyah bir noktaya dönüşüp soğuyarak, mehdi gelecek ve inananların sayesindedir ki hepsi de ölümden kurtulacaklardı....Gecenin yarısında, yaşamını garip metinler üretmeye adamış geçkin yazar, kimse beni anlamıyor, kendimi bende anlamıyorum, iyi ama kağıtlarda mı anlamıyor diyerek görküyle sayfalara baktı. Gecede çöp kamyonlarının sesi, mabetlerden yükselen seslerle sarışıyor, uzaklarda ambulans çığlıkları tan atımına karışırken, oto yolların ışıklarla, uzay yaratıkları gibi kuşattığı soluk kent, sonsuza dek bir şey vaat etmeksizin, eskil ve -alışılmış- bir güne daha başlıyordu...

23 Eylül 2016 Cuma

KİTABE

I Senin yarı çıplak, mermer rengi adımların yüreğimi yakıyor. Onlar tapınağımın sütunlarıdır. Bak ceylanlar nasıl da kıskanıyor. II Ben uykulara varmadan sütunların arasında dolaşır, galerilerinde gezer, dehlizlerine girer ve dört nala giden atım, birden şaha kalkarak, parıldayan nalları kıvılcımlar saçar!.. III Her gece ay batana dek senin yamaçlarında gezinirim ben, kayalıklarından iner, ırmaklarına girer, topraklarını sürerek, ışıltılı tepelerden araf yolcuları gibi kayan yıldızları izlerim. IV Bütün gece, senin koyaklarında, bir iman yeli gibi, cirit atarım ben. V Ve tan ağarır. VI Senin göğsünün uçları umru dutlarıdır. Beyrut kokularıdır. Onlar Urart vadilerindeki üzüm salkımlarıdır. VII Dolunay sağrılarının kımıldanışında, sönük kalır. VIII Senin körpecik tüylerin mayhoş kokular yayar. Delirir ruhlar. Irmak cinlerimin boğazı kurur, dili yanar. IX Biliyorum, görkemli salınışının titrettiği nice dağlar var. Senin narin boynunda dolanan dilim, bana can verir, susuzluğumu giderir. X Sen uzanır uzanmaz, ötücü kuşlar ışıldayan zülüflerinde yuva yapar. Sen sevilmedikçe solansın, sen bakılışına doyulmaz, öpüldükçe güzel olansın. XI Rabbim seni bana bağışlamış. Ekmeğim sen, şarabım sensin. Ruhum her gece yollarını arşınlar. Karanlığımın güneşisin. XII Seni rabbime bağışladım ben. Kendinden geçişlerin Taberiye gölünün sularıdır. Sen benim ahiretliğimsin. Süzülüşün Petra vadilerindeki gül kokularıdır. XIII Aşkım sana, imanım sanadır benim. Şattülarabım. Ruhumun kabri, gönlümün kaprisisin. Yüreğim senin avuçlarında, ölümüm ellerindedir senin.