15 Şubat 2017 Çarşamba

TANRININ GÖKSEL ÇOCUKLARI'NA ZEYL



Kültür emperyalizmi der geçeriz. Bütün doktrinler, ideolojiler, savlar, sözler sonunda bir yere varır, bir şeye dönüşür, bir kıyıya uzanır... Klişe, bir klişeye ve her şey kendi eskilliğine, bayatlığına, tüketilebilirliğine, dünyanın yüz yıllardır yörüngesinden bir milim bile sapmadan o bildik dönüşünü yinelemesine...

Silahlar kimin elindeyse efendi odur, bilgi, materyal kimin yönlendirmesiyle yansıyorsa efendi odur, düşünebildiğiniz ne varsa bilgi denizinde, bunun metalik, sözel, tinsel, somut, diyalektik, materyalist her bir şeyi ayrımında olmadan sizin anlak denizinize boca edilir artık. İnsanlık atom bombasını kendi cinsine yöneltebilmiş bir yaratık... Picasso çağın ikonu, Shakespeare tiyatronun tanrısı, Dante göksel dünyaların Hades'i, Ulysses postmodernitenin papası, yaşlı Avrupa kültürün beşiği, Amerika'nın kuzeyi varlığın efendisidir. Diğerleri şiddet üreticisi veya mağduru, uyuşturucu kaçakçısı veya tüketicisi, beyaz kadın taciri ya da taşeron işçisi gibi sıralamalarla dünya sahnesinde boy göstererek nitelemelerin sultanlığında, zamanın boyutunu ve koordinatlarını hiç değiştirmeden, algılarını hiç yineleyemeden çürüyüp giderler... Bilinmeyen bir dünya, sonsuz ve anlamsız bir yalnızlığa yuvarlanırken, orada armağana boğulacakları kulaklarına fısıldanır. Bir kuşkunuz mu var, hiç önemi yok, onlarda gelecek nasıl olsa, yüzleşirsiniz ve haklı çıkmanın sarhoşluğunda, her şey genel geçer bir kozmikomikliktir nasıl olsa...

Bunun adı uygarlıktır. Tüm bir geçmişin, çağımızın, çağların uygarlığı... Düşüncenin okyanuslarında kulaç atarken insan neler yapabilir, düşüncenin hazzına kapılarak geçip gitmeli midir, eylemlerle var oluşunu ortaya koyarak sunaklarda kurban mı edilmelidir, kulelerin birinde dinlenmeye mi çekilmelidir, bir deniz fenerinin dalga sesinde gözlemciliğe soyunmalı ya da alın teri göz nuruyla çabalayarak kendini usul ve füruya mı adamalıdır... Sonsuz bir evrenin sınırları içinde seçenekler o kadar çok ki, kendini alınyazısına terk etmek, özkıyımı yeğlemek, vecd içinde kapanmak, algılar denizinde yüzmek, küfre bulanmak, oradan oraya savrulmak, ilençle vakit geçirmek, şiddete boyun eğmek, mitomani ve nemfomaniye kapılmak, ava çıkmak ve taşı taş üstüne koymak...

Sonsuz gerçekten sonsuzluktur. Onun için insan ne kadar kendi soyuna yönelik bir ejder, ne kadar incelikli bir centilmen, ne kadar basiretsiz bir hayvan olsa da, ne yazık ki hayatın anlamını aramaktan kendini kurtaramaz, çünkü o cennetten kovulmakla değil, düşünmekle cezalandırılmıştır!.. Bu ceza ve mükafat, başarı ve çöküş ikileminin dışında bir olgudur ama, düşünmek hiç bir yere götürmez bizi, çünkü hiç bir yerden gelmiyoruz, algı sınırlarımızın içinde bir yaratığız biz.

Elektrik doğada var, kehribar ve ebonit çubuk bunun kanıtı, ölümsüzlük doğada var, amip ve medüz neredeyse sonsuza dek kendini üretebiliyor, yenileyebiliyor, metamorfoz o denli us kıran ve düşlere sığmayan bir şey ki, iki yaşarlı olmak bir yana, ipek böceği kozaya, o kelebeğe, kelebek ecinniden bir şeye dönüşebiliyor sürekli, ağustos böceği yirmi üç yıl toprakta bekliyor, kurbağa ölüyor ve sular yükseldiğinde, tanrısına temenna ederek, insanlara acıdığını bildiriyor. Bizim aradığımız şey, kendi naturamızdaki eksikler ve doğamızdaki acizliklerdir. Ölümsüzlük maddenin kendisinde saklı, ışık hızı bildiğimiz en büyük ulaşım aracı ve evren kavramakta zorlandığımız bir aşure kazanı... Bizim tanrımız komik, bir kurbağa ve deniz anasına göre, yalvaçlarımız gülünç, bir kelebek ve Anka kuşuna göre, zorbalarımız aciz, bir gök gürültüsü ve yer sarsıntısına göre ve parçaladığımız atomlar minik güneşimizin büyüsünün yanında bir parodi gibi kalıyor, ne yazık ki...

Bizim anlam okyanusları dediğimiz şey, ağılımızda hıçkıran hayvanların sesi ve mehtapta kabaran denizlerin inleyişidir. Biz hiç bir şey bulmuş değiliz, hiç bir şey yaratabilmiş değiliz, belki bu doğaldır da, biz kendisiyle oyalanan bir mihnetiz. Bir sıkıntı... Kuş uçuyor bin yıllardır, ama discovery aya yaklaşıyor zannıyla mutlu oluyor, otuz iki bin yıl sonra Ross yıldızından geçecek uydumuz diye avunuyoruz. Düşünce kendi varlığının dışına çıkabilmekle olasıdır, tanrıyı kendine arkadaş edinmekle değil...

Sonuç olarak biz ıstıraplarımızın hipotenüsleri, karekökleri ve küpleriyizdir. Mutluluğu arıyoruz uçup giden bir şey, başarıyı arıyoruz, göreceli oluşuyla avunduğumuz bir şey, parayı arıyoruz çoğaldıkça anlamı kalmayan bir şey, ölümsüzlüğü arıyoruz, bulduğumuzda geri döneceğimiz bir şey!.. Hepsinin senteziyle yanıp kavrulan bir sapmayız biz, antropolojik bir yanılsama ve yaratan ve yaratım döngüsünün çıkmazlarında, cendereye sıkışmış bir madde, meta...

Seçeneklerin hangisiyle oyalanmalıyız biz, derinlerde görünmeyen bir lav okyanusunun içinde mi kavrulmalıyız, yüzeyde bir mum ışığının gölgesinde, herkesin görüp alkışladığı bir jonglör mü olmalıyız, sağa mı kaçmalıyız, sola park etsek daha mı iyi, yokuşu tırmansak peki, çukurda düşenlerle avunsak, denize girip saklansak, bir ada da küçük bir dünya kursak, düşlerimizde kendi krallığımızı savunsak...

Tanrının Göksel Çocukları diye bir kitap var elimde, halen okuyorum, Demircigillerden bir füru, edebi bir yoldaş yazmış... Şöyle düşündüm, insanın naturasında ölüm korkusu var ve tanrının mudileri olarak bir şeyler yapma tutkusu çökmüş içimize, öyle gitmek istiyoruz dünyadan, yaşama tutunmanın bezdirici yolları, mezar taşlarıyla yetinme korkusunun dışavurumları...

Neye yarar ki, yarın başka dünyalardan gelenler Epiktetos'u mu soracak, volontarist bir adamın tanrının çocukları olduğumuz safsatasıyla ürettiği ussal komplikeler, ressamları mı soracak, doğayı kopya eden sapkın ve düşkünler, yazarları mı soracak, anıları ve saçma sapan düşleriyle dolandırıcılık yapan geçkinler, müzisyenleri mi soracak, tanrının düşüncesini tangırtıyla dile getirmeye kalkışan densizler, kimi soracak, bizim gibi hiç bir umar bulamamış jedyler!...

Kuark bozuntuları ve cinsiyetlerinin gölgesinde, borulardan ibaret organizmalarına olmadık işkence, acı ve elem denizlerini bahşedenler!.. Kitabı okumaya başladığımda yorulmayacağımı düşünüyordum işte bu nedenlerle, nasıl olsa o yarı bildik yolları tırmanan birinin atıştırmalarıyla karşılaşacaktım, işte ciddiyetle başlayıp, hızlı okumalara geçecek ve göz ucuyla süzerek sayfaları çevirecek ve rafın görünmez bir kuytusuna yerleştirerek ölüme terk edecektim kitabı...

Ama öyle olmadı, neden...

Bu satırları o kitap yüzünden yazıyorum çünkü... Çünkü kitap derinlerde insanın bu macerasını, gafletini, göz yaşlarını, umarlarını, beklentilerini, coşkularını ve yaşam dolu yalnızlıklarını dile getiriyor. Bir dil arayışının, çocukluğunda genlerine işlemiş bir sözcükler dünyasının büyüsüyle kendinden geçmiş bir çocuğun, tam yarım yüzyıl sonra göz yaşlarıyla o günleri anışı, ana rahmine dönüşü ve yaşama, sonsuzluğa ve tanrıya yakarışı ve acılarıyla, sevinçleriyle, düşleri ve düşünceleriyle yüzleşerek giriştiği bir var oluş savaşının levh-i mahfuzu kitap...

Dilinin yitip gideceği korkusuyla büyümüş bir çocuğun, masal anlatarak, geçmişinin, otantik, folklorik, ağıtsal, satirik ne kadar arkalacı, heybesi, sandukası varsa ortaya saçaladığı bir kitabe-i sengi mezar. Yazar, bunları bir araya getirerek bir roman oluşturduğunu söylüyor, evet bir roman belki ama anlayan için, bir var oluş kaygısının kutsal izlerini taşıyan bir emek destanı, sözcüklerin anayurdunda tüm becerisini sergileyerek, tüm incilerini dökerek, tüm koordinatlarını bilerek ortaya konmuş bir Orhun kitabesi bu...

Başta sona bir yineleme, neyin ne olduğunu anlamak için, yüzlerce ayrıntıyı ayırmak, çıkmalar, kebikeçlerle sayfaları tutturmak ve eselerle köselere danışarak, o çağlarda oralarda neler olup bittiğini teyit ettirerek olan bitene vakıf olmak, algılamak ve ay ışığında yıkanan bir tanrıçayı gözetleme bahtına ermiş gibi onun varlığında insani bir yaratık olarak arınmış olmak...

Yüzlerce sayfa içinde Türkçe olmayan bir sözcük aradım, Argos'un Odysseus'u gördüğünde tansıması gibi, bin bir güçlükle bulduğumda mutlu oldum, çünkü kusursuz bir yapı tanrı işi olabilir belki ama insan için ne derece makbul bir şeydir diye düşündüm, bizim kusursuzluğumuz kusurumuzdur dedim.  Dert ederim, Türkçe'nin yetersiz olduğunu, onunla felsefe yapılamayacağını söyleyen insanlar bilirim, her kesimden, öyle inanmış ve kendinden emin, bu işleri en iyi bilenlerden sanırlar kendilerini... Olabilir ama yahu dersiniz, ne yazmış bu kişi, ne yapmış bir de ben bakayım, kitabını bitiremez kendinizden utanırsınız, çünkü bir kitabı bitirememeye alışkın değilsiniz, kendinizle yarışmaktasınız gülüm, ya yıldızlara götüreceğiz hayatı, ya dünyamıza inecek ölüm!..

İşte Tanrının Göksel Çocukları, bu insanlara, ne olursa olsun bu değerlere, dilimizin ne görkemli bir dil, her şeye olanak veren, ne coşku dolu bir deniz olduğunu kanıtlayan bir; Türkçe Labirent!.. İnsanlar, insanların evet efendimden başka bir şey bilmemelerine şaşıyorlar, bilit hapishanelerinin prangalarına yaslanarak haykırıyor, içeriksiz bir yinelemenin iğvasında yok olup gidiyorlar. Elem tapınaklarında, kibrimizle yarışıyor ve birbirimize bakarak üzünçler içinde geçip gidiyoruz. Üzülüyoruz, insan kendini neden aldatır, bir mizansene neden kapılır ve yaşamını heba eder bile bile...

İşte bu kitap, kendini aldatmaya meyilli, başları hep yukarda elest alemine karışanlar için bir ciddiyet ve yeni bir başlangıç yapmak için, sözcüklere gönül indirmiş, kalplerine esenlik vermiş, periler gibi iyi niyetli, mahzun bir ders kitabı!.. Hiç bir şeye geç kalmış değiliz... Tanrı kendini yalnızca kitabıyla gösterdiyse, bir kitap dünyaya bedeldir belki de!.. Yine de, canlılar içinde, yalnızca insan kendini aldatmaya meyilli, harflerin perileri sizi okşasın, düşüncenin hazzıyla yaşayın, bir ömre yazık değil mi!.. Bu kitapla, yalnız Türk edebiyatı değil, dünya edebiyatı bir yapıt kazandı, bunu övgü sananlar olabilir, ama öyle değil, her yapıt dünya edebiyatına bir armağandır, iyisiyle kötüsüyle, o gün geldiğinde, Araf’ta birbirimizin ardı sıra sırat köprüsünden geçtiğimizde, tanrı edebi yapıtları birbirinden ayırmayacak, çünkü onun beğenisi, ölümlü bedenlerimizin fantezileri için yaratılmış bir enstrüman değil, o algıladığı şeyler içinde bir seçim yapmayacak, az önce yadsıdığımız düşüncelerin tersine, orada çaba ve bir emek uğraşısı içinde ömrünü tüketenleri kutsayacak ve yeni bir evrenin inşası için aradığı ham maddeyi o insanlarda bulacak. Ötekiler sonsuz bir mutluluk ve kaygısızlık içinde, uçurumlardan uçurumlara savrulacak, rüzgârların içinde yok olacak ve bir gülümsemenin izleriyle yeni bir dünyaya doğacaklar...

Materyaller ve ustaların işleyişiyle yükselen yeni evrende herkese yer var!..

Bir söz var, bu kitapla Dublin yeniden kurulabilirdi, bu kitapla İstanbul yeniden doğabilirdi gibi, işte Tanrının Göksel Çocukları'yla dünya gailesi yeni baştan yaratılabilirdi... Ulysses bugün yazılması en zor yapıtlardan biri sayılıyor, algılar dünyasında benim Ulysses'im, Tanrının Göksel Çocukları, okuyun, mutlu olacak, şaşıracaksınız!..

Şu bir gerçek ki, şiirimiz dünyada rakipsizdir, hadi öyle demeyelim, biriciktir olsun, sıra edebiyatımızda, düz yazıda rakipsiz olmaya geldi!.. Hadi öyle demeyelim, bizi gözden kaçıranların hüzünlenme vakti geldi... Çünkü Türkçe olağanüstü görkemde, bir ırmak gibi çağıldayan tanrısal bir dildir. Okuyun göreceksiniz...

Kitaplar vardır, sizi mutlu etmeyebilir, hangi meridyenden geçiyor sizin dünyanız, bulutların rengi pembe olduğunda şaşıran biri misiniz, handikaplar vardır yaşamda, beğeniler değildir söz konusu olan, sanat anlayan içindir derler, sizin dünyanıza uymayan bir kitap olabilir, dost ve çevrede olasıdır ama bir şeyi kusursuza yakın biçimde dile getiren, yineleyen, yenileyen ve yaratanlara gıpta ederiz biz. Bu yüzden sizi eleştirenlerin, yerden yere vuranların dünyasında ancak gerçeklik, estetik ve güzellikten söz edebiliriz, gölgeye övgü düzerken, yapıtın bizde ki yansımalarıdır aslolan, övgü sonsuzlukta yergidir de, yergide övgüdür, iki paralel doğru sonsuzlukta birleşir ama gerçek bir şey var ki, söz söz olmayı hak etmiş midir, övgüde, yergide içerikten yoksunsa, cennet ve cehennem o ruhun içinde, aynı şeydir ne yazık ki...

Kitap, Ezra Pound'un kantolarını, Joyce'un metinlerini çağrıştırıyor, Bilge Karasu, Leyla Erbil ve hatta Sevim Burak'ı da anıştırıyor, nasıl olur, Sokrates der ki, Heraklit'i anlamak için Deloslu dalgıç gerek, sanat anlayan içindir derler, gecenin ve sezgilerin karanlığında Atlantik'in altına bağlanan kablolar kalbinizle Yeni Dünya'yı buluşturabilir ama kim bilebilir bunu, yaşamda her şey bir vesiledir ve işte Ezra Pound'un melekleri ki vesileye de vesiledir...

'Devrim' dedi Bay Adams 'oluştu kafalarında insanların Lexington'dan on beş yıl önce', Peter Leopold'un zamanıydı bu Kont Orso cenapları ve soyunun soyundan gelen oğlu ve elbette yöneticisi sivil ve suçluluk adaletinin adı geçen yerde Medici'ler tahta çıktığında borç 5 milyon indiklerinde on dört milyon ve faizi en iyi geliri yiyip bitirdi ilk aptallık yün bükme makinaları kurmaktı İngiltere ve Flandr'da sonra İngiltere ham yününü vermedi, ve bu takası dondurdu 1750'de kökünü kazıdı sanatların ve Leopoldo vergileri indirdi 'Un' abbondanza che affamava' olduğunu anladı diyor Zobi Leopold borç faizlerini de indirdi ve Cizvitleri kapı dışarı etti ve Engizisyona son verdi 1782 Ve Bay Locke'un faiz üzerine denemesini getirdiler ama Cenova ticareti elimizden aldı ve Livorno İngiltere'ye barış antlaşmasını sürdürdü Livorno'nun zararına yani Livorno Ticareti zarara uğradı Te, admirabile, o VashinnnTTonn! Livorno malı Cenovalıların kıçına sokuldu sözüne ve antlaşmasına bağlı kaldı çünkü Toskana Voi, popoli transatlantici admirabili! dedi Zobi, altmış yıl sonra.

 "Konudan biraz ayrılmamızı bağışlayın" dedi Amerika kızımızdı bizim ve uygarca erdemleri var VashiNNTonn'un. ve Leopoldo devlet borçlarının üçte ikisini azaltmayı düşündü yürürlükten kaldırmak için ve sonra onu imparator yaptılar cehennemin batağına, Viyana'nın çamuruna, Avrupa'nın göbeğine, tüm kafa kötülüklerinin kara deliğine, Franz Josef kokan o özel yere, mutlak çürümüşlük içindeki Matternich'in pisliğine, soysuzlaştırılmış döller arasına, Ama Ferdinando bir Anschluss çıkardı ve Paris infilâk etti "dinsel denen kimi uygulamalar" dedi Zobi "ekonomik konularda deney eksikliği" Altıncı Pius enayilik papası, hiçbir Yahudi Tanrı tutmazdı ONU iktidarda. Bu yüzden MARENGO zamanında ilk Konsül Şöyle yazdı: Ben barış bıraktım. Savaş buldum. Sınırlarınız içinde düşmanlar buldum Toplarınız düşmana satılmış 1791, temsili hükümetin sonu 18.Brumale, Kasım'ın 10'u 14 Haziran, 1800 MARENGO Mars, demek burada, düzen demek o gün yenenlerle birlikte kötülüğe karşı m.s. 1800 faiz yüzde 24 ve dedikleri gibi "ticaret yavaşladı" 1801 triomvirler Leopoldinler gibi olmak istediler. Portoferraio'da eski muhafızların bini ve yılda iki milyon, ve bunun yarısı İmparatoriçe'ye geri verilebilir Elbe'den iklimin ılıklığı ve yabancı uyrukluların inceliği için bir İngiliz gemisinden indiler Ve Ferdinando Habsburg (ama Lorraine soyundan) ailenin temiz yanının gerçek adı bu borçsuz bir devleti geri aldı kasalar boş ama devlet borçsuz İngiltere ve Avusturya despotlardan yanaydı ticaretle bir düşünerek Papa'yı yeniden başa geçirdiler ama cumhuriyetler kurmadılar: Venedik, Cenova, Lucca ve Polonya'yı böldüler ruhlarında sömürü ve ellerinde kanlı baskı ve köpoğlusu Rospigliosi, Toskana'ya geldi eski Toskanalıları köle yapmak için. . . . . İngiltere tahtında . . . . Avusturya tahtında Ruhlarında sömürü ve kafalarında karanlık ve boşluk, dört George de yağlı şişmandı Ve İspanya'da pislik vardı, Wellington'da bir Yahudi pezevengiydi ve etkilediklerini bilmeyecek ölçüde beyinsizdi. 'Dükü bırakın, altın peşinden koşun!'

Ruhlarında sömürü ve yüreklerinde korkaklık Kokmuşluk kafalarında ve çürüme İki yara yan yana işledi, Gentz ve Metternich, cehennem dışkısı Metternich Bugünkü gibi pislik kokuyordu 'Incostante gemisinden' cehennem kusmasına karşı yüz gün Umut, Mart'tan Haziran'a tükürdü Yok, eyerinden Grouchy gecikti Bentinck'in sözü, elbette, tutulmadı İngilizlerce. Cenova Sardunya egemenliğinde. Umut Cannes'dan sıçradı, Mart, Flandr'a. 'Değil bu' dedi Napolyon, 'o pis anlaşma yüzünden ama Zeitgeist'a karşı çıkmak için bu! Yıkımım oldu benim, Çağıma karşı gidişim, geriye dönerek' OBIT, aetatis 57, D. Alighieri'den beş yüz yıl sonra. Değil, herhalde, il sesso feminineli'yi en çok süsleyen ve bizim onu beğenmemize yol açan şey için, söz etmeleri Marie da Parma'dan dul karısından onun. İtalya sonuna dek soyutlamalara uğradı. 1850, diye yazıyor Zobi, Parlak soyutlamaları izleyerek. Mastai, Pio Nono. D'Azeglio sürgüne gitti ve böylece Ekim'in 30'unda Lord Minto Arezzo'daydı (sanıyorum ki Bowring ondan önce oradaydı ve kalabalık EVVİVA diye bağırdı Evviva Tarife Anlaşması ve Minto Evviva Leopoldo diye bağırdı Evviv' INDIPENDENZA, bu yeni Leopoldo'ydu oysa Minto yavaşlıktan ve güvenlikten yana. Lalage'ın gölgesi freskonun dizlerinde dönüp duruyor Ve kayboluyor Dirce'nin gölgesinde ve şafak çakılmış ve kımıltısız duruyor yalnız biziz ikimiz devinen.'

Borges der ki, şiir şiiri, kitap kitabı, dünya başka bir dünyayı çağrıştırır, bütün ırmaklar denizlere dökülür, bütün denizler birbirine açılır, Ganj'a ayağını uzatacak biri, dünyanın bütün sularına dokunmuş, bütün denizlerine girmiş gibi olur. Okumak sıkıcı gelebilir, alışkanlıklar değişebilir, belki de dayanıklılık istiyordur şu yaşam, sıygaya çekiyordur bizi, özveridir belki de bir ceylana kavuşmanın yolları, emel denizleri ne denli görecelidir kim bilebilir, yaşamdır, her şeyden izler taşır... Pound işte anılarımıza girdi, vesile oldu bir kitap, yarın da başka bir kitap, başka bir vesileyi tarumar edecek anılarımıza girecektir...

Yaşam akıp gider, alışkanlıklar değişir, bizler de şiirler gibi gelir geçer ve yalnızca o kalır geride, öyledir ki artık o, tanrıyı bile var eden şu vefasız yârimizdir... Yaşamı sevmeliyiz, çünkü o yalnızca bizim içindir...

'Böylelikle parmaklarımdan fışkırır asmalar Ve çiçektozuyla ağır arılar Asma sürgünlerinde ağır ağır kımıldar: Çir – çir – çir-rik – mırıltılı bir ses, Ve dallarda uyuklamakta kuşlar. ZAGREUS! İO ZAGREUS! Göğün ilk solgun aydınlanmasıyla Ve tepelerinde kurulmuş kentlerle, Ve alımlı dizli tanrıçalar Dolaşır orada, ardında bırakarak meşe ormanlarını, O yeşil bayırı, etrafında hoplayan beyaz tazılarla; Ve oradan aşağı dere ağzına doğru, akşama dek, Durgun sudur önümde duran, ve ağaçlar büyür suda, Mermer sütunlar çıkar sessizlikten, Mazideki o saray, sessizlikte, Işık şimdi, güneşin değil. Chrysophrase, Ve su berrak yeşil, ve berrak mavi; İlerde, o büyük kehribar kayalıklara dek. Aralarında, muazzam bir deniz kabuğu gibi kıvrımlı Nerea'nın Mağarası, Ve kayık ses çıkarmadan sürüklenir, Deniz işinin kokusu yok, Ne de kuş çığlığı var, ne de çarpan dalganın bir sesi var, Ne de yunusun püskürtüsü var, ne de çarpan dalganın bir sesi var, Mağarasında, kayanın uysallığında muazzam bir deniz kabuğu gibi kıvrımlı Nerea, uzaktan kurşun yeşili kayalık, Yakından, kehribar bir koyak, Ve dalga Berrak yeşil ve berrak mavi, Ve mağara tuz beyazı, ve parıltılı eflatun, serin, porfir kayganlığında, denizden aşınmış kaya. Martı çığlığı yok, yunus sesi yok, Kum sanki bakır taşından, ve soğuk yok orada, Işık güneşin değil. Zagreus, yem vermektedir panterlerine, ışık altındaki tepeler misali duru çimen. Ve badem ağaçları altında, tanrılar, yanlarında, choros nympharum. Tanrılar, Hermes ve Athena, Pusula ibresi gibi, Aralarında, titreyerek Sol tarafta satirlerin yeri, sylva nympharum; Bodur koru, maki ormanı, maral, genç ala geyik, hoplamakta katırtırnağı bitkileri arasında, sarıların ortasında kuru yaprak misali. Ve tepelerin birinin bitimi yanında, Memnon'ların muazzam geçidi. Ötede, deniz, kumul üstünden görünen dalga dorukları Gecede deniz çalkalar çakılı, Sol tarafta, servilerin geçidi. Bir tekne geldi, Bir adam tutuyordu yelkenini, Küpeştenin üstüne takılmış kürekle yönlendirerek, dedi ki: “ Orada, mermer ormanda, “ taş ağaçlar – suyun dışında – “ taştan çardaklar – “ mermer yaprak, yaprak üstünde, “ gümüş, çelik üstünde çelik, “ gümüş gagalar kalkar ve kesişir, “ pruva pruvaya karşı, “ taş, kat kat, “ bir akşam parıltısı saçar yaldız. ” Borso, Carmagnola, zanaatkar, i vitrei, Oraya, bir seferinde, tekrar tekrar, Ve sular camdan daha zenginken, Tunç altın, gümüşteki yangın, Meşale ışığında boya kapları, Pruvalar altında dalganın şimşeği, Ve gümüş gagalar kalkar ve kesişir. Taş ağaçlar, beyaz ve gül beyazı karanlıkta, Serviler orada kulelerin yanında, Gecede karinanın altındadır akıntı. “Karanlıkta toplar altın etrafındaki ışığı.” … Şimdi sırt üstü yatmış yuvasında, yarı eğik böğürtlen çalısı, Bir gözü denizde, o gözetleme deliği arasından, Boz ışık, Athene'yle. Zothar ve filleri, altın etek, Sistrum, titreterek, titreterek, Dansözlerin aveneleri. Ve Aletha, kıyının kıvrımında, gözleri çevrilmiş denize, ve ellerinde deniz yosunu Köpük içinde tuz pırıltısı. Pırıltılı çayırlık arasından Koré, çimen içinde yeşil grisi toprakla: “Bu saat için, Circe'nin biraderi”. Omzuma konmuş kol, Gördü güneşi üç günlüğüne, sarı kahverengi güneş, Kumuldan yükselen bir aslan misali; ve o gün, Ve üç günlüğüne, ve sonrasında asla, Görkem, Hermes'in görkemi gibi, Ve yola koyuldu oradan taş alana, Soluk beyaz, su üstünde, aşina su, Ve mermerin beyaz ormanı, eğilmiş dal dal üstüne, Taştan örülmüş çardak, Oradaydı Borso, sivri uçlu oku O'na savurduklarında, Ve Carmagnola, iki sütun arasında, Sigismundo, Dalmaçya'daki o gemi kazasından sonra. Güneşin batması uçan çekirge misali'

Kitap tıpkı böyle akıp gidiyor, ‘Automatic’. Diyesim, Tanrının Göksel Çocukları’ndan alıntı yapmamışsak, hep batıya giderseniz, doğuya ulaşırsınız, kuzey kutbunun ötesinde ne vardır, Tevrat’tan hareketle, İncil ve Kuran’a ulaşabilirsiniz, Ulysses’i okuyan onun tilmizlerini de okumuş sayılır kuralı uyarınca, ayna tutmuş olduk hatim indirmenin aşıklarına, ama garip bir şey vardır yaşamda, ulaştıkça ulaşılamayan şeyler, aşk gibi, para gibi, düşlerimiz gibi, para somut değil soyuttur çünkü, dikkatli olun ve öyleyse yine de şu kısacık mesele kulak verin; Dünyadan umutlu bilge, her sabah ağlayarak, dünyadan umutsuz  bilge, her sabah gülerek evden çıkarmış. Bilgelerimiz Sayda’da otururlar, bulabilir misiniz evini?.. Üzülmeyin, dağların  engininde bahar, dökmüş yedi rengini. Sayfalara can veren kulunuz, ruhlar sevinecek, yalnızlıklar bitecektir dostlarım, otların dudakları kurumadan, kitap okuyunuz!..

Yaşamak istiyorsak bilgi ağacının dallarında meyveler, bilgi denizinin derinlerinde balıklar var mı, ona mı bakacağız... Çünkü çiçek ve tozanları yoksa bu dünyanın, orman ve denizlerinin, meyve ve balıkları yoksa, dünya adını veremeyecektik ona!...

Dünyayı dünya yapan ormanı ve denizi değil, meyve ve balığıdır.

Tanrı, evreni değil, dünyayı yaratabildiği için tanrıdır.

***

Hani Astolin / Tanrının Göksel Çocukları / 518 Sahife / Cinius Yayınları

9 Şubat 2017 Perşembe

DENİZİN AYIRDIĞI SEVDALI

Bir gün geleceksin / böyle mavilikler içinde / güneş sularda erinip duracaktı... / Ağlayacağım, / hep bir geçmişi yaşadım / burada, denizin derinliklerinde. / Halkidikya nerede / İyonya’da geçti mi hiç günlerin / artık sormayacaksın bana… / Ağlayacağım bir kez daha / şurada, yosunların dibinde / yan yana, koyun koyuna. / Yaşlı Diyonizos gelip çalacak kapımı / bir sevda elçisiydi / iyi zamanlarda... / Ama ben çıkmayacağım kulübemden / ıraklardan gelen o kırmızı balıklar / girene dek cennet bahçeye, / ağzımı bıçak açmayacak. / Rüzgârlar uğuldayıp, / denizin sesi, / gürlese de göğsümde / dalgalar okşayıp / yalasa da saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk hayatlardaki ışığın peşinden... / Umarsız, köpükler içindeki / cansız başımı, / vurup dursa da su perileri / denizdeki şu kabrime / Son dileğimdir / Seni ağzından öpmek isteyeceğim / son kez / Ve artık hep uyuyacağım / sonsuza dek, / gülümser, / aydınlık içinde olacağım…

23 Ocak 2017 Pazartesi

KUDUZ

Damağı çilli pembe bir puma, donuk, buz tutmuş bir destroyer, çalkantılı okyanusta, haydi öksür gaitana, şimdi kader odana geç, ağla, tüysüz, türsüz bir hayvan, ulu, ikonlarına sarıl, havla, astımlı bir cadı gibi yavaş ve hızla, koah de koah, kinova gibi, ahiyak, manituna sarıl ve uyu, horul horul, sonra, iğrenç körfezinden atlasına çık, karaları adımla, kararlılıkla, kus çıktığın toprağa, işte çıban çıktı dudağında, siğil ve irinle dolu, yara, bak ellerinde nasır, şimdi uzan hasıra, arkana bak, Marat, Notre Dame'ı anımsa, Quasi çocuk, bak Pekos Bill'de yanında, Zaloğlu Rüstem sırtında, avatar seni götürsün ha, çıkarsın ütopyana, kusturucu gaz gibi, linç renginde galaksi var orada, orada kollarını aç, pergel gibi, ellerini topuz yap ve balyozunu havaya savur, ekskavatör gibi, anır sonra kayalarda, kişne ve vampirin üzerine çık, planet senin nasıl olsa, doğan tomruğun, kozmosun efendisi olacak, bir monark, sarı bir arkın içinde, onu yıka, vaftiz et ki, günahla sevişsin ve affetsin onu karısı melek, durma ama, Babülmendep boğazını geç, düşlerini anımsa, Faust gibi çalımla, tüm stadyumu, bak göğsündeki kanser, akıyor ayaklarından, balçığa rağm olmak için, karmak için Adem'in hamurunu, şimdi koş elektronik bir hayvan gibi, hayvan ha, tuh sana, yetimhanede büyüdüğünü unutma, saf sabi, kablolarla, fişlerle, gene de bağırsakların parazit dolu, safranda virüs, ciğerinde galvaniz kaplamalar, midende ur var, Titan'da ne işin var dedim sana, Capella'ya yatırım yap dedim, Duck buyurmadı mı, uyudun sen, kambiyocu dostlarınla, bodrumdan bodruma taşınmışlarınla, siyanür ve hidrojenin sevdasında, azıtır führerciler, kaçıyorlar, mahzene bak, silolardan geçene bak, Münevver ablan, ben onu salıncaklarda büyüttüm dedi, uterusuna bak, sefil, plastik duvarını gör, çok salladın mı dedim, Janet şu tretmanı koyda dinleyelim dedi, lafı değiştirdi, azotsuz kaltak, bilincimi linç ettiler bak, bak kablosuz iletişimin pumaları, eve geliyor her gece, anjiyo yapıyorlar aksayan organlara, ruhumuzu sen tamamla diyorlar, AsiisA sen misin diyor tanrı, dumura uğramalı beynin, kıro-magnon çağlara evrilmelisin, Hanzoite Salamura, evren bir şaka mı diye soruyor, idiot bu, sen tanrıyı kıskanıyorsun Ceyda, öyle bir şey yap ve karşıya geçip bak ki, ne güzel kokuyor diyesin alıştığında, melek teyzen, şeytan amcan, baban eloah, vulgata bonfilesi, torah reçetesi, sulfatalar, romatizma, siyatik ve lumbago, raylara yattılar, düşlerin kısırlaşmış senin, vaftiz gecesi sünnet etmişler seni yosma, gri yuvarın ırzına geçmişler kızım, kızım mı dedin, ne zaman silikon taktılar bana, hayvansal gıdalardan geçiyor şiddet, hemoglobin simsarlığı bu, beti benzi atmışların laneti, medet et, dua et, hayy et, kalübeladan beri et ye ki, kurdeşen dök Salazar, hayalarında faşing coşkusu, içindeki kurtla güneş doğsun kan renginde, Leonidas, hayır Filip falanjist podyum kursun, Pollock çizgileri gibi nereye gitsin halk, havaya bak, Pollock, ne demek bla bla bla mı bu, marki de sade ne dedi, ne dedi Suzi, kıl dudaklı bebeğim, bok sıç, müzikli ama, dikkat, direksiyonu sola çevir, Arizona'da rüzgar var, şimdi orayı kuşatmış, anti tanrılar, uyak ha, uyu ha, ha ha ha, seni lanetlemişler, bana bak çok konuşma, hormonlu musun sen, peynirler kasaplarda çürümüş de, matriksin varlıkları fareyi kemiriyor, antrepolarda fiyat artsın diye, pusuda bekliyorlar, ay adam eti mi satıyorlar, ne günlere kaldık, dansa kalk, kölelik iyi çağlarmış, şimdi iyice azıttılar, Oğuz Atay romanını yazmış kız, yalan, aman sende kız deyip durma, ne diyeyim Merkel, morg kuşu mu diyeyim, dün gece çaldığın eti getir, teyzen tatlı mıymış, bir de ben bakayım diyor, ölenler direnerek ölmüşler, güneşe gömülmüşler, şarkı mı bu, çok hoş ya, sevişmenin modası geçti kız, atıp durma, bak gene kız dedi, insan edemedim seni Howard, Howard Hardrada, bir tanrı olmanın yolunu bulsaydın, sen böyle sırıtmazdın, para değiştiriyor insanı, klişe bu kız, kabir kuşunun menüsünü gördün mü hiç, yağmurla besleniyor, buluttan dondurması var ve şeytanın sidiğinden çorba yapıyorlar, geçen gün sordum, bu saçmalık değil mi, dedi ki, ne yapalım, tanrı böyle yaratmış bizi, it yağmuru gibi konuşma dedim, fayda etmedi, ağzını dağıtırım senin cennette dedi, cehennemde ne işim var benim, langa çavuşu dedim, hiç şaşırmadı, orada da bulurum seni, deli bence, amin de ve yolunu değiştir, mutluluk kaçağı bunlar, alış veriş budalası maniyaklar, maniheizm gurebası kız, kilerinden enginar aldım dün, ne dedin sen ya, az önce ne dedin, yanlışlıkla düğmeye bastım kız, gittim geldim ekranda, çalışmazsa sen basıver ha, canın sıkılır sonra, o günü anımsadım da, keman tapınıcıları gelmişti, zili çaldılar, bitcoini hazırla, oda mı geçmez para, ya şu kart para basıyor kendiliğinden, parada kalktı ha, başka kalkan ne kaldı ya, o iyi mi sende, kızım nerelisin sen, Bereniceliler böyle konuşuyor çingene, Piaf, ah küçük serçem benim, yaşamdan korktuğum kadar ölümden korkmuyorum ben, iyi valla, kozmikomiksin ya, güldürme beni, günahsız köpek, suratsız, geçen gün, tanrı amcan makineye attı, yıkadı seni, unutma sakın barış gelecekmiş, kız istemeye, ailesiyle, kurulamış elleriyle sonra seni, güldün mü kız, bir makine icat etmişler, bak gene kız, sen mağara devrinden kalmışsın ya, ne kızı be, çocuk mu doğuracağız şimdi, anne, baba filan, ne dehşet şeysin yahu, cazgır Nebahat, bas şunun düğmesine be, ağzını kapa, idiot bu ya, yahu benzini koy çalışsın, tanrı amcan kendini yok edecek sonra, çürüyecek valla, koku yayar mı kız, benzin kokusu gibi var mı be, ben eve koklamak için benzin aldığımı bilirim, ooo motorun var mı senin, uskuruna taktığın, uçkuruna mı, yok kuyruğuna daha neler, şu dünyada varmış o, ay çarpmış ya geçen gün, bak gemi kalıntısı gibi yatıp duruyor, gökdenizde, Meral bütün denizler gök rengi, geç bunu şimdi, saf saf konuşma, gidip gelsek yetişir mi, nereye, pazara, çarşamba pazarına, tamam beklerim biraz, işerim radyatöre, sen gelene kadar, bilir mi tanrı yaptığımız iyiliği, ne atalarımız, ne kitapsızlar, ne hüdai nabitlerimiz kurtarabilir bizi, cicim dedim sana kız, dedim de evden kovdular, kirayı ödedim halbuki, komşuların seni istemiyor diyorlar, özgürlük diye bağırıyorlardı hani, bak şu düğmeye basarım, hepiniz defolup gidersiniz, uslu durun gayri, biz insan değil miyiz, üç gün önce anlaşılmış kız, araştırmalar bizim kibrit kutusunun içinde gezen pire olduğumuzu söylüyormuş, hişt führer geçiyor bak, duymasın, kaldırımda yürüyor, hala korkaklığı atamamışız biz, biz neyiz dedim geçen gün müddei umumiye, aaa hıristiyan Tarık değil mi o kız, ölmedi mi o be, ölsün mezarından çıktı bir gün önce, sıkılmış, biraz daha dolaşayım, gene giderim dedi, üç hakkı var, biterse düğmesine basacaklar, kozmistandan kaybolacak ebediyen, aman boş ver, kaçanları Sumatra'dan arıyorlar, Ceres'e göndermek için, duymadım bir daha söyle, Erzurum çarşı pazar, dalga geçme, Greenwich'e çıkar tayinin bak, biz kevgir miyiz kuzenim, abov trombosinli Necla geçiyor, çok iyi sevişir, parada almaz, çünkü Hiroşima'yı anlayalı beri kuduruyor, umut ölü ticareti derdi Necla, amortisman işlerine para gerekmez, ne demek istediğini anladın mı sen, fahişe ama terbiyeci olmuş kız, geç şu haspayı be, popüler olmak için bedava gazete dağıtıyor, meleğinin kanatlarına binmiş geçen gün, Süveyş kanalını geçip, Hürmüz'ün evciklerine uçmuş, dedikodu ama bu, olsun dedikodu ilaçtır kız, çaçamız bile kurnaz şu mahallede, Chopin cebindeki kutuda canlı sinekler taşırmış, ne alaka be, olur mu, al sana dedikodu, oda bir şey mi be, Stalin kadınmış, acımasızlığı ondanmış, erkek taifesini yok etmek istemiş, valla iyi etmiş, ölenler öbür dünyada huzur içinde değil mi kızım, iyilik etmiş yani, sen de her şeye bir kulp buluyorsun, nalları dikmişler işte, uzatma lastik donu gibi, bunu diyen aydınlar var tabi, bak kızım, aydın toprağına benzer, toprak kıraçsa, o da verimsizdir, ot bile büyümez, müselmanlıkta aşk yoktur dedi geçen gün biri, yahu aşk olanaksızlık, olmayana ergi değil mi, toprak kıraç olacak yani, eh en büyük aşklar orda yeşerir şimdi, aşkın yüceltilmesi, ayrık otunun biricikliği gibidir hani, hah şöyle kız, iyi dedin bak, azgınlığın işe yaradı, aygırlığın sıradanlaştığı monoton dünyalarda aşk olmaz yavrum, ayy orgazm oldum, tövbe de ağzın bulaşık kız, orada kutuplar esner, çünkü aşkta, hırs, arzu, egemenlik, var oluş, tutku, kahramanlık, cesaret, zorluk, sihir ve sonsuzluk var, şubattan sonra bahar ama, avrobesk dünyalarda aşk yok dedim ya, çünkü iki ayaklı zombilerin ilişkileri oralarda, basite indirgenmiş, diğer bir deyişle promosyon gibidir, ah kadına şiddete ne diyeceğiz peki, bu konu ezilen sınıfların üstüne atılan bir anomali, bok yedin, böyle klişe görmedim işte, çağı değiştirdin kız, neredeyiz biz, Berlin'de, ah hiç gitmemiştim iyi yaptın, sakın düğmeye basma, amin dur, kadın yerini bilir Avroland'da, Bağdat ve Boğdan'da ise, ne Boğdan'ı kız, Buhtan, aman neyse, orda yerinden hoşnut değildir kadın, şimdi sıkı durun, vulvanı da iyi sık, buzağı nedir sence, evet ama ya değilse, işte orada zenne, nisa be, daha insanidir ve tüm sorun budur, Stutgart'da, at ahırıymış kız o, ayıp oluyor, kadın maskeli balonun, karnavalın, panayırın, kremalı butonu, höst karamelasıdır de, cansız kuklasıdır, güvey tarafın daha iyi bilir, anlamak istemeyene tanrı, ha var, ha yok kızım, ikisi bir, orada canına kıyan da çoktur ama, nerde kız, Bolşoy'da, sapık bu be, demin Münih'te dedi, çünkü insanların temel sorunları ve lükse özlemlerini çözümlemek, onu insan kılamaz, onun için mi soyları tükenmiş dinozorların, özkıyım maddi ve somut nedenlere de dayanmaz, onur gibi, gurur gibi sapmazlara dayanır, mış de, insan düşünmek gibi ölümcül bir günaha sahip, of içimi baydın kız, bu ne laf, kelepir mi bu, kendi var oluşunu gerçekleştiremediği kanısında olan ve içinde bulunduğu toplumdan kuşkulanan her varlığın özkıyıma eğilimi vardır, kısa kes ya, kadehi kaldır, capsicum yemişsin sen, gül kokla kızım için açılır, Abbasi'nin insanı, eee şaşırma ama, her şeye karşın daha doğal bir yaşam sürmektedir, London porsuğu ise, metropolün karmaşasında, kendini Kafka'nın karafatması sanıyor, hadi be avamlaşma, sanıyor musun, western çocukları, hemcinslerine göre üstün yanları olan yaratıklardır, bir sentezdir ama bu, onun ideal akvaryumu yarattığı anlamına gelmez, bu o kadar yeknesak bir düşünce ki, kız de geciktin ama, filin, kaplumbağadan daha güçlü ve hızlı olduğunu söylemeye benzer, oysa ikisi de zamanda durup kalmış birer yaratık, gül şimdi kız, dedim ki bak, boş ver de dua edelim, sakın düğmeye basma, yarabbim baştan beri, biz birbirimize düştük, birbirimizi öldürdük, gıybet yaptık, kurşun sıktık, a'yı, b'den ayırdık, bu melankolik giyinmiş dedik, bu baldırı çıplak dedik, bu çoban dedik, bunun çakşırı yırtık, bunun babası yok, bunun anası yolsuz dedik, biz güllerimizi başkalarının toprağına verdik, el kapılarında beklettik, yadellerde kurbanlar verdik, ölülerimizin lanetini hak ettik, biz ötekilerin bağışlarıyla beslendik, başkalarının arabalarına, başkalarının dünyalarına, başkalarının yaşamlarına özendik, bizi bizden eden, nefsimizi zehirleyen, ele güne muhtaç eden şu lanet olası devranın kapılarını kapat yarabbbim, bu lanet olası zamanın ateşiyle biz kullarını değil, cehennemi yak yarabbim, bizi bizden eden düşmanlarımızın rızıklarını kes, ocaklarına bela eyle, onları nimetlere muhtaç edip, kalplerine vesveseler sal, gönüllerine ikircik sok ve düşlerini kabusla kuşat yarabbim, bizim gözleri kör, kulakları sağır, düşün tasları dumura uğramış kardeşlerimizin bilit kafesini güneş ışıklarına boğ, kederli gecelerini nurlarla doldur yarabbim, onlar masum, onlar günahsız, sen kullarını esirgeyensin, sen onları siygaya çekensin, sen onları affedensin, onları dört bir yanı deniz olan toprakların bereketiyle şan eyle, onların bebeklerini kadir, annelerini bahtlı, babalarını mutlu eyle yarabbim, onları şanlı geçmişimizi tanımış, onları senin yaratan ve yaratmış olan ruhundan nasibini almış eyle ve cihanın dört bucağına gene sal yarabbim, onları insandan insan kıl yarabbim... Bizi bizden, bizi bungudan, bukağıdan, bizi düşmanlarımızın iğvasından kurtar yarabbim. Bizi atalarımızın duasıyla, annelerimizin kucağı, babalarımızın ocağıyla yine senin sultanın, yine senin zişanın eyle yarabbim, sen ihsan edensin, nimetler bağışlayıp, esirgeyensin, sen bize dualarımızı nasip eyle yarabbim, kız şuna bak, böyle dua mı olur, hep birbirlerine düşman mı bunlar böyle, bize, bize, bize, sus kız, sus, kuduz mu oldun, aaa Şükran geldi, sessizliğin en büyük bilgelik olduğunu sezmiştir, dilsiz, minicik bir tanrıdır o, Şükran, ah, düğmeye gene bastın kız, arkana doğru dürüst yaslansana yolsuz, gitti işte, yok deyyus, ağzında bok kuyusu, matriksi çağır, çıtkırıldım bir tanrıdır o, kaçırdın, tanrı mı kalmadı kız, içimizden biri canı çekince kürsüye sıçramıyor mu, yok ya o kadar kolay mı be, kaçırdın kızı ya, gitti işte, ne yapıyordur acaba orda, ölümsüzün biriydi be, sohbete gelmişti, canı sıkılıyordur şimdi...

27 Aralık 2016 Salı

DR. MORO'NUN ADASI

Gece yarısı yıldızlara bakıyordum, titrek sokak lambası puslu, ölümcül bir koku yayıyordu sanki, birden üç başlı bir kadın geçti sokaktan, hiç görmediğim kadar kara saçlarıyla, gölgelere gizlenerek ilerliyordu, uzakta bir çöp konteynırının yanında, kurt başlı bir boğanın onu beklediğini nerden bileyim, orada çiftleştiler ve sanki birden yok oldular... Buna benzer söylentiler için ahali bana şunu anlatmıştı, yukarda en tepede bir 'Çiftlik' var, gündüzleri içerdeki görkemli taş binada bir ruhban okulu hizmet veriyor, geceleri ise duvarlarından, kılıç sularının sızdığı dehlizlerde tuhaf çalışmalar ve gövdesi bulutlara, kökleri yeraltına doğru uzanan kulelerin, penceresiz laboratuvarlarında dinmeyen iniltiler ve çığlıklar... Başka bir gün gene balkondaydım, başsız ve kuyruksuz bir fil belirdi, geriden doğru ilerliyordu, kör bir gigant nasıl hareket edebilir ki, bu kez aşırı korkmuştum, korkmaz olaymışım, yerin altından sanki bir solucan, su akrebi geçti, sokak bir baloncuğun içindeymiş gibi yükseldi ve sonra yine eski halini aldı, zelzele olmuş gibiydi ama çevrede kimsecikler yoktu. Bir gece yine uyku tutmadı, neler göreceğim derken, ay kuzeyden doğru kızıl bir orak gibi yükseldi, hançer ağzı gibi parıldadı, delirdiğimi sandım, ama az sonra sokaktan dev bir atlı geçti, at ve adam birdi, ne inen vardı ne binen, peşlerinde yolu pençeleriyle kavrayıp, kar kristalleri gibi süzülen bir cüceler ordusu eksikti, başka kimse yok mu gören diye bir deli cesaretiyle sokağa fırladım, ne varsa yok olup gitmişti, uzaklarda balkondan bir kadın el salladı, karanlıkta bir gölge oyunu sandım ama gerçek mi diye el sallamayı düşünüyordum ki, oda yitti, buhar olup gitmişti... Yalnızlığın oyunları bu diyordum artık, kahvehanelere gitmeye karar verdim, yalnızlık ancak ucuz kahvehanelere yenilir, daha kapıdan bile girmeden, merhaba bile demeden, hoş geldin demezler mi, geç saatlere kadar söyleştik, bu kez bir şey görmeyeceğim dedim, kurtlarımı dökmüştüm, geceleyin tatlı bir uykuya dalmıştım ki, 'Çiftlik'ten geldiler ve biz Gezegeni Kurtarma Cemiyeti'yiz dediler, kapı bile çalmadığı halde nasıl girdiler hala anlamış değilim. Bir masanın çevresinde toplandık, sana dediler mutluluk verelim, hemen anlamıştım ne demek istediklerini, altta kalmaktan hoşlanmam, bütün sorun bu mu peki dedim, evet ama sorunları algılama biçimin değişecek, madem ki öyle verin dedim, bir çip yerleştirdiler sırtıma, o günden sonra gülümseyen adam olmuştum, bir ay sonra çıkaracaklarını söylediler, doyma noktasına gelince volfram molekülü, kan dolaşımında yeterli seviyeye ulaşınca bir matriks gibi çipi çıkaracaklarmış. Gülümseyen adam olmuştum, dertliler kahvehanesine yine gittim, ne göreyim, kasada oturan, kahvenin sahibi olduğunu zannettiğim madam gözlerini dikmez mi bana, öyle olsa iyi, onun gözlerinde tuhaf bir geçitler alayıydı gördüğüm, parçacıklar ve dalgalar halinde yüzen evrenimiz ya da tilki suratlı insanlar, Siyabend taşını andırır Mutantlar, hatta konuşan, düşünen, her bir şeye karışan nebatatlar, adamotları, ağaçlar, yanlış yapanlara kamçı gibi de karışıp, her şeye bir düstur, düzen veriyorlar, mutluluğum uçup gitmişti işte... Yazık ki günlerim aynı minval geçiyordu, bazılarına gördüklerimi aktarıyordum, onlarda 'Çiftlik'ten söz ediyor, belki sana görünüyorlardır, bir söylenti var ama henüz kesinlikle gördüm diyen yok diyorlardı, kendimden kuşkulanmam için bir neden kalmamıştı, herkes bir yerde düşüncelerimi paylaşıyor ama görme birliği veya kesinleme ya da bir eylem noktasında ayrılık gösteriyorlardı, gece sokağa atladım diyen biri yoktu örneğin, bir şey gördüğünü ileri sürende, çiftlikle ilgili bir araştırma ya da kovuşturmaya da yeltenmiyorlardı... Yine bir gün, koyu karanlıkta uzaktan denizi gözlüyordum, göz alıcı, kocaman bir şey bana doğru yüzüyor ama bir türlü ulaşıp, yaklaşamıyordu, sudan çıktı sonunda, dev adımlarla bana doğru geldi, bir Mutant gibiydi, evlerin arasından adım atıyor ama hiç ses çıkarmıyordu, saçaklara çarpıyor ama hiç gürültü olmuyordu, holograma benzer bir şeydi sanki, bir an kendim sandım ama bir dalga boyutuymuş gibi, üzerimden doğru süzülerek geçip gitti... Bu canlının konglomerası denizler mi, dahası konuşmuyor mu, yoksa yalnız apokrif bir dille mi yazıyor, ne ki aniden, gökyüzünü baştanbaşa kaplayan bir yazı belirdi... Gezegeni Kurtarma Cemiyeti!.. Bu dizginsiz, devinip duran gölgeler, denize saklanır gibi amansız, us kırıcı düşlemler, o bildik, görkü veren siluetler aylar boyu sürüp gitti. İllüzyonlarla, onların paralelindeki, şu ya da bu türden ikizcil sanrılar, gerçelliğin yön değiştirebileceği savları ya da sanıları veya sakınımsızca ürettiğimiz düşüncelerle açıklayamayız bunu, o vargıları; tümüyle yüzeye indirgemek, aşırı yalın bir görümle değerlendirerek, yazık ki yaşamı küçümsemek olurdu, türün öteki bireyleri ilgiyle karşılıyor, yorumlar yapılıyor, açımlar, çıkarımlar sürüyordu. Sonunda ne oldu diye soruyorsunuz değil mi, olmuşları, olacakları inanın o kadar merak ediyordum ki... Geçenlerde telefonuma bir mesaj geldi!.. Tanrı dilinde yazılmış karmakarışık bir şey gibiydi, kurcalarken birden şarjı bitti aletin, sonra mesaj kutusunu büyük bir merakla yine açtım... ''Depresyonun geçti mi?..''

DÜŞ

Çok uzaklarda, dağların arasında, serviler içindeki bir vadide uyuyordum. Sanki bir düş görüyordum. Renklerin karanlığında bedenden bedene geçiyor, pul pul parçalanırcasına, gorgonlar, feniksler ve minotaurlara dönüşüyordum. Bir zaman sonra kırmızı ışıkta yüzen hayalsi bir düzlüğe geldim, Hades’te olduğumu sanıyordum. Nigristan’da gençliğinin baharında ölen Suriyeli bir dansöz kız önümden geçiyordu. Kozmik alacakaranlıkta gökadaların eridiğini görüyor, sonsuzca yeşil defnelerin altında, yaşlı Vergilius’in çiriş otlarını bile eğmeyen gölgesine bakıyor, uzaklaşan siluetinin solgun bir hale içinde giderek saydamlaştığını gözlüyordum. Köpek çenesi biçeminde deve kuşları, göz alıcı, iricil pigmeler, Atlantis’e doğru uçuyor, pelesenk elması yiyen sultan hasekileri, omuzunda sığır kursağı taşıyan inanmışlarla, elinde kantaron çiçeği, sübyanlar gelip geçiyor, ‘Alca’ya yeşil bir at üstünde gireceğim’ diyen bir vandal kunduz derisinden Frank haritasını kemiriyordu. Koro halinde Cem’in gazellerini söyleyen arafat grubunun sesleri kulakları tırmalıyordu. Aniden bir Mengücek şahı payitahtı yeniden ele geçireceğim diye nara atarak gürzüyle ortalığı tozu dumana kattı.Yağ kandillerinde çiftleşen insan kabartmaları vardı, yere uzanmış Spartakus’un kemikleri uğulduyor, Halepli Hasan kuyusunda güneyin bile kavrulduğu sulardan içerken, yurtsamayı topuklarında hissediyor, kör bir kızın okuduğu Taberi tarihinin içinden vadileri döne döne Melkitler yaklaşıyordu. Deniz danası derisinden kemerleriyle Bröton gemilerine binmiş korsanlar el sallıyor, hatta Aziz Mael’in Sandalyesi diye bilinen bir kayaya oturmuş reisleri, balinalarla, yunuslarla konuşuyor, göğün katlarına su püskürten balinalarda belki bu anı kutluyorlardı. Neden sonra domuzlar ay ışığında parlayan tüylerini savura savura gelip denizle aramızda durdular, çakıl taşlarının arasında oynaşan küçük dalgaların sesiyle düşler görüyordum. Gece yarısı kızıl ağaç ormanının içinde ürkekçe, adeta ayak parmaklarının ucuna basarak yaklaşan, vaşak sürülerini görünce ‘Agar’ın korkusu için bizi koru Nif dağı’ diye bağırmışım. Gün ışığında parıldayan mavi otların arasında yağmurlar yağıyor, insan başlı kuşlar -Harpiler-, yarı yılan yarı kadın kimeralar, bedeni saat veya çamdan olan siyah adamlar ölmüş tinleriyle sessizce oturuyorlardı. Öyle ki birinin gövdesi ev gibiydi ve pencerelerinden içeride çalışan başkaları görünüyordu. Kapadokya çekirgesi, yelkenli morinalar, çeşme üzerine yağan kızıl kın kanatlılar, kaya kovuklarında uykulu çığlıklarla dolanıyorlardı. Sırtları dikenli, ağzından alevler çıkan, pençesi aslan, kuyruğu balığa benzeyen bir yaratık ortalığa dehşet saçıyor, işte bu canavarın üç tavuğunu çaldığı Anis’li bir köylü kadınsa: ‘İnsana benziyordu, öyle ki kendi adamıma benzettim ve ona herif yatağa gel!’ diye bağırdım dedi. Yaban mersinleri göğüste taze yaralar gibi açıyordu. Hemen önümde Taberiye gölü Celile denizine dönüşüyor, iki parsın çektiği araba üzerinde küçük Nike ve dansöz Bakha yeşil asmaların ve kokulu salkımların arasından belli belirsiz geçip gidiyordu. Tazılar uçan turnaları yakalıyor, iri av köpekleri, yaban güvercinleriyle, ak kuğuları avlıyor, bir dağlı okla karabatak ve balaban kuşu vururken, Samsatlı bir ustanın yarattığı ‘Venüs’ ün Doğuşu’nu anlatan mozaik pembe bir bulut biçeminde, Öküz Geçidi’nin üzerinden süzülerek üstümüze doğru geliyordu. Bozkır çaylağı dilinde, Kıpçakca, Tuvaca ve Çuvaşca konuşan insan türleri, vadilerde çağlayan ırmaklar, dağ çayırlarında erinçle otlayan koyun sürüleri, denizden gelen tuzlu, serin esintiler, dalgaların uğultusuyla bezeli Kaf dağını selamlıyorlardı. Lucrezia Borgia ve Pietro Bembo’nun Aşk Mektupları adlı kitap, ayakları köstekli aygırların kişnemeleri, yerdeki ateşin yalazıyla, gökte uçan yarasaları, kulaklı birer şeytana dönüştürüyorken: “ Mina naz naz naz dare... Mina Mina kar dare Mina sereş fer dare Mina ” sesleri arasında uyandım... Artık öğle üzerlerini bu donmuş tepelerde şuraya buraya uçan kartalları ve seyrek görülür kuşları kollamakla geçirmeye karar verdim. Kanatlarıyla aydınlık bir pencereye dokunan bir gece kuşu gibi, bu güneş sağanağı, bu buzlu beyaz ve pırıl pırıl çöle düşüyor, orasını soğuk ve köreltici bir alevle tutuşturuyordu. Bu yücelen dağların üç boynuzu vardı Ararat, Nemrut ve Kaçkar piramidi, bu sınırsız örtü üzerinde, işte bu küçük kara ve kımıldar gibi görünen noktayı arıyorlardı. Ses dağların uyuduğu gömüt durgunluğu içinde uçtu, uzaklarda köpükten, derin ve kımıltısız dalgaların üzerinde, bir kuş çığlığının deniz dalgalarının üzerinde koşması gibi koştu sonra döndü ve onlara hiç bir yanıt gelmedi. Hint postasına komuta edermiş gibi kurumlu dolaşırlardı oysa, son bir kez H.R.G’nin Allah var mıdır yok mudur’unu okudun mu dedi. Leylak büklümleri gibi incecik bileklerini, gelinciklerin arasına uzatıp konuşmadan otururlardı, güneş batıdan doğacak siyah bir noktaya dönüşüp soğuyarak, mehdi gelecek ve inananların sayesindedir ki hepsi de ölümden kurtulacaklardı....Gecenin yarısında, yaşamını garip metinler üretmeye adamış geçkin yazar, kimse beni anlamıyor, kendimi bende anlamıyorum, iyi ama kağıtlarda mı anlamıyor diyerek görküyle sayfalara baktı. Gecede çöp kamyonlarının sesi, mabetlerden yükselen seslerle sarışıyor, uzaklarda ambulans çığlıkları tan atımına karışırken, oto yolların ışıklarla, uzay yaratıkları gibi kuşattığı soluk kent, sonsuza dek bir şey vaat etmeksizin, eskil ve -alışılmış- bir güne daha başlıyordu...

23 Eylül 2016 Cuma

KİTABE

I Senin yarı çıplak, mermer rengi adımların yüreğimi yakıyor. Onlar tapınağımın sütunlarıdır. Bak ceylanlar nasıl da kıskanıyor. II Ben uykulara varmadan sütunların arasında dolaşır, galerilerinde gezer, dehlizlerine girer ve dört nala giden atım, birden şaha kalkarak, parıldayan nalları kıvılcımlar saçar!.. III Her gece ay batana dek senin yamaçlarında gezinirim ben, kayalıklarından iner, ırmaklarına girer, topraklarını sürerek, ışıltılı tepelerden araf yolcuları gibi kayan yıldızları izlerim. IV Bütün gece, senin koyaklarında, bir iman yeli gibi, cirit atarım ben. V Ve tan ağarır. VI Senin göğsünün uçları umru dutlarıdır. Beyrut kokularıdır. Onlar Urart vadilerindeki üzüm salkımlarıdır. VII Dolunay sağrılarının kımıldanışında, sönük kalır. VIII Senin körpecik tüylerin mayhoş kokular yayar. Delirir ruhlar. Irmak cinlerimin boğazı kurur, dili yanar. IX Biliyorum, görkemli salınışının titrettiği nice dağlar var. Senin narin boynunda dolanan dilim, bana can verir, susuzluğumu giderir. X Sen uzanır uzanmaz, ötücü kuşlar ışıldayan zülüflerinde yuva yapar. Sen sevilmedikçe solansın, sen bakılışına doyulmaz, öpüldükçe güzel olansın. XI Rabbim seni bana bağışlamış. Ekmeğim sen, şarabım sensin. Ruhum her gece yollarını arşınlar. Karanlığımın güneşisin. XII Seni rabbime bağışladım ben. Kendinden geçişlerin Taberiye gölünün sularıdır. Sen benim ahiretliğimsin. Süzülüşün Petra vadilerindeki gül kokularıdır. XIII Aşkım sana, imanım sanadır benim. Şattülarabım. Ruhumun kabri, gönlümün kaprisisin. Yüreğim senin avuçlarında, ölümüm ellerindedir senin.