16 Mart 2018 Cuma

OLAĞANKUŞKULAR

 
'Birdiyaloğadönüşelidenberigökselbirvarlıkolduk' vesakınsatırlardaonuaramaçünküosensinamaprotonyığınlarınınelindentutüflebakpembegülkokularınadönüştütuşabasdilersenmanolyakokusuyayılırodanaşimdiiyimipekipenceredenbakbütünbunlarfaustozonaronunpigadilliyenliğidenizköpürtenfırtınaruhungörselleriölmeyidilersenüsttekikırmızıçizgiyebakkaficanımfrolaynımsinyoritaseniayaktelindensaçlarınınparmağınakadarbataklıkkuşlarınınkanadıylasırılsıklamöpeyimsazlıklardaötüşensürüngencinslerininiştahıylaseveyimdinozorlarınsırtındagezdireyimtreasurecanlılarınınkınagecesindefennisünnetdüğünündebizegelsüleymançelebininmevlidindemercümekiahmedpaşaefendininşiirlerindeselaverilirkenyarasakulaklarınıseveyimakşamhatimindirilirkenkabrinikazayımüstümetoprağıbolcaörtölülerikarıştırmamakberokutçünkübiliyorsunbensenimbukovskininundergroundyeraltısolucanışiirleridahaestetikdahaplastikdillerevizeedilsebiryazınideolojisindensanatsalmetalikşiirlerçıkabilirdidiyentecimenleribezirganlarıvehaboşverbunlarıyahuseniiyigördümdiyeyimrenginenginvepanoramiksunumunüstseviyedekollektivasyonikyansımanempatileroluşturanbirzürefazariflermişgelinciksuyuyladoldurulmuşgeyikpostumasalınınprensesiahretmeleğimyanişupozitifbirserenatyayıyornapoliningülleriağlıyorevetparadigmalbağlantılarıngüçlüsosietasrükuedecekinanbunaiyigünlersenibekliyorbaksırlarımyineliyorumayakgemilerindensaçınınraketlerinekadarıslaköpüşlerleçırılçıplakprofilinelektronhücumlarınavegambotlarınağıllardakibeyazdomuzlarınınsaldırısınauğrayabiliryaikidebirsöylemeevetmürekkepziyanetmekistemiyorumamaparaharcamadankazanılmıyorkinazirelernaziresişaşırmaenfrarujalsalınımındoyumnoktasıgnoktasınınpabucunudamaatabilirvesatırlardaadınıboşyerearayabilirsinbaştanbaşasensindirşuyaşamımamaprotonyığınlarınınelindentutüflebakpembegülkokularınadönüştütuşabasdilersenmanolyakokusuyayılırodanaşimdiiyimipekipenceredenbakbütünbunlarfaustozonaronunbudeyyusuhiçbirzamandoğruyazamamgörsellerideyyusnedemkdürzüdiyeyimyanlışbirşeysebakdumafilsnedediserçeparmağıolmadankılıçtutulmazsanaldünyadançıkıpsıçtıbelkiyinedeamagözümüzünönündekiufacıkşeylergözünvitrözsıvısındakiproteinlermişöğrendikdiyelimneişeyaradıkibunlaraliştebircahilsorusubanabakmagözünneişeeyaradıkibugünekadarbudacahilcevabıtabicahilnedemekkiulyssesvejoyceiçinbaknediyorhegemonalekindestroyerliğiarayaacayipbirküfürsıkıştırsambukutsalolmayanmetnişimdiyalıkazığıgibioldutabiçözmeyekalkanolurduharamlıktahaharemharamklıklarınyerigirilmezhadiagnostiktanıalışkanlığıöyledüşküncebirşeydirkijoyceunulyssesinihomerosunodysseusuylabağdaştırırvedahabaşlangıçtabirilgimerkeziodaktifbirkonumoluşmasınısağlarlarlarlarselgibiyanioysaulyssesinodysseuslabirgeziptozmaritüeliolmasındanbaşkabirakrabatikveakrobatikbirilişkisiyokturhapşubirdeadaşolmaisimbenzerliğivakıasıvardırbuedebibirhileyaniardırbakındonkişottatoprağıöpüpdönüpdolanmadıryerdentozkaldırmadıralınsizebirlamanchalıdonodysseusfaikbaysalınabdallardanbaşkakimseninbilmediğiromanısarduvandaköyköydolaşanbirbilivemaddefukarasınınromanıdırdemekkiodabirsardysseusdünyaulysseslerledoluduronubırakındostoyevskidenkafkayamarquezdenyaşarkemalekalburüstüherromancınınbirodysseusuvardırbunlarıniçindeensaçmaveodysseusauzakolanıulyssesdirokumayadeğmezçünkühiçbirşeyanlamayacaksınızdıryalnızbuzağınınkuyruğuburadakopuyorulyssesinötekilerdeolmayanbiravantajıvarıslaköpüşlerimseninçırılçıplaklığınlığınıyıkasındergibieinsteinbütünbilimselbuluşlarsaçmasapanbiryolculuğunalaattininsihirlilambasıylakarşılaşmasındankucaklaşmasındanbaşkabirşeydeğildirderulysseskötübirromandırhembensöylersemkötüoluramaalanındabirilkigerçekleştirdiğiiçinobirkeşifbuluşturunutmayınkitelefonicatedildiğindeodadanodayakonuşmakiçinbukomikliğegerekyokdemişlerdirulyssesbüyükbiryapıtbendemişsemdoğrudurçünküsaçmalamanıntanrıyatanrısallığaulaşmanınyollarındanbiriolabileceğinibizeöğretiyorbugünoralardahazinelervardısokaklargörkemlegökleriadımlayanlarşaşkınlıkvericiakşamlargeridönmekistiyorumbenburalardanuzaktakendiumarsızlığımahastirlandiyenmutlakaçıkarkeçilerinisasıuçurumlardadikdurabilirtanrınınçocuklarıdağlardadolaşabilirdiruheviminticanisiademinhamurukırkgünbekletildiavadanlıklarholiganizmgoşizmnarodnizmanarşizmvandalizmbarbarizmhitlerizmperonizmmaoizmmaniheizmsuyunalışkanlığıkatolikliğinkaotikliğidüşüncelerdekiherbirşeyindezenfekteedilmişhızarlardangeçilmişeylemlerimizinperişanlığıavadanlığıgünlerimizinveıstırapdolugecelerdekisevişmelerimizinsessizhaykırışlarıbirfısıltıkadarçığlığadönüşemeyenderineveleyipgevelemelerderyalarvegünlergecelevedevşirilmişerinçlerlegeçenzamanıngümbürtüsüdevinimleringözehoşgelenrayihasımeryemlerinözlemiyledoluhummasıayetlerinhünsasıvezamanadişgeçiremeyentanrılarımızınizvehükmünüyitirmişcellatlarımızınbilerekyadabilmeyerekboyunbükengiyotinleredönüşenfetvalarıfermanvekehkeşanlarıuryanveumarsızkoşuşturupdurankitlelerdiagnostikdersemilgiçekernümayişlerveserdengeçtilerdeğirmenlerinkanadındagörkemveihtişamaşanaünesanaaynımanayadaanlamamaeşitlenenulaşanölümgülevemanolyayaişkenceedilmesigülmesiçiçeklerinağlamasıçeşmelerinuzaydanağıpgelennedametlervebenimpişmanlıklarımınveşimditümbunlarıniçindensıyrılıpgelenatalarımveölüleriminkülleriarasındangözyaşlarıvekanımınakışlarıylaveelimdentutmayabileyeltenmeyengözlervedinozorlarvebinbirgecemasallarındaakıllılığadönüşendeliliklerdelilerinakıllılarınyerinialmasıvebirdoğumasalıgorillervetepegözlervediğeryandazorrolarzombilermefistoveiblisşeytanveifritlerinkısıkgözlerininkindarvehayasızacımasızvegözalanortakvealbenidoluyüzlerininaynalarayansıyansuretlerininürkülerininveçelimsizlikleriningüçveşişkinpazularınınhayalarınınveyumurtalıklarınınparaşütveçemberlerininalgoritmavepuantajlarınınparavebankalarınınkomisyonvekooperatiflerininaşkvekuduzağaçlarınınarzuvekorporatifheyecanlarınınveallahlarınınmelekvemelekelerininarasındanhışımlaveintiharlaözgeçmişveözkıyımlanededimbengeneötenaziveşanlatopvericatlatüfekveroketveuydularvefüzeverüyalardüşlerdemekisterdimamaheyulalarderkenuyaksızkalırgeçerkenbozulduyazınıtadıiştevekeşkenededimbenyahuyabanarısıçınlaracıkıncaçalarkapısınıtuzkrallığınınmıdedimvebelkideparadoksalbirvargıdırveasılenteresanolanbaşkayaşamlarınarandığıuzaydangelenseslerindinleniptartışıldığıbirdünyadaözgürlükçünitelenenbirkitlenindindaryadainanmışnedemeksebudiyenitelenenbaşkabiröbeğegericiüfürükçükapalıdiyeyüklenerekhomosapiensideğişikzümrelereacayipsınıflaragüruhlaraayırıpkodlayarakbirillüzyonyaratabilmesininsoftalıktandahameczubanebirtutumolarakgerçekyaşamdahatırısayılırbiralanıkaplayabilmesidirtanrıvarsaeğerkihiçbirzamaneminolamayızateistveyadindışısayılıpyadasafözgürlükçülüğüsavunanlarınbudüşünceleriüretenlerinpratiktegerçekgericivekaranlığınsözcüleriolabileceğiningerçekbirtansıkveşaşılasıbirgerçeklikolarakdünyayıfelaketesürükleyenbuağırlıklıkalabalığınbirtürlüevrimgeçiremeyençağlarboyuncasabitskolastikdüşünceleryayantehlikelivesonderecebarbarbirmaymuntürününgerçekteonlarolabileceğineinanıyordurçünküonlarsilahlarınıdaimadiğermaymunsusoydaşlarınayönelttilerbüyüksavaşlarınhepsinionlarçıkardılarvetatlıhalaadınıverdikleribombalarlabirsoyutlamavemasumiyetinkutsanmasıadınayaratılmışcehennemiutanmazcagaddarcavekansuyuylayıkanmaalışkanlığınınbirdışarlamagösterisiolarakvahşiceacımasızcadünyayataşıdılaryaratımlarıhalasürmekteveinsansıolanayönelikyokedicitavırlarıyeryüzününherköşesindesinsicekovuğundançıkacağıgünübeklemektedirlerinsanınefendisibiryücelimolankendisidiramakendisinindeüstündebirefendisidahavardırözgürdüşünceveaydınlıkdünyaadınayığınlarıkrematoryumagönderebilenzorbalarveözgürlükvaatedicicellatlarıonlarneörtülüdürnegizlidirnedegizemlidiraleladearamızdadolaşırlarveyalnızcadüşlerinidüşüncelerinipazarlayanvegörkemlikulelerindeoturanbezirganlardırözgürlüksimsarlarıdırçağımızaydınlığınmonarklarısullalarıdespotlarıvehalksürülerinidenekmişçesinedeneylervelabaoratuvarlarındakobaygibitüketiperitenlerlesıradanveneolupbittiğinibilmeyenlerinmasumtanrıkatındagünahsızkullarırasındageçenbirtekyanlıdüelloolupözgürlükbirfaşizmgözterisiolabilmekteinançvekapalıtopluluklarınsıradanyaşamlarıysaçağdışıolarakalgılanıpsunulabilenbiroyunadönüşebilmektedirparanınolduğuyerdeneözgürlükvardırnedeilkellikonungörkemlivemoyangıngizlidefteri'ndenalıntıçincekonuşamayananlamınagelenyapıtınsahibibilinmiyorbütünbunlarolupbiterkengeneyinedesoruyorumşimdibensenkimim

14 Mart 2018 Çarşamba

TÜRKÇE

DİL
(Türkçe)


Felsefe susarak, pantomimle, gökseli ululayış veya görsellik, sanalite ya da herhangi bir edimle olasıdır, yapılabilir. Felsefe bir ideye dönüşmek için dili kullanır, hangi biçimde olursa olsun, Babil Kulesi bizim yekvücut olabildiğimiz tek bileşendir, öyleyse felsefe temelinde ancak dille bir omurgaya sahip olabilen bir ufuk gemisidir.


Felsefenin Türkçeyle yapılamayacağını ileri sürmek dili yadsımaktır, dil insanlığın en büyük bulgusu, olmazsa olmazıdır, bunun için resulleri der ki, hem de Tanrısına râm olarak; 'Başlangıçta söz vardı'. Felsefenin hangi dille olursa olsun yapılamayabileceğini ileri sürmek, insanın kendini hiçlemesi, Tanrı katında aşağılamasıdır ki, Tanrının sureti olan bir yaratık için günahların en büyüğü, cehennemi bir söylemdir. Bunun ileri sürülebilmesi insanı / toplumu sürekli aşağı çeken, onu soy bilgiye, tutuma, yüceler yücesi bir çağrıya yönlendirmeyip, avam, vulgerize, en aşağı anaforların, tepkimelerin içinde boğmaya çalışan bir düstur, diskur, etik dışı, insanı her şeyin yadsınmasına götürebilecek bir tavır, bir farstır!..


Türkçeyle felsefe yapılabilir mi diye soru üretemeyiz, bu Truva Atı bir söylemin ürünü aciz bir tutum sayılabilir ancak, emperyal kültür cehennemi, gizil geriletme organizasyonu içindeki dünyalar, yerinden, yurdundan nefretle söz eden ve bir yanılsamayla, 'Cesur Yeni Dünya'lara göçen birer eleman, kobaylar üretmek için bir motto olabilir bu, ama insanlığın ulu gerçeği kutsal dilin yerilmesi ve onun küçümsenen, insanlık öksüzü bir şeyi olabilirmiş gibi algılanmasının yollarını açamaz, ne yazık ki bu olanaksızdır, çünkü 'Dil' insanın üstünde bir edimdir. O somut bir yaratılışın, elle tutulan göstergelerine sahip, bir kurt deliği olmayıp, tam tersine soyut, elle tutulup, gözle görülemeyen bir nendir ki, gerçekte Tanrı katından dizlerimiz dibine konuk olmuş bir töz, sonsuzlayıcı aşkınlıkta bir tansıktır.


Çağların içinden süzülüp gelen kültür hegemonyaları, silahların gölgesinde yeryüzünü, ulusların çocuklarını zapturapt altına almış yüzyıllarca, görünmeyen güçlerin, sezilmez, pekişmiş önderliğinde, içimizdeki gönüllü, gönülsüz, bilinçli, bilinçsiz şövalyelerinizle bir ekin / kültür tutsaklığının pençesinde, mimesizme, plagiarisme, tilmizliğe özenen birer hominid olabilir toplumlar, ama bu sonsuza dek sürüp giden bir şey değildir, doğanın diyalektiği, köhnemiş saltanatı, rüzgârda savrulan kuleleri, yelkenleri, günümüzde başı arşı alaya değen gökdelenleri günü gelince yıkar ve gerçeklikte, kendisi olamayan hiç bir toplum felsefe üretemez diyebilsek de, Tanrının adaleti sözün gücünü hep eşit biçimde paylaştırarak, kültür saraylarına, katedral ve tapınaklarına tüm insanlığın katkısını aralıksız bir hak tanırlıkla gözetir ve dağıtır.


Kültürel egemenlik, sonsuzluğun terazisinde insanlık için olanaksız bir edimdir, her insan, her toplum kozmosa varlığıyla, sözüyle, düşleriyle sürgit bir katkı verir ve Tanrının sevgili kulları sözü bu hilkatten gelir. Fason, verili, pastörize, parçalı bütünlükle yetinen ve tüm temel gereksinimleri dışarlıklı / dışa bağımlı, skalada en altlarda yer edinen bir toplum, yalansı / yanılsamacı bir uygarlık, sahte profil ve yaşayan ölülerin gezindiği bir cennet olabilir ama gerçek hiç bir zaman bununla sınırlı kalamaz. Kölecil bir toplum bile diyalektiğin, acımasız / görkünç adaletinden kendini kurtaramaz ve sancağı devralarak günün birinde, kesenkes bir düşün peşinde koşarken bulur kendini, öncülük sırası ona gelmiştir, erinç veren gerçellik, tarih boyunca yeğ tutulmuş, içrek, ezinç içindeki tutsaklığa eğimli / kölecil toplumlar bile anıtsal bir kültürün almanağında yaratılarını sergilemiş, adlarını yazdırmışlar ve günü geldiğinde tanrı katında kutsanmışlardır.


Bu tür düşünce, diyesim herhangi bir dille olsa bile, felsefe yapılamayacağını ileri sürenler, çağın korkunç derecede gerisinde kalmışlardır, uygarlık göreceli bir kavramdır, (Vankulu Lügatı'nda patlıcandan kıl, kıldan solucan olur mizahıyla alay ediyor olsanız, şeytani bir misyonun kılık / kılıf değiştirmiş ceditleri de olsanız bu gerçek değişemez) kültürel patronajın sahipliğini üstlenenler, bu tür zırhı, türün öbür bireylerine, bir savunma kalkanı gibi kullanıp, önde koşarak, öncüllükle, etik ve estetik yüksünmenin, çürümenin ve toplumu geriye götürüyor olmanın gizil önderliğinde, kahraman sanılmanın illüzyonuyla taht sahibi olabilseler bile, bu düşkü, anlayan için, insani olanın, derin bir ikiyüzlülüğüdür.


Çünkü ileri sürülen olanaksız bir şeydir, bilinçle doğrultulmuş hiç bir silah geri tepmeyebilir belki ama zamanın içinde dogmalar ve yanılsamalar, yanlışlar ve bağdaşıksız yinelemeler, rüzgârını yitirmiş bir mızrak gibi kaçınılmazlıkla yere düşerler!.. Zamanın efendiliği, satanizmi, sulta'nizmi, peronizmi yerle bir ederek, vortisizmin, fütürizmin kollarında yelkenlerini açar ve yeni dünyalar yaratarak, onlara konukluk ederek, dilimiz tutulurcasına haykırmayı sürgit başarırlar. İnsanlığın biricik yazgısı budur. Bir toplum ki ayrıntıya önem vermez, onun için roman yazamaz / yazılmaz diyebiliyorsak bu doğrudur belki, belki felsefede böyledir; yapar gibi görünebilirsiniz, yazar gibi görünebilirsiniz, nicelikten niteliğe geçmek, üstençle yüzyıllar alabilir belki de ama her insan, her toplum Tanrının bir sureti, bir oymağı olarak, felsefeden nasibini / payına düşeni alacaktır. İnsanlık düşünebilsin, felsefeyle her ölümünde kendini yeniden yaratabilsin diye doğurulmuştur ve Tanrı bir doğuran, bir yaratan olarak bir monark, pederşahi babamız değil, tüm evreni kucaklayan anamızdır bizim, biz kendimizi her seferinde yeniden yaratıp; üretebilelim, yenileyebilelim, yineleyebilelim ve değişkelerin sonsuz açımlarla süslü cennetinde yıkanabilelim diye doğurmuştur o bizi!..


Bir paradoks gibi gözükse de, dekadana teslim olacak kadar kul işi bir eğretilik, yeknesak bir yapı gösteremez insanlık!.. Felsefe yapmak için kısacası, dilin değil Tanrının yarattığı kimesne olmak yeterlidir, bu bakımdan erişilemez de değildir felsefe, uzanabiliriz ona, sağlıklı, coşkulu, inanç ve güvenç içindeki birey / toplum bir esemeyle ve kolaylıkla yaratabilir onu, çünkü; gerçekte bir umacı ve tansıklar toplumu değil, ardışık, açık / aşkıncı bir doğunum, göz alıcı bir yapıntının, anlaşılır bir 'Üretke'nin bir süreğeni olabilir ancak insanlık!..


Durcanın yürümesini, işitmezin duymasını, görmezin algılamasını Tanrıya hasredecek kadar pagan değildir o, kimi zaman felsefenin, felsefi olanın tütsüsü masallarda gizlenmiş olsa bile, biline bilirlik ve erişilebilirliğin ceylanıdır o, bir Tanrı parçacığıdır. Sonsuzca arayacağımız Higgs bozonudur o, bilginin kaynağı, içrek ve dışrak olanın haznesi ve öğütücü değirmeni salt kendisidir. İnsanın, -yaratmış ve yaratılmışın- kendisi dışında bilgi yoktur!..


İnsan felsefenin ta kendisidir. Her birey dilini ayırmış olsaydı bile, gökleri yere indiren, sonsuz erinç, dinginlik duygusu veren felsefenin, estet ve engin denizlerinde yüzmüş olmaktan kendini kurtaramazdı. Kimi zaman düşünülenin aksine, o olmasaydı eğer, uçsuz bucaksız yoklukların, sonsuzlara dek uzanan boşlukların ve zamanın döngüsünde bizi acımasızca kemiren, özümüzün yitip gittiği hiçliklerin uçurumuna çoktan savrulmuş olurduk. Peki salt'ık insan bu durumda felsefeyi nasıl gerçekleştirecektir...


?


Felsefe yapmak gerçekte bu kadar basittir.


Ve Türkçe'yle felsefe yapılamaz diyenler, bir çağın, bir zamane fendinin, tasmasını boynuna takarak, boyunduruğuyla kuytularda ezilmişliğinin saltanatını başkalarına da bulaştırmaya çalışan;  (Diyojen'in köpeksi insanı! yoksunluğu marifet belleyen insansılar) kiniklerdir ki, şimdi moda köpekliktir!.. Ve dünyanın her yerinde bu tür gönüllü zihin köleliği - köpekliği yapan ölümlüler görülebilir!..

9 Mart 2018 Cuma

HOMOPYA


Kızılırmak'ın, Hotan Çayı'na çok uzaklardan baktığı kıvrımların arasında yüzen, kıstaklardan dağlara uzanan yeşillikler arasında, girişini dev çınarların, tilki kuyruğu çamlarının süslediği, eğrelti otlarının ve at kuyruklarının hiç bir kuşkuya yer bırakmaksızın, ürkütücü bir vahşilikle boy gösterdiği, yasemenlerin, çiğdemlerin, fesleğen kokularının esrittiği, derin, neredeyse yeraltı cehennemlerine uzanan, bir mağarası varmış. Görenlerin gözünü gözünden, canını canından ettiği bu yer, söylentilere göre, Alamut kalesine yakın bir heybetteymiş.
İçindekiler Hasan Sabbah öğretisine sempati beslemekteymiş, Diyojen gibi yaşarlar, para ne işe yarar diye düşünmez, saçlarını taramaz, tüylerini yolmaz, tırnaklarını kesip, törpülemeyi bilmezlermiş. Ama öyle ileriymişler ki, görüşlerini savundukları bilgeleri, hologramda canlandırıp, sorular sorarak, kıyamete doğru savrulan dünyanın gidişatına ilişkin bilgiler ediniyor, görüş alış verişinde bulunuyor ve zamanı gelince ortaya çıkarak, dünyayı uçsuz bucaksız boşluklar ve uçurumlara yağan yağmurlardan kurtarmaya ahdediyorlarmış.
Arada dünya ahvalini ve gidişini yakından gözlemek üzere ulaklar salıyor, Newyork Zafer Heykeli'nden, Eyfel'e, Pisa Kulesi'nden, Nepal'e, Fujiyama'dan, Canberra'ya, Sahra'dan, Sibirya'ya ve kutuplardan, Patagonya'ya kadar uzanan bu yeraltı gökmenleri (bilge) sonra yine uçarak Canik dağlarının kuş konmaz, kervan göçmez sırtlarından ta aşağılara, bu güne dek varlığı kanıtlanamayan mağaralarına dönermiş.
Ne ki onlar tam bir ilim-bilim düşmanıymış aynı zamanda... Karanlık ve aydınlığın, madalyonun ayrılmaz iki cüzü, gemi alınmaz iki yüzü olduklarını biliyor, geceyle gündüz gibi birbirini bilen ama göremeyen, bu debil materyallerin, cehenneme giden merdivenlerin iyi niyetle döşenmiş taşları olduğunu ileri sürüyorlarmış.
Öğretilerinden bir kaç örnekçe sunmak gerekirse şöyleymiş...
Ve çünkü bu 'Öbür Dünyalılar'a göre; örtünmek, insanın insan olma yolunda bir aşaması, yıldızsı-pırıltılı bir edincesiymiş.
Bedeni açıkta bırakma, üryana giriftar olma; kara ormanların tarzanı ve dağların başıboş otlayan kırçıl keçileri gibi dolaşmanın bir dayanağı, barbar ve kan içici bir dünyanın, et gözleyip, can tüketen bir vandallığına özenmenin belirtisi sayılasıymış.
İnsan örtünmeli ve örtündükçe de günahlarından arınmalı, uzaklaşmalıymış. Silahlar üretmenin, atomik hücreleri patlatarak kentleri yok etmenin, kırmızı yağmurlar icat etmenin, tanrıyla yarışma, bir şirk koşma ve beyhude bir hayasızlık olduğunu ileri sürüyor, acımasız doğan ve edepsizce çoğalan Deccal'in yeryüzüne ineceği zamanın günbegün yaklaştığını söyleyesilermiş.
Mehdi ve Mesih'in böyle bir dünyaya hiç bir zaman gelemeyeceğini belirtiyor, yerlere kapanarak, üzünçlerinden yıllarca ayağa kalkamıyorlarmış. Aralarından biri tam iki yüz yıl secdede kalmış, öldü diye ayak ucuna dokunduklarında, ben benden geçmiştim, vecd halindeydim, tapınmamı bozdunuz, tansımamı, yakarımı yarım eylediniz diyerek arkadaşlarına lanet okuyor ve gene tanrısına yalvararak, türlü türlü yaş dökmeler, iç akıtmalarla bir iki yüz yıl daha, mağaranın zeminine kapanarak, göz yaşları kuruyarak toprakla kaynaşmış olup, sonsuza dek öylece, secdede kalmış.
Onlar hep Havva Ana'larını arıyorlarmış. Kaynaklardan su içiyor, çiçeklerle geçiniyor ve doğunun uçsuz bucaksız halılarında görüleceği üzere, aslanlarla koyun koyuna, ceylanlarla konuşa konuşa, gündüzlerin sürüp gittiği ve -arzunun karanlık nesnesi- geceye iman ederek, bir dünya ahvalinin içinde, sürüp giden bir zamanın mutlanlı özlemi içinde kıvranıyor, ağlayıp, sızlayarak, çırpınıp, haykırarak, çığlıklar ve inlemelerle bedenlerini parçalıyor, geçmişe ağıtlar yakıp, kargışlar sunarak, beddualar okuyup, lanetler, ilençler yağdırarak, geleceğe umarsızca yakarıyor ve bitimsiz acıların eşliğinde, dur duraksız tanrılarına yalvararak günlerini geçiriyor ve yaşayıp gidiyorlarmış.
Diyorlarmış ki, ey Betlehem'in yıldızları, ey kırlangıç kuşları ve ey Ebu Leheb'in torunları, hormonal yapılanma insan soyuna yönelik bir soykırım, genleri değişen organizmalar cehenneme bir çağrıdır. Cinsiyetsizliğin koridorlarına doğru koşan insanlığınız, ölümsüzlüğün ölümünü çağırıyor, silikonlu canlanışla, botokslu etleniş, kıyamete duyulan bir özlemdir. Doğallık iman temizliğidir. Tapınmada günahsızlık ve masumiyettir. Ebabil ve yarasalar dostunuz olsun.
Ve bizler, yontma taş devirlerini geride bıraktık, parıltılı metal yorgunluklarına doğru hızla sürüklendiğimizi biliyoruz. Evrenin içinde bir gün, bir serap gibi savrulup gideceğiz. O günleri bekliyoruz biz. Aşkımız yüz yıllar önce bitti. Kim ki, yüz yıllar önce, sevdiğini canından etti, işte o Adem'in oğlu, aşkın bittiğini yedi cihana duyurmuştu. Eden Bahçeleri ve Hindistan Kırları onun zalimliğiyle inledi. Ve tüm dünyayı sarıp sarmaladı bu dehşet. Kan ve göz yaşı içkimizdir bizim. Etimizde ekmeğimiz. Aşkın göz yaşını bitirdik ama öldürme ve kan tutkusu alışkanlığımızdır bizim...
Onlar kanibalizm ve nekrofilizm çağı bu diyorlarmış. Geç kalmadan ırkımızı kutsamamız gerekiyor. Sevdaya dönüş çağlarına, sonsuz uyum ve estetiğin akışkanlıklarına ve doğallığımızın can verici atalarına dönüş yapmamız, bir adanışla, kurban olmamız gerekiyor bizim...
Bir uygarlık sayılamazmış şu yaşadığımız, konstrüktivizm, imaj ve illüzyon tümörünün şanlı zamanları, ölmeden ölenlerin çağlarıymış şu yaşananlar...
Tüm sanat ürünlerimiz, ekonomik göstergelerimiz ve mekanik gelişme, bilimsel eğretilemeyle, kültürel aydınlanış ve bilgi çağlarımız, çılgınca varyasyonlarımız, bir cüzzama, ceset parçalayıp, kuyruğunu yiyen bir canavara sevdalanışmış onlara göre...
Moronizm bu diyorlarmış. Yüz yıllarca inleyerek, birbirlerine sarılarak -göklerden gelecek olanı- bekleyenler, yaslandığı kuru duvarda helak olup, ölüp gidenler, için için bir hiç olup, bir şişeye sığacak denli küçülenler, ıslığa dönüşen, bir kuş gagacığı, bir toz bulutu gibi havada uçuşarak, yok olup gidenler ve toprağın içinde zamanı unutarak, bir karınca gibi didişip, eyleşerek, yaşayıp giden, nice bahtsızlar, umarsızlar varmış aralarında...
Ah derlermiş, şu gördüğümüz, dalgalı, sınırsız denizlerin dünyası, bir vahşet ve zombiliğin, kadük bir mongolizme evrilen kabuslarıymış işte. Bu uçsuz bucaksız ışık denizinin içinde yükselen ışık kamaları, dizginsiz coşkuları, bir kar körlüğünün gözleri kamaştıran parıltısıymış yalnızca...
Ve yetmiş yıl düşünenler varmış aralarında... Cahil derlermiş bu durumda; Arı, duru bir saflık, kıratını alabildiğine aşmış, tanrısallıkla şaşmış, kanatlı bir peridir.
Aydınsa, münkir, hayasız ve gaddar, evrendeki kumların sayısından çok bilginin despotluğunda türeyen, bir sapma, kapanmaz bir yara, bir irin imiş. Bilgiçliğin ve bilginin duayenleri; soysuzluğun bir Deccal'i, Homongolos kıvamında, insan soyuna yönelik bir cellat, gizil ve amansız bir dolambacın uğrusu, bir 'Elephant Man'iymiş.
Ve sürdürüyorlarmış ki, bütün peygamberlerinizin ilk buyruğu 'Öldürmeyiniz' oldu, ama ilk kılıcı onlar indirdi. Bütün krallarınız insan eti yedi. Herodot Tarihi'nin bütün kraliçeleri köleleriyle sevişti, ama uçurumlardan atılıp, kemiklerini Atlas kuşlarının sıyırması dileğiyle...
Ve böyle bir düzen nasıl olabilirmiş ki ve biz nasıl böyle bir ikiyüzlülüğe katlanabilirmişiz ki ve kimin adına ve niçin adanabilirmişiz ki bu kanlı vodvile!..
Ve Fransız devrimi dedikleri, giyotinle, yoksulların etinin çengellerde seyriymiş. Kralların yerine elan diktatörler geçmiş ve kan içen vampirlerin yortuları, kutlamaları da hala sürüyormuş, dünyanın karalarında, cehennemi zindanlarında...
Bolşevik devrimi mujikleri soyup öldürmekten başka bir şey değilmiş. Aydınlanma çağları dedikleri, yoksulları karanlıkta öldürmenin utancından sıyrılmış ve güneşli meydanlarda 'Asılmışların Baladı'nı haykırarak, kalabalıkları çılgına çeviren, sarnıçların çıldırtıcı sularından içen korolardan başka bir şey değilmiş.
Kanın kösnüllüğünde, Bastille ve Taksim'de, Concorde ve Pigadilli'de, Manhattan ve Tianenmen'de toplanan sayısız kızıl arı, hep birbirinin kovanlarına saldırıp, hep birbirini yermiş...
Hayvanlaşan İnsan'ın Emile'siymiş bu çağların adı...
Ve hala oralarda bir hay huyun haykırışlarıyla, inanılmaz bir vahşet, ruh sayrılıkları, ölüleri gömme törenlerinin şaşaası, tüm barbarlığı ve tüm görkemiyle, umarsızca ve acımasızca, kan içme törenlerine duyulan özlemin sarhoşluğunda, delilerin edimlerine rahmet okutarak, sonsuzca sürecek bir doyumsuzluğun cinai çılgınlığında, insanoğulları kolan vuruyor, kanın ve gözyaşının yücelttiği saraylarında, kafesler içinde yaşamlarını sürdürüp gidiyorlarmış!..
 ...
Adam, yanıp sönen bilgisayarını hızla kapattı ve nereye diye bağrışanlara aldırmadan ve kimseciklere el sallamadan, kardeşlerimi aramaya gidiyorum diye haykırdı!..
Canik Dağları'na!..

8 Mart 2018 Perşembe

İNGİLİZ POSTA ARABASI





İnanılır gibi değil, gecenin bir vaktinde, Thomas de Quincey'in kitabını okuyordum, yatakta... Yatakta kitap okunur mu demeyin, zararın neresinden dönerseniz kârdır, ben sessizliğin mukim olduğu her alanda kitap okuyabilirim, martılar çığlık çığlığa uçarken, değirmen dönerken, rüzgâr kapıları çalarken ve uğultuyla çitleri kar örterken okuyamam yalnızca...


Çünkü bu saydıklarım başlı başına kitaptır.


Kitabı yani İngiliz Posta Arabası'nı okurken uyumuş kalmışım, öyle demeyin çokça okumanın bildik halleridir bu, sol elim kitabı tutar vaziyette uyanmıştım, kitabın kapağı ipek yorganın bir ucuna yaslanmış ve elimde öylece kalmış. Yorgan vardı ama ipek yazıya neden girdi anlamadım.


Anlatmak istediğim bu değil ama, okurken kaldığım bölüme uykumda devam etmiş olmam, düş görüyordum ve ayniyle vaki biçimde yatakta kitabı okumayı sürdürüyordum. Çok edebi bir bölümdü, felsefi diyebilirdim sürüp giden sayfa, her uyku bir uyanışa açılır, ölüm uykusu bile, hangi kapıya açıldığını bilemeyişimiz, bir daha eski evlerimize ve rutin yaşamımıza dönemeyişimizdendir, diyesim ben öylesi bir düşde bu kitabı okumayı sürdürseydim, açılan o yeni kapıdan bir daha bu münzevi halime dönemeyeceğim için, hangi kapının açıldığını size söyleyemezdim, kapının açılmadığından değil...


Bu yüzden yaşam sonsuzdur ve bizler de ölümsüz birer ciniz, ama gittiğimiz yeri geçmişimize anlatamadığımızda, ölmüş gibi yapıyoruz, halbuki yalnızca başka yerdeyiz ve bir posta arabasıyla bile olan biteni ulaştıramıyoruzdur ne yazık ki, bir önceki istasyonda kalanlara.


Onlara acıyorum ben!..


Bir gün onlar geldiğinde, belki selamlaşarak hoşgeldin dediğimizde, nereye gittiğimizi öğrenecekler. Ama öğrenmeseler de olur, yaşarken bile unuttuğumuz, bir daha göremediğimiz candaşlar yok mu, Kutulamare'de kalmayı yeğleyen büyük teyzem, annemin iki büyükten babası Habip, Dresden'de yaşam süren üvey kızcağızımız, İllionis'in mavi göklerini seçen kuzenimin amcası -babam olmasın bu, akraba ve taallukat işlerini bir türlü kavrayamam ben- ve Orta Asya bozkırlarından göç etmediği ileri sürülen ilk atam bunların kanıtıdır. Benden evvelkilerin ve benim görmediğim sağdıçlarım sayıyorum onları.


Kitabın henüz başlangıç sayfalarında kalmıştım, düşlerimde okumayı sürdürmeden önce; 'Oxford'a girmemden yirmi yıl ya da daha uzun bir süre önce, o zamanlar Bath milletvekili olan Mr. Palmer, kuyruklu yıldızlardaki garip insanlara ne denli ucuz gelirse gelsin, küçük gezegenimiz Yeryüzü'nde başarılması çok güç iki şey yapmıştı: Posta arabalarını bulmuş ve bir dükün kızıyla evlenmişti. Bu nedenle de, sürat ve zamanlama gibi iki büyük savda, posta arabalarından hemen sonra gelen, Jupiter'in uydularını bulmuş (ya da keşfetmiş aynı şey), ama öte yandan bir dükün kızıyla evlenmemiş olan Galileo'dan iki kez daha büyük bir adamdı. Mr. Palmer'in örgütlediği biçimiyle bu posta arabaları, o günden sonra gördüğüm düşlerin allak bullak olmasında büyük bir payı olduğu için, benim tarafımdan kılı kırk yaran bir dikkate hak kazanmıştır; önce, o zamana kadar eşi görülmemiş hızdan dolayı -çünkü hareketin görkemini, şanını ilk kez onlar ortaya çıkarmıştır...'


Kitap çeşitli varyasyonlara girip çıkarak ve sonlara doğru bilinç akışı bir hızla okuruna serenad çekerek bitiyor. Etkileyici türden ve değişik bir kitap. Ama ben size benim düşlerimde okuduğum bölümden söz edeceğim, düşler gerçek yaşamda ulaşamadığımız ya da sıkıntısını çektiğimiz ve iç dünyalarımızda bir özlem ya da ukde gibi kalan şeylerin dışa vurumudur. Örneğin ben felsefeyi çok severim ama yapamam, okula gitmekten nefret ederim ama devamsızlığım yoktur, çünkü; hayatımın ona bağlı olduğunu bilirim. Bu yüzden gördüğüm düşlerde hep derslere girip çıkmış, okulu hiç bir zaman bitirememişimdir. Yıllarca bir düş gördüm ben, üniversitede, lise bölümü vardı ve hep orada derslere giriyordum ve kalırsam dört yıl boyunca üniversitenin bu -lise bölümünde-, korkma diyordum kendime, nasıl olsa bir lise diploman var senin, bitirdim ben bu liseyi lektörler dersin ve kurtulursun bu işkenceden, bu düşü hala görüyorum ve işkence sürüyor bilesiniz.


Bir de eski işyerlerime giderim ben düşlerimde, vaktiyle çalıştığım yerlere, oralarda yaşım gereği, işim bittiği ve artık postu ağarmış bir -aylıklı aylak- olduğum halde, çalışır dururum ve bir ücret vermedikleri için, hep söylemek isterim ki, artık bir ücret bağlayın bana, bu kadar karşılıksız çalışmak olmaz!.. Neden iç dünyama işlemiş bu okul ve iş yaşamım bir türlü anlayamam, çünkü her ikisi de çok zorlukla geçmiş şeyler değildi ama ruhevinde çok önem veriyormuşum demek bu mesel(e)lere!.. Bu dediklerim yazı değildir, hayat gibi gerçektir.


Bunun gibi felsefeye çok merak saldığım ve hep özendiğim için, İngiliz Posta Arabası'nı düşlerimde felsefi bir metin gibi okumuştum ben (nereden bileyim gerçekte de öyle bir cantı var gibi), yaşarken özlemini çektiğim okuma ve yazma biçiminin dramatik biçimde ortaya çıkışı işte, tıpkı iş ve okul yaşamının işkenceye dönüşür biçimde düşlerimden çıkmayışı gibi.


Ben düşümde okuduğum bölümün, biçimsel ve düşünsel yanlarını algılıyorum ama anımsayamıyorum, daha doğrusu anlatamıyorum, zorlu bir şey onu burada anıştırmak, ama kendime güceniyorum bu yüzden ve ilginç bulduğum içinde, o bölümü buraya aktarmak istiyorum, o düşün dışında bir düşsellikte bile olsa, ruhum hafiflesin, ağırlığım dinsin -çünkü düşlerim beni hep sıkıntı ve zorluklarla başbaşa bırakıyor- diye... Zamanım yok kendime, folklorik renklerle bezeli bir düğün kaşığından yutar gibiyse de, bir parça aktarayım işte...


'Posta arabalarının dingilleri ve atların koşumlarına dek; öyle ince ayrıntılarla süslenirdi ki bu arabalar, sanki içinde Wisconsin'e doğru giden haşmetmeapları varmış gibi ürkü verirdi, neden ürker insanlar bu tür tantanadan diye hep düşünmüşümdür, güç korkusu mu bu, güz/elliğin büyüsü anlaklarını tavaya çevirdiğinden mi, kendileri hiç bir zaman ponponlu çorap giyemediklerinden mi, özlemlerin birine kavuşsa, diğerinin başladığını bildiklerinden mi, yoksa bin yıllar öncesinden genlerine girmiş bir korkunun,  bilinmeyen bir ahval ve her belirsizlik karşısında  yine depreşmesinden mi... Yazık derdim bu insanlara, kırlarda kukuletaları, kürek ve kazmalarıyla yanlarından geçerken, onların hayranlık dolu ürkülerine hep şaşırmışımdır ve üzülmüşümdür tabi sonuçta bu hallerine ve de kendime, çünkü biliyordum ki bilincimin kıvrımlarında, karanlık dehlizlerinde ve düş evimin derinlerinde aynı korkular var.


Bir gün İskoçya'nın hırçın sahillerinden bir düşteymişçesine geçiyorduk, atlar burada yavaşlar ve denizle, posta arabasının uyum dolu-çatışkan görüntüsü tanrısal bir hava verir; kıyı kasabalarının izleyenlerine. Ortalık ıssızdı ama, birden bir yarın arkasına kıvrıldı yol, deniz solda uzanıyordu artık ve uzağımızda, bir kadın bir erkeği çekiştiriyordu, perdelerin arkasından izlemeye koyulduk ama onlar bizi umursamıyordu sanki, kadın öyle çekiştiriyordu ki zavallı adamı, durup anlamak istedik olan biteni, bazen şöyle bir şey olur, gökyüzünden azrail ya da onun efendisi bile inse, insanlar sizi umursamaz olur; kuyruklu redingotlarımız, altın topuzlu asalar ve başımızın üstünde: İlahi ereği, merhametle karışık bir ıtır ve korku yaysın  diye giydiğimiz şapkalarla, onların yanına vardık, kadın güçlü kuvvetli ama adam çelimsiz ve çukur gözlüydü, elem verici bir hali vardı, hiç ara vermeksizin ne yapıyorsun sen dedik kadına, ağzımızdaki lafı daha bitirmeden atıldı kadın; Kaçırıyorum ben bunu!..


Gökteki saltanatın yerdeki uzantısı arabamıza bindiğimizde, kahkahalarla güldük, insanlığın halleri bizi sürekli güldürürdü, sürekli ama, titrerken bile!..


Dublin'e gittiğimizde görülmüştür arabayla, deniz aşırı. Vapur acımasızca düdüğünü çaldığında (her zaman zorluklar yüzünden ayrılan insanları anımsatır bu klakson bana); hınçla atları kırbaçlayan sürücüye ne yapıyorsun demiştik, şaşırdık herife; entropi dedi, hiç gereği yokken korna uyardı beni görevim konusunda ve atları kırbaçladım bilisizce... Hayatın ve ölümün amansız baskıları işte!..


Atları bir çıma zorlukla zapt etmişti, yoksa Atlantis'e, haşmetmeaplarının posta arabasından düşerek; Styks'ı geçen ilk insanlar olmanın gururunu taşıyacaktık, bir seçilmişlik duygusuyla... İnsan ölümünün bile, bir ders ya da şaşaa gibi algılanmasını istiyor işte, yaşamlarına ne kadar bağlı şu yaratılmışlar görüyorsunuz.'


Uyandığımda kitaba kaldığım yerden devam etmiştim.


Kraliçem kendisiyle ilgili bölümü, okurlardan sakladığımı, nereden bilsin!..

10 Ocak 2018 Çarşamba

TOPLU DENEMELER - ELEŞTİRİLER


1002. GECE MASALLARI
 
“Nötrinonun sabahı / proton aydınlığı yayıyor cumaya / göz kırpıyor fener. / Ulyssesçe çınlıyor ortalık / su içen tanrıların tazıları / kucaklıyor kuarkları. / Sararan gözlerin sarısı demiryol / geçiyor dekovil sessizliği bükerek. / Elektronik orağı baş tanrının / biçiyor otları / Tepegöz ağlıyor tepede / nicedir.”
 Yazınımıza öteden beri, bazı açılardan yeryüzü yazınının gerisinde kalıyor diye bir eleştiri var. Nedir bu; örneğin roman bizde çok yeni, onun baş meleği öykü gene öyle, Osmanlıdan şiir, tasavvufi felsefe, gezi (anlatı) türleri dışında bize kalıt bir yapıt yok. Altıyüz yıl boyunca yazınsal diye nitelenebilecek altıyüz kitap bile olmaması düşünceye durgunluk verecek bir şey, ‘yedi uyurlar’ ve kıtmir bir yana, bundan daha ‘fantastik’ bir insanlık durumu, daha ilginç bir ‘edebi konu’ olabilir mi bilinmez. Fantastik deyince düşünelim ki, fantastik yazın konusunda da yazınımızda bir eksikliğin varlığı ve ama şimdilerde bir kıpırdanmadan söz ediliyor artık. Bu sorunsallara ilgi duyan biri olarak Metis Yayınları’nın 1002. Gece Masalları adlı yazınımızdan derlenmiş bir fantastik öyküler kitabı yayımladığını öğrenince kitabı edinerek bir gece vakti okudum.
Kitaba değinmeden önce; fantastik kavramı üzerine biraz olsun söz edelim. Bu kavram Fransızca ama oraya Yunanca’dan geçmiş. İmgelem gücüyle yaratılan, gerçeküstü, düşsel nesne ya da canlılar için kullanılıyor. Aşırı ışığın yaydığı görünmezlik gibi; bu konudaki ilk alegoriyi İngiliz William Beckford, Fransızca yazdığı Vathek adlı yapıtıyla ortaya koymuş. Fantastik kavramının ilginç açılımları var. Fransızların Fantoma adlı çizgi roman kahramanı ve Phantom uçakları hayalet, bir yerde düşsel anlamına geliyor... Öbür yandan Pan, başlangıçta Arkadhia çobanlarının tanrısıymış, tüm tanrıları eğlendirdiği için ‘Tüm’ adı konulmuş ona, boynuzlu, kuyruklu ve teke ayaklı olduğu için görenler ‘paniğe’ kapılırmış, boynuzlu ve kuyruklu, yani fantastik; buradaki Pan’ın Phantastic’le ilgisi olması gerekir, Pan’dan daha düşsel, fantastik bir şey var mıdır, çünkü o kırların tanrısı... Issızlığın, rüzgârın, bakirelerin ve uçurumlarda dolaşan yolcuların... Yoksa Sait Faik’in Hişt Hişt adlı öyküsünde kırlarda gezen aylak kahramanımızın ardından duyduğu ses, Pan’ın sesi olamazdı!..
Panteist tüm tanrıcılık, Panteon’da, Olimpos’da olduğu gibi Latin dünyasının tanrılarının toplandığı yer veya tapınak demekmiş, tümlük bir yana, Panteon’unda, Borges’in Düşsel Yaratıklar Kitabı gibi ‘Düşsel Yaratıklar Tapınağı’ sayılması gerektiğini, çünkü sözcüğün kökenlerinin birbiriyle ilintili olduğunu düşünüyorum.
1002. Gece Masalları’na gelince, kitaptaki fantastik öyküler o denli güzel ki yazınımızın bir konuya eğilince, batıdan, fantastik öykünün ‘karaavrupasından’ asla geri kalmadığını, hatta onları aşan bir öyküleme yeteneği bile gösterdiğine tanık oluyorsunuz, belki absürd ya da grotesk bir düşünce içinde olduğum sanılabilir ama yazınımızdan yeryüzü ölçeğinde bir atılım, Marquezli, Llosalı Güney Amerika yazını gibi bir zümrüdanka periyodu bekliyorum ve önümüzdeki yıllarda bunun büyük ödülleri de içeren göstergelerinin ortaya çıkacağını düşünüyorum. Kitapta 19 yazarımızın fantastik öyküleri var, dile getirme ve düşleme yeteneği bakımından tümü ayrı güzellikte, örneğin ilk öykünün yazarı Barış Müstecaplıoğlu genç yaşından umulmadık olgunlukta romanlar yazmış ve fantastik yazının öncülüğünü yapmış. Fantastik yazının düşsel karmaşasına özgün diliyle katkıda bulunduğu uzun ve okur için beğeni dolu bir metni kitapta yer alıyor. Nazlı Eray’ın Harita adlı öyküsü, öykü üzerine ders olarak okutulması gereken bir yapıda, bir sözcükten yola çıkacak, düşleyecek, şaşırtacak ve duru, eşsiz bir öykü yazacaksınız, Nazlı Eray’ın yazınımızda değeri ölçüsünde yeri olmadığı üzüncüne kapılarak düş kırıklığına uğradığımı belirtmeliyim. Kadir Aydemir’in Kara Uyku adlı öyküsü ise türün örneklerinin esinini taşıyan ama bunu yazarının özgün dünyası ve birikimiyle bir senteze götürmeyi başarmış, üç boyutlu, dilin öne çıktığı ve yine son derece güzel bir öykü...
(Garip şeyler düşünürdü o yalnız kaldığında. Mesela paslı kapının anahtarı deliğinde şimdiye dek binlerce kez dönüp durmuştu. Bu tür ayrıntıları anımsamak yoruyordu kendisini, ama yine de aklından çıkmazdı bazıları... Evin içine giren küçük ışık lekeleri yerde kah birleşip kah ayrılıyorlardı. Sarı bitik tüpün üstünde ayakkabılar diziliydi. Evin tahta kapısı rahatsız edici bir gıcırtıyla açılırdı; çok değil günde bir iki kez olurdu bu olay. Ya yiyecek bir şeyler almak için çıkardı dışarı ya da kapıya birinin vurduğunu sanarak çevirirdi anahtarı. Kapının önünde rüzgârın savurduğu otlardan başka hiçbir şey bulamazdı.)
Arzu Çur’un öyküsü de düşlem bakımından yeryüzü çapında bir öykü diyebilirim, ‘Ellerinizi Arkanızda Tutun’ adlı bu öykü o denli ilginç ki iyi bir okurun bu öyküyü, daha doğrusu bu kitaptaki öyküleri okumadan, yazın dünyasını izliyorum sanısı kanımca bir yetersizlik sayılacak. Orhan Duru’nun alıştığımız, kendine özgü biçemiyle, dokunduğu her şeyi fantastikleştiren havası bir kez daha karşımızda. İzzet Yasar, Çiler İlhan, Sadık Yemni, Levent Mete, Muammer Yüksel adını sayamadığım diğer öykücülerimiz o denli bütüncül, türünün gerçek örneği, öyle ‘fantezi’ birer öykü yazmışlar ki, paylaşılası, aşkın biçimde bir mutluluğun kitaptan yayılmasını sağlıyorlar.
İhsan Oktay Anar’ın ‘İnşaat İşçisi Rıfkı’nın Dehşet Verici Akıbeti’ adlı öyküsü, adının sıradanlığına karşın fantastik öykünün bir desen gibi tüm öğelerini özümsemiş örneği; (Vampir ile Rıfkı, ertesi gece şatodayken garip bir topluluk gördüler. Bunlar inşaat işçileriydi. İşi gücü bırakmış, ellerinde kazmalar, tırpanlar, kürekler, yabalar ve meşalelerle şatoya doğru geliyorlardı. Bu topluluğun arkasında, gerektiğinde kafa göz yarmak için, taşla doldurulmuş el arabalarını süren iki kişi bile vardı. İki ölümsüz, meşale ışıkları altında şatoya doğru yürüyen kalabalığı gördüklerinde dehşet içinde kaldı. Öfkeli işçiler, ölümsüzleri yakalamak için bütün inşaatı aradılar. Sonunda onları tabutun içine sinmiş bir halde buldular ve hangi sivri akıllıdan bilgi aldılarsa, yaka paça edip tokatladıkları iki vampirin göğsüne oracıkta tahta kazık çaktılar. Fakat bu başarıları onlara zarar verdi. Çünkü ertesi sabah inşaata gelen ustabaşı, artık vampir mampir tehlikesi kalmadığına göre tehlike tazminatlarını alamayacaklarını, yani kendilerine yevmiyelerin yarısının ödeneceğini müjde verir gibi söyledi. Gecenin bir vakti Merzifonlu bir işçi, şöyle demekten kendini alamadı: “Ah! Keşke öldürmeseydik zavallı öcüleri! Şimdi tehlike tazminatı alıyor olurduk!” dedi ve gözlerini yumdu. Gözkapaklarını açtığında ise gözbebeklerinin kırmızı olduğu fark edildi. Evet! Artık çift yevmiye alacaklardı.)
Kitapta Altay Öktem’in Oyun adlı öyküsü felsefe, eğretileme, insani durumları dile getirme ve atmosfer açısından daha ayrıksı duruyor diyebilirim, kahramanlarının adının ve yörenin yabancı oluşu eleştirinin dayanılmaz çekiciliğini çağrıştırıyor gibi görünse de perestroykayla başlayıp, küreselleşmeyle sürüp giden dünyamızda artık bunu da hoş görmenin bir yolunu bulmalıyız diye düşünüyorum.
(Araba hızla ilerlerken, “İlk kavşaktan sağa dön, kuzeye gidiyoruz,” dedi adam. Kadın gülümsedi. “ Şaka yapıyorsun herhalde. Kuzey diye bir yön olmadığını bilecek yaştayım.” Kadının gülümsediği anda, karşılık verme ya da paylaşma isteğinden, belki de ihtirastan... artık her nedense; adam da gülümsemişti.
İşte o gülümseme yapışıp kaldı yüzünde. “Kuzey diye bir yön vardı çok iyi hatırlıyorum.” “Ben de buna benzer bir şey duymuştum. Ama yıllar önceydi. Küçükken, yani kırmızı bir atkımın olduğu ve annemin beni kıskanmadığı yaşlardayken... Gerçekten bunu duydun mu, yoksa çocukluk işte, uydurdun mu... bilmiyorum.” “Olduğundan eminim.” “Belki de rüyamda görmüşümdür. İnsanın gördüğüne emin olduğu, ama bir süre sonra gerçek mi, rüya mı olduğunu ayırt edemediği durumlar vardır ya...” “Onlar genelde gerçek oluyor. Rüya çok daha belirsiz bir şey. Belli belirsiz.!” “Annemi hatırlıyorum ama, atkıyı da” “Kavşağı geçiyoruz.” “Boşver. Bir sonraki kavşaktan sağa döneriz, o da aynı şeye çıkar... ku...” “Kuzeye.” “Yön değişmez nasıl olsa. Yalnızca biraz gecikiriz. Sakıncası var mı?”
Yüzüne yapışıp kalan gülümsemenin hala bir maske gibi asılı durduğunu fark etti adam. İfadeyi yüzünde unutmuştu. Yüzünün eski haline dönmesi için küçük bir çaba harcaması yetti. “Sakıncası yok. Olsa da bir şey değişmez artık, kavşağı geçtik.” “Bir sonraki kavşağı görebiliyorum. Bu kadar yakın olduğunu tahmin etmemiştim.” “Rüyadan söz edince zaman çabuk geçti...” )
Kitabın bütün öyküleri fantastik öykü açısından değerli sayılabilecek, nitelikli öyküler, Edgar Allan Poe’nun Usher’lerin Çöküşü adlı öyküsünü okumuş, bir derlemedeyse; ‘Yeniden’ adında içinde ölü bulunan bir odanın labirente dönüştüğü ve yine İngiltere’nin denizlerden gelen buzulların altında kalıp çöktüğü ve de güney yarım kürede eski bir krallığın ufkunda yükselen karanlık bir duvarın gizeminin anlatıldığı öyküleri okuyup etkilenmiştim, hepsi yabancı öyküler; şimdi anladım ki bizde en az onlar kadar güçlü öyküler yazabilir, yaratabiliriz.
İşte kimlerden kaldığını bilmediğim küçücük, fantastik bir mesel: Cadının biri, fareyi evlat edinmiş, fare büyüyüp serpilmiş ve prensesler kadar güzel bir kız olmuş. Ve bir gün annesine demiş ki, anneciğim artık büyüdüm, beni evlendirmenin zamanı geldi... Cadı da, iyi ama güzeller güzelim, sen kimlere layıksın, demiş. Kız, prensesler kadar güzel olduğuma göre en güçlüye, yani güneşe demiş. Güneşe gitmişler çaresiz. Güneşse iyi ama demiş en güçlü ben değilim ki, bulutları görüyor musunuz, canları isteyince önüme geçip karartıyor, beni görünmez kılıyorlar, buluta gidin en güçlüsü o! Ve buluta gitmişler, ama bulut da, heyhat demiş, yanılıyorsunuz, rüzgârı görmüyor musunuz, ne zaman esse beni parçalayıp darmadağın ediyor siz en iyisi rüzgâra gidin. Ve rüzgâra gelmişler anlatmışlar olan biteni, rüzgâr kederle başını önüne eğmiş, en güçlü ben değilim; şu dağı görüyor musunuz, tüm gücümle essem bile onun kılı kıpırdamaz, bir an bile kımıldatamam yerinden, en güçlü o, siz en iyisi dağa gidin demiş. Sonuçta dağa gelmişler ama dağda ne dese iyi; sizi anlıyorum ama aradığınız yazık ki ben değilim, küçücük bir fare bağrımı delik deşik ediyor da, hiçbir şey yapamıyorum, hiçbir şey gelmiyor elimden, siz en iyisi fareye gidin, en güçlüsü o demiş! Ve sonuçta cadının kızı, fareyle evlenmiş ve mesel de burada bitmiş.
Yazın dediğimiz şey hedonist arzulara doyunç vermeli, ama okur genellikle kendi beğenisini oluşturmuyor, oluşturulmuş bir beğeninin peşinde sürüklenip gidiyor.
Oysa birkaç ay öncesinin hangi çoksatarı okurun anlağında iz bırakmış sormak gerekir, izi bir tarafa bırakın; Dolly Bell’i (adını) anımsıyor musunuz...
Buğdaydaki rekoltenin uzaydan ölçülebildiği bir dünyada, her türlü söylemin, klasik olandan uzak olması gerektiğini varsayarak, dünün fantastiğinin bugünün gerçekleri olduğunu anlayarak; her an kendimizi yenilemeli ve çağı içimizde duyumsayarak yaşamayı öğrenmeliyiz. 1002. Gece Masalları, yazınımızda fantastik öykü olarak, kimi gerçeklerden ve alışılmış şeylerden daha ‘gerçek’ sayılabilir. Çünkü; ufuk açıyor.

PARİS&PLOVDİV&CEVAHİR






1 Ocak 2018 Pazartesi

KİTAP


 Okumanın bir çok yolları ve sonuçları vardır. Zor okunan kitaplar, kolay okunan kitaplar, etkisi kalmayanlar, hiç unutulmayanlar vb. Zor okunan kitaplar iz bırakır. Bu bir kuraldır ve değişmez. Etki ile anıyı karıştırmamak gerekir, çocukluk çağlarından, Quasimodo'yu anımsıyorum, Kaptan Nemo'yu da (Denizler Altında Yirmi bin Fersah kolay okunan bir kitap değildir ama, öyle sanılsa da, çünkü ilk kez karşılaştığınız bir konu, başka bir dünya kolay sayılmasa gerek), Beyaz Lale'yi de, Japon Baskını ve Ak Zambaklar Ülkesi'ni de, uzayabilir çetele, Zaloğlu Rüstem, Kurt Kanı, Harp ve Sulh, Sefiller ve Gazap Üzümleri gibi... Hiç biri iz bırakmadı bende, hiç bir şey anımsamıyorum, yalnızca Jules Verne'i aksı değiştirmek ve ayrıksı yola girmek veya yönlendirmek istediği için saymak istiyorum, saygı duyamam ama saygı tehdit kökenli bence, korkudan kaynaklanıyor, hiyerarşizm yani!..
Jules Verne bilim kurgunun babası veya öncüsü ama sözünü ettiğim kitap bende 'hidrofobi'ye yol açtı onun için beğeniyorum, kötücüllüğün saltanatı, iyicilliğin sonsuza dek önünde gider, bizi yanlışlarımız ve korkularımız sürükler geleceğe, iyilik durağanlıktır belki de...

Kitap her şeyden değerlidir bu yüzden, etkiden yoksun bir kitap bile değerinden hiç bir şey kaybetmez. Kitap bir belgedir, yaşamımızdan hiç bir iz kalmıyor, fotoğraf anıdır, anıt mezar bir niceliğe doğru yol alır, eşyalar kendisinin aynasıdır ama kitabın en kötüsü bile bir düşüncedir, niteliğin adıdır ve malikinin sonsuzca mülkiyetini imleyen bir nesneye dönüşür zamanla, yinelediğimiz gibi Krezüs'ün altınları el değiştirir ama Ovidius'un aşk şarkıları, çobanıl türküleri, kokusundan tanıdığımız kır sümbülleri sonsuza dek ozanının mülkiyetinde kalır. Düşünce mülkiyetin tek güvencesidir evrenimizde...

Kitabın yerini, entelektüel değer anlamında hiç bir şey tutmaz. Dr Jivago görkemli bir film, hayır ötesi diyen biri de çıkabilir hayranlığın sınırı yoktur, o filmden bellediğim tek bir şey var; Çar halkın düşmanıydı diyor adam, ötekisi ama Çar bunu bilmiyordu diyor. Habersizdi demek istiyordu sanırım. Doğru veya değil ama bir şey öğretiyor sahne, vargılarımızın ya da yargılarımızın mutlak doğrulara yaslanamayacağını öğreniyor insan. Haklılık ya da haksızlığın bakış açısı olduğunu öğreniyoruz, iyi niyet bir biçimde kötücüllüğe evrilebildiği ya da bir açıdan öyle sonuçlanabileceği gibi, açık kötünün kimilerince bir iyiletim ve sağaltım sayılabileceğini de anlıyoruz, kendi anlağımızın görece dar alanlarında, öznesiyle kısıtlı uzamlarında...

Kitapta bu tür yüzlerce anekdot veya motto vardır sanırım, imler, felsefi şeyler diyelim, filmde yalnızca birini görebildim. Öyleyse sinema bile kitabın yerini tutamaz. O estet yüklüdür, göz alıcıdır ama bir kitap değildir sonuçta, kitap bizi her şeyden fazla değiştirir. Bir betim de sinemanın görevini yerine getirebilir ama harflerden başka bizi düşünce denizlerine sürükleyen, aşkımızı ve son iç çekişlerimizi betimleyen ikinci bir diyagram yok henüz yeryüzünde...

Kitap yol gösterici, kılavuz ve gizler bütünüdür bu yüzden. Çünkü doğrudan bir düşüncenin temsili, öznel bir ürünüdür, neyi anlatırsa anlatsın. Diğer bütün sanatsal imler bir araçtır, müzik, resim, tiyatro... Kitap aracı değildir, direk kendisidir düşüncenin, diğerleriyse sonsuza iletir ya da bizzat size gönderir, kitap aracısız ve doğrudandır ama... Bay Klein ve ben, Juliet ve tarla kuşu!..

Açınların gezintisinde, ülkemiz aydınlarına gelince, kitap kurtlarına ya da fenerle insan ya da karanlıkta fener arayanlara; genelde tümü kopyacı, fasonizmin ürünü, aktarmacı, iletmen ve bir bilisiz yığını ne yazık ki... Kitapların yüzünü kızartan emel yolcuları!.. Neden... Eğer sürekli Nietzsche'den, Bloch'dan, Feurbach'dan veya Deleuze'dan -ancak yeni bir dille yazılan şey roman olabilir demiş- veya Bir Afyon Tiryakisinin -Anıları'nın yazarından bir şeyler aktarıyor ama kendinizden hiç bir şey ekleyemiyor, üretemiyorsan ya da o gücü kendinde bulamıyorsan, o kimesne bir yazar değildir.
O bir postacıdır ne yazık ki, dünyada sayısızca var ve işini bilen biri olarak yazın heveslisi bu antrenelerden daha barışıklar yaşamla!..

Saydığımız entelektüelleri -çağımızda filozof yoktur- sizde okuyabilirsiniz, bu fasonizm kurbanları herkesin kolaylıkla yapabileceği bir şeyi yapıyorlar, neden imrenilesi olsunlar ya da nasıl alkış tutsunlar, çünkü bu zaniler -zanlı- gerçekte bir şey üretmiyor, üretemiyor, yazar değiller dahası, o yüzden Kapıkule'den çıkınca nicelleşiyorlar ne yazık ki... Ve hepimizin prestiji düşük bu yüzden düşüncenin arenasında...

Çağımızda filozof yoktur dedik, bilgiye o kadar kolay ulaşılabiliyor ki günümüzde, bu derinlik ve kargaşanın içinde pagan çağların -tüm geçmiş- filozof tanımı erimiştir, içeriğini yitirmiştir, dahası herkes filozoftur artık çağımızda...

Çağımız illüzyonlar ve tanrılar çağıdır!..

Nasıl tanrılar yani, her şeyi kendinde barındırabilen üst insanlar çağı, Mentor mu demeli, yok Nemrut, Nemrutlar çağı daha doğrusu... İyi düşünüldüğünde ne olduğunu anlarsınız, teknoloji ve d/evrimler bu dünyayı ne zaman kurtarmıştır ki, ütopyalarımız bumerangdan başka ne olmuşlardır ki!..

Bir kez daha ortaya sürülen -kadim- Kudüs sorunsalı bunun işaretidir, şarkısı bile var; 'Seni unutursam Yerusalem sağ elim hünerini unutsun' , sağ el Kenan ilinde, tetikten başka ne işe yaradı size sorarım, şarapnelin de melodisi var şu yeryüzünde, -natık- Hiroşima bunun işaretidir, irili ufaklı savaşlar çıkarmakta hünerli saralı ülkülerimiz, dikte'tör ve despotlarımız bunun işaretidir. Dünya artık ikiye ayrılıyor çıracılar ve onların tilmizleri, ama gerçekte hep böyleydi, savaş çığırtkanları ve barışın Baltazarları!.. Ying yang...

Şöyle düşünebiliriz, bilgimiz çoğaldıkça bilisizliğimiz katlanıyor, bir paradoks bu, insanlık hiç bir çağda görülmediği kadar bir şiddet ve umursuzluk sarmalının içindedir. Çok mu kötümseriz, hayır, bir kanı olarak hayır yine de, 'Belirsizlik belirleyecek bizi'.

Çünkü şiddet korkunç ve algılanması olanaksız bir biçimde dönüştü artık, o artık size sevgiyle de yaklaşabiliyor, bedensel şiddetin yerini; sezilmez, görülmez ve çok daha korkuncu, öngörülemez bir ruhsal şiddet sarmalı aldı günümüzde ve böyle bir savın kanıtı da yok yeryüzünde, yani kıyamet geliyor diyenin karşısında, hayır cennete gidiyoruz diyenler kazanabiliyor artık ruleti!..

Açık şiddetin yerini, tinsel despotizm ve terörize edilmiş beyinler aldı artık. Depresyon ve şiddetin dolayımsız varlıkları yalnızca biziz , o dışarıdan gelmiyor ve hepimiz şiddetin ürünleriyiz günümüzde, ateşin fitiliyle yoğrulmuş, dokununca patlayan nesneleriz ve kutsal amaç gerçekleşti ve tanrımız amacına ulaştı belki de ya da tanrım bu bir hataydı demesi için bütün materyaller eline geçti, öyleyse kıyamet boynunun borcudur artık belki de!..

Bir anomaliyiz biz. Hiç olmadığı kadar, uçan metrolarımızın son durağı bu...
Başlangıçtaki sorunsalımıza dönecek olursak, hiç felsefe üretemeyecek mi bizim aydınlarımız, taşeron çıracılarımız, kuyruk ve uyrukçuluğun kopyacı esnafları!..

Çözüm yok şu dünyada, insanoğlu, yıldızların yollarını yinelediği, ormanlarında bülbüllerin öttüğü çağların içinden, tek bir ideolojiye geldi dayandı sonuçta...

Violentizm!..

Vahşet çağları, sonsuzca bir tinsel parçalanma, bilginin ürettiği kaos, kimliksiz, kişiliksiz bir dünyanın, bölük pörçük, darmadağın ve bipolar bir Hominidizm'ine doğru gidiyoruz ve beyinlerimiz birer Vezüv günümüzde!.. Venüs'e ne kadar da yakın...

Heyhat, dehşet ve depresyonun, şiddet ve vahşetin bu denli içselleştirildiği ve görünmezlik peleriniyle cirit attığı başkaca bir çağ daha yoktur yeryüzünde, çünkü her birimiz bebek yüzlü birer Frankşeytanız, hepimiz birer Azrailiz artık.

Biri melek biri Lokman Hekimdi oysa!..