26 Temmuz 2017 Çarşamba

ŞİİR SANATI / JORGE LUİS BORGES

 
Zamanın ve suyun oluşturduğu şu ırmak gibi
Anımsa günlerin de bir ırmak olduğunu belki ikizi,
Bizlerde yanyanayızdır onlarla sanki bir ruh ikizi
Ve işte yüzlerimiz de eriyip gidiyor tıpkı onlar gibi.
*
Uykuya dalmadan onu düşlerden ayırabilseydik keşke
Ve ölümün de başka bir düş olduğunu bilebilseydik
Gene de titreyerek gider miydik ülkesine bir bilebilseydik
Ve hangisi gelecek uykuda hangisi gece görebilseydik keşke.
*
Geçen günlerin yılların bir imge olduğunu sezebilmek
Tüm yaşadıklarımızın saatlerimizin ve gün dönümünün,
Üzünçlü geçit töreninin son iç çekişin yıl dönümünün
Bir melodinin, bir mırıldanmanın da, imge olduğunu sezebilmek,
*
Sarı gülün batımı, ve uykuda bir yüreğin sönümü
Ne altınsı bir kederdir- tıpkı şiir sanatı,
Hangisi ölümsüzlük ve belki de üzücü. Şiir sanatı
Yinelenen şafakla ufukta ki gül tanrının sönümü.
*
Akşam üzeri bir yüz karşılaştığımız zaman içinde
Bakar gibi bir aynanın derinliğinden dışımızdaki bize;
Şiir sanatı da ayna olabilmeli göstermelidir bize
Açığa vurabilmelidir gizimizi taşımalıdır içinde
*
Onlar söyledi ki Odysseus'a boş yere harikalar yaratmakta,
Sonunda gördü gözyaşlarıyla işte biricik aşkı İthaka,
Her dem taze ve alçakgönüllü. Bir şiirdir İthaka
Sonsuzluk arayıştadır acemiliktedir, değil harikalar yaratmakta.
*
O taşkın bir ırmak gibidir bitimsizce çağlar durur
Kimileyin koşar kimileyin kabarır coşumcu bir aynadır
Kararsızdır değişkendir, Heraklit ki o da aynadır
Ve şiir böyledir ırmak gibidir akar kayar çağlar durur.

17 Temmuz 2017 Pazartesi

YANILSAMALAR



Petit kesinlikle idiot, bak ben ne dedim, altın oran demek koşullara göre ortaya çıkan formül demek, Abyys filmini izleyin, sudan canlı üretiyor uygarlıkları, bir bilimkurgu ama bence gerçek. Dünya biricik değildir, üzerinde canlı olması da onu eşsiz kılamaz. Abyys de şöyle bir söz var, mikroorganizmalar (bakteri, virüs, colloid, yarıyaşarlar) bizden daha gelişmiş bir uygarlık, bizim yaptığımız her şeye muktedirler. Yalnızca uzaya çıkma düşünceleri yok! Çünkü orada da varlar!..

Ben insanın uydurduğu kavramlarla oyalanan zavallı bir mahluk olduğunu düşünüyorum ve sesimizi birbirimize bile duyuramayan Hernani cennetinin mudileriyiz!.. Örneğin atom bombasını ilk kendi üzerinde deneyen bir yaratığın embesil olamayacağını savlayan biri var mı, var. Çünkü embesil!..

Dianthus, dağ karanfili, tanrı çiçeğiymiş, frak giyerek batılı olacaksak E.T kılığında uzaylı olalım, daha havalı olur. Hindistan'da göz rahatsızlığı ve görme bozukluğu olanlar her sabah çıplak ayakla ayrıkotu üzerine düşmüş çiy damlaları üzerinde yürürmüş, ultra embesil demeyelim, ayıp olur.
Robotlar rahatlıkla çocuk sahibi olabilirler, döl yatağı üretici makine değil mi, robotun içine de, kendini üreten bir mikro fabrika koyulacak, diğer robot tuşa bastığında, yaz gelmeden Mirobot emekleyecek ama aslında bu meşakkatli bir yöntem, emin olun gün gelecek avcumuzu dua eder gibi açtığımızda, parmak uçlarımızdan yayılan ışın ne düşünüyorsak, gökten onun inmesine neden olacak, yahu bu da olmadı çünkü masallarda var, bence tanrı ne istiyorsun Nemo dediğinde, soru sormadan onun isteği gerçekleşecek, çünkü evrende neden sonuçtan sonra gelir. Çünkü evren yaratıldı, insan peyda oldu, adem çıktı rabbim dedi, amca şunu önceden söylesene, ben bile kaç kere söyledim be!..

Herkes cenneti düşlüyor, biliyorlar ki bu dünya cehennem ve tanrıyla şeytanın Limited şirketidir.

Fare kalbinden, insan kalbi üretilmiş, ilerde aşağılamalar şöyle olacak, sus sıçan kalpli kokona, aa aslan kalpli Leo hoş geldin, kedi kalpli Maryciğim dön artık, domuz kalbi takmışlar galiba sana... İşte bu böyle olduğu sürece, insan gelişmiyor, tekerlek değiştiriyor, kaportası boyanıyor, dişini beyazlatıyor yalnızca. İnsan vahşi ve sürekli tekleyen bir hayvansı ve bilim de hiç bir şeye yaramayan tamirci dükkanıdır!

Tarih boyunca bilim, safsata ve Şarlotanlıkla iş gören, kurulu düzenin yardakçılığına yarar, tüketoman, kapitalist çılgınlığın çocuklarını üretir bir Frankşeytanlıktır. Bilim kıyamet provasına hazırlanmaktan başka bir şey değildir, bilim adamları da Janus'un çocukları, Judas'ın ortakları, gülümseyen palyaço kılıklı birer zombidir ve Einstein'da Hiroşima gestaposu bir mübadil. Hawking'de nemfoman Elizabeth'in şark dilencisi kisvesine bürünmüş, agresif şarlatanı!..

Bu durumda müslim olanın barışçı bayrağı altında birleşmelidir dünya, yoksa mesihini -çarmıha gerecek kadar- paslı çiviyle onun babasına ve tanrısına meydan okuyacak denli alçalabilen bir şakirt ve eti ekmek, kanı şarap ilan edecek kadar insan soyunun düşmanı olabilen bu mülganın ilgilileriyle, bu dünya Mars'a değil, kıyamete gidebilir ancak Daniel'in çocukları!..

Bilim dediğimiz sabit sayılarla -pi gibi-, uydurduğu formüllerin sağlamasını garanti eden insan soyunu sömüren bir kalpazanlık çetesidir, tanrının evladını kurtardı mı bunlar, vejetaryen bir ırk vardı eskiden, şiddet yanlıları yok etti o çocukları, bilimde seyretti yahu. Özgürlük arıyorsak, İsa'yı ele verenlere dur demeliyiz, kim onlar; West Imperial Corporation, yoksa ölüm hoş geldi, sefa geldi. Çünkü DNA sapkını bir insanlık anomalisidir bunlar!.. Bunlar Frankşeytan'dır.

Müslimler bir kere batıya gitti eşsiz Endülüs medeniyetini yarattı, bunlarsa holacaustu, ötekiler ışığın çocuklarıysa, bunlar kasabın kedileri, siyah inci tacirleri ve iskelet avcılarıdır. Peygamberini öldürecek kadar gözü dönen bir medeniyet, yarın tanrısının ölüsünü de meydanlarda sergileyecek kadar alçalabilir. Bunlar, söylemesi güç gerçekten barbar ve kanibalisttir!..

Ama erişemediğimiz nice boyutlar varken, her şeyi tanrı yarattı diye kestirip atmamız, onu güldürüyordur. Çünkü toto tutuyor, gene de gezegene bu kadar acımasız davranan bir yaratık, yarın tanrısını kuyruğundan sürükleyerek bir meydana bırakabilir, kanatlı bir zebaniymiş bu diyebilir, şehir diye icat ettiğimiz dirsek silolarında, üretime hiç katkısı olmadan, yaratanın elçisi üreticilerden, bir evet karşılığında daha fazla kazanan, üstelik fareler varken, vahşi ruhlarında, minyatür birer pars; kedilerini besleyen, türün öbür bireyleri oldukça, kommensalist yaşamın ecinnileriyiz biz...

Beynimiz ve sağrımız birbirinin türevidir bizim ve sabit sayılarla formüllerin sağlamasını yapma sanatıdır diyorum bilim, geldiği yer cehennemin arka sokağı, yani hurafe!.. Ey kedi besleyen vahşiler diyelim ki; din bizi uçurumun başına getirdi, ama bilim olmadan, oradan aşağıya itecek bir manivela, tanrının kucağından ayrılmadı daha, onun için, mürtecide bilimdir, inkarcıda, sniper'da! Yola getirilecek tek bir edim vardır bu dünyada, bilim!.. Bu dünyayı cehenneme çeviren, Yuşa Hazretleri değil, Einstein ve şürekasıdır, şunu demek istiyorum, bu yüzyılda ölenlerin sayısı, tüm yüzyılları geçiyorsa, bu dünyayı cehenneme çeviren kimdir, bilimin büyüleridir, oysa bütün yanardağlar atom bombası, doğaya öykünmekten kaçınmalıdır bilim, aynalar yalan söylemez, münkir!.. Egzersizler doğru yolu bulabilir.

Evet, Vladimir Burkony bir müzisyendi, geçmiş yıllarda; 'Ural Birliği'nin dağılması sonucu, ortaya çıkan parçalanma ve ekonomik kriz ertesinde; Ukrayna'dan ülkemize göç etmek zorunda kaldı. İyi bir eğitim görmüş ve kemana gönül vermiş biriydi. Durumu iyileşecek, geçim noktasında bir birikim edinecek ve ülkesine geri dönerek, derin araştırmalar, besteler yapmak ve akademik çalışmalarla, müzik tarihine katkılarda bulunmak istiyordu...

Ama düşleri gerçeklere yenildi ve ne yazık ki, bar ve pavyonlarda, ucuz işler, öylesi şeyler diye niteleyebileceğimiz ortamlarda yıllarını geçirerek, gün geldi umudunu yitirdi!..

Sanrılara kapıldı ve içine düştüğü karaduygular tüm bedenini ele geçirdiğinde; bir gece yarısı canına kıyarak, bu dünyadan ayrılmayı yeğledi.
Bu kitap, çağımızın 'Umutsuzlar Parkı'nda, kimselerin görmediği ve sessizce geçip giden, kimi canına kıyan, kimi yarı yaşar, köprü altlarında, sağda solda ömrünü tüketen ve tanrının düşünmekle, idealist ülküler peşinde koşmakla cezalandırdığı insanların; hepimizi dehşete düşüren, trajik romanıdır...

Kıyamet beşeri dinlerin söylencesidir, big bang bir kıyametti ve yaşamımızı ona borçluyuz! Pasif dilencilik çağlarından, agresif dilencilik çağlarına geçiyordur insanlık. Kanatları olan bir kuşa göre, beş milyar yılda ancak uçabilen insan, idiotizmin önderidir, ayrıca diğer canlıları öldürebilmeyi, kendisiyle savaşmayı bir uygarlık ve yetenek sanması onu ötekilerden geri düşünen bir yaratık yapar.

İnsan olsa olsa bir garibin evladıdır, gözünü yıldızlara çevirmesi köstebeğin gün ışığına çıkmasıyla eşdeğer bir edimdir ve insanın kozmik alınyazısı evrenden defolup gitmektir. Yüce ruh günaha girmek istemediği için bu işlemi iki ayaklı -bu yapım hatasının- bizzat gerçekleştirmesini istiyor! Onu üzmeyeceğine eminim! İnsan o kadar yeteneksizdir ki, dünyanın yuvarlak olduğu konusunda ortaçağın sonlarında bir konsensusa varabilmiştir, oysa dünya yuvarlak değildir, yalnızca yuvarlak görünür, bir görüntü bile onun kendine tapmasına vesile olacaksa, bu yaratık vallahi embesildir, amfibik kurbağa seviyesine bile gelemeyen ve hala arı sokmasından ölen insan, Mars'a taşınmayı marifet bilecekse, Suriyeli mültecilerin heykelini dikmelidir, taşınma rekoru kıranlar var içlerinde!..

Aya gidildiği kuşkulu, çünkü simülasyon çağlarında, tanrının sokağına girmiştik önce, internet kitle imha silahıdır bugün, filozofa fil derler kısaca bizim mahallede, aşk bağımlılık, sevgi ilkelliktir aslında, roketi penis zanneden ataerkil bir dünya burası, kobra yuvası.

Bakın tanrı yemin eder mi, kelebeğin üzerine, bulutu salıverir mi, bir suç işlese ve kumru neden şiir yazmaz, kendi şiirdir deme ama, tüccarların atı var ya, kurt gibi ulur, köpekleri katır gibi saldırır.

Aman dikkat, iyi dinleyin, ben çivi yazısıyla masaya matematik formüllerini yazarak, hiç çalışmadan iktisat fakültesini bitiren bir öğrenci bilirim, sonradan maliye bakanı oldu!..

Şu iki şey çok ilginç, ormanda bir haftada on beş insan öldürülmüştü, sonra anlaşıldı ki, bir bilgisayar oyununu, canlıya çevirmişler, ne kadar çok adam öldürürsen, o kadar puan artıyormuş.

İkincisi şu, yaşlı kadın karşıdan karşıya geçmesine yardım etmesi için genç bir kızdan yardım dileniyor, geçerken kadın, kıza bir iğne batırıyor, kız bayılıyor, bir araba tutuyor kadın, bu benim kızım diyor sürücüye, metruk bir yerde iniyorlar, araba çekip gidiyor, derken telefon çalıyor takside, kız cebini düşürmüş, sürücü kızınızı annesiyle birlikte bıraktım az önce diyor, adam olamaz annesi yanımda diyor ve hemen gel, beni onları götürdüğün yere bırak, bırakıyor adam ama çevrede in cin top oynuyor.
İki gün sonra kızın organları çalınmış, bir çöp konteynırında cesedi bulunuyor.

Edgar Allan Poe ağlıyor...

Bu öyküyü kaleme alamadan elveda dediği için!..

6 Temmuz 2017 Perşembe

ORMANDAKİ KUĞU (Zümrüd-ü Anka)

 Ormanın kuytusundan az önce kanatlanan kuğu, yamaçta binlerce kutsal birer ziggurat gibi yükselen, tansıklı, kutsanmış ve baharağzında kırağılanmış, dallarında kar sepintilerinin elmas parıltılar yayarak göğü ısıttığı, yeşil çamların en tepesine, ürkütücü kanat sesleriyle ulaştığında -göğül yüzlü nimfalar- onu izlerken, meşe palamudundan küçük iki satir de, şaşkınlık dolu gözlerle, bir çamlara, bir de çılgın gibi kanat çırpan bu kuğuya baktılar.
  Kuğular ki erkekleri Europa’nın oğlu, dişileri Zeus’un kızıydı.
Bu akkuş, mızrak gibi yükselip, tuğlu çamların, yaşlı sedirlerin kırılgan filizlerini de aşıp, tüm duruluğuyla sonsuz göğe ulaştığında, içinde binlerce yaşamın kaynaştığı, büyük sarı ovayı da gördü. Kar tüyümlerinden arı, kumrucul gövdesini, bir ok gibi aşağı saldı, az sonra da gözlerden yitip gitti.
  Gece olduğunda orman cinsleri, gizlendikleri kuytu ve kovuklardan Samanyolu’nun üzerinde, kuzeyden güneye, binlerce kuğunun kanat çırptığını gördüler.
  Kuğunun ürküsül bir görüngüyle kanat çırptığı yerde, bir an gözü elâ, kirpiği karacıl, çalı yapraklarının arasından, güneşin yedi rengiyle parıldayan, bir tavus kuşu çıkmasın mı!.. Başı üzerinde gelinliğe benzer, Hint karanfilleri güzelliğinde, keman teli gibi incecik tüyler vardı. Bu dikleyik tüylerin arasında, kelebek kanadındaki yalancı gözcüklere benzer, tuhaf biçemler yanıp sönüyordu.
  Gizenç dolu renklerdi onlar!.. Harnup yeşilinin içinde sarı, keten mavisinin içinde tahıl beneği, çinko beyazının içinde pembe ve kadife siyahlarının içinde, kırmızı mercanların dizildiği, başak endamında taç!.. Tanrısal çekicilikte bir garip uçar, uslara durgunluk veren zarif yaratık. Yılankavi tüylerle sarmalanmış, gökparlı yollara yakışır bir görüngü, kar tüyümlerinin içinde kıvrılıp yatan doyumsuz deniz, inci dişli Amarcord!..


 Tavus gagası küçük bir kuştur. Tavukçul…


 İşte renkleri, düşlerde gezinen masal prenseslerinin zülfü gibi yayılıyor, Venüs dinginliğinde bir koku çayıra dağılıyor. Harun’un çıngıraklı saati gibi, Keykavus’un kaftanından alımlı, zümrütle, yakutla içrek, incinin yeşimin sarıştığı, kakma hançer gibi sülüs tüyler, dokunduğu yerleri yakıp aydınlatıyordu.
  Taç Mahal’den, Ren deltasındaki bütün ormanlara dek ötüşmüş tavus, şimdi şu tanrının düşlerinden de yeşil ormanda; tilki kuyruğu çamlarının, köknarların, ıhlamur ağaçlarının arasından sızan güneş ışığının oyunlarına kanarcasına; -Ona tafra yaparcasına- kuyruğunu açmasın mı!.. Onu gören bir satir hemen bayıldı, bir nimfa tünediği ağacın dallarından, paldır küldür yere düştü, bir aslanın gözleri çenek gibi büyüdü, bir ceylan dona kaldı, bir sincap kovuğunda hoplayıp, zıpladı, bir sürüngen incecik, yırtıcı sesler çıkararak, kötücül kokular yaydı. Binlerce kuş sustular ve ormanın tüm kelebekleri, tavusun çevresini sardılar. Us uçuran görüntü, meleksi yaratıkların koruduğu bir renk ve desen ormanına dönüştü. Tüm satirler yaşamın kutsandığı bu anda, ölüm sessizliğiyle yutkunarak, bu renk ve desen harmonisinin büyüsüyle kendisinden geçtiler…
Aaa!.. Çalılığın içinden, bir de sülün çıkmasın mı! Sülün kuşu! Az önceki alaca güveyle, saatlerce sevişip çiftleştikten sonra, birden peydah olan bu kız kanat, bu renkçil uçar, bu mineral tazeliğinde gerinen bıçkın, bu sahtiyan biçemindeki civan, bu bakılışı güzel uzun kuyruğun, çalılıktan çıkarkenki gürültüsü, az önce otların arasında delicesine inci arayan, kar kuğusunu işte böyle ürkütmüştü…

 Avcı Mehmet, on yedi bin kişiyle ava çıkar, Trakya ormanlarında nice kuğu, sayısız sülün ve gönlü yaralı binlerce geyiği avlardı. O civardaki tüm geyikler kahırlıydı bu yüzden. Beograt’dan, Nemçe’deki kayalıklardan, Boğdan vatanından şahin getirtip, sarayda ehil yaparak, doru atlarla, Istranca, Köstence ormanlarına girer, tapirden, hüthüte dek, kunduz demez, gündüz demez ne bulursa avlardı. Ayaklarını çöğürlerin yaktığı aslanları, kuyruğundan sürükleyip, sarayın avlusuna bıraktığı, halayık ve hasekilerin, aslanların dinmeyen uğultusuna gözyaşı döktüğü ve ‘Burası Ölü Aslanlar Avlusu’ diye erinip dövündüğü söylenir.
Avcı Mehmet, nice Mehmet’in dördüncüsü olup, şahinlerle şahin avlar, atmacanın gözünü, ipek mendille bağlar, av günlerine değin; emir kulluğuna alıştırırdı bu kara kuşları. Gözleri oyuk, aslan ve geyik kafalarıyla dolu hareminde, kimi yazgısız cariyelerin cansız vücutları, gün-tün eşiğinde, Sarayburnu önlerinde karaya vururdu…

 Çalılığın içinden çıkan sülün, gökte güneşin dönüşüne dek süren sevişmeden doymamış olacak ki, tavusla didek-gaga oynaşına girdi. Oynaşta bir sülün alta düşüyor, keyifle yuvarlanıp debelendikten sonra, küçücük çimenlikte, kuş tırnağı gibi yayılmış sümbülleri kırıp ezerek, gül kokulu ayaklarının üzerine dikiliyor ve minicik mahmuzlu, kınalı bilekleriyle süslü tavusun, billur göğsüne dalar gibi yaparak, gagasını yakalıyor ve incecik dideğiyle başlıyordu kıvrılmaya… Ve gölde yüzen su perileri gibi, ormanın boşluğunda, nar ağaçlarına, kırmızı meyveli böğürtlenlere, pelitlere çarpa çurpa, batıp çıkarak, asılıp sürüklüyor, keçi ayaklıları ürkütüp, bu kez dönerken, bu sevişip didişmede sıra tavusa geliyor, bir fırsatını bulup -bir punduna getirip- mavil kuşun alt dideğini kavrayan tavus, onun küçük dilini oynatıp, çığlık atamamasından da yararlanarak, bu kez sülünü sürüklemeye başlıyor ve cevizlerin dallarına sürünüp, palas pandıras girerek, kokularla ayılıp-bayılıp, süzüşüp sevişerek koca ağacın oyuk gövdesine, pata-küte kıç üstü düşene dek oyunu sürdürüyordu.
  Hava kararıyor, Zeus, ormandaki ağaçların arasından yükselen, biricik kavisli boşluktan, bir Tepegöz gibi ormanı gözetliyordu. Bu anda bütün hayvanlar hipnos olmuş gibi duruyor ve hemen o anda tavus, bir hilâl gibi yine kuyruğunu açıyor ve ormanı, bu inciler, leylâklar cennetini, bu kuşburnular, alakuşaklar gezegenini, en çılgın renk balatları, en azgın kokusullarla kaplıyordu.
  Gökleyik yüzlü, yüce Zeus susuyordu o an. Dev çenesine yasladığı, mabut elini oynatmadan, kara bulutların arasında devinerek avını düşlüyordu!..
Afro ise; geceyi geçireceği Kentauros’un peşinden koşuyor, gözden ırak ormanda, ürküsül yüzlü, Herakles denli güçlü Gençtauros’da kaçıyordu. Karanlık dallara hışırtıyla sürtünüyor, onun çılgın, bitmez tükenmez isteklerini, daha önce tatmış olan birkaç satir, hemen kuytulara, orman diplerinde; boş ağaç gövdelerine tırmanıp, kayaların içine sinerek; saklanıyorlardı.
 Bunu gören kimi hermafrodit, sevi tanrıçasının önüne çıkıyor, erselik figürlerle süslü devinimini, kösnül danslarla bezeyerek, bu isteri tanrıçasını daha da çıldırtıyorlardı.
 Bu saatlerde, bir de Çinli bir prens geçerdi ormanın içinden. Altın sarısı seyrek bıyığıyla, ateş ağızlı bir ejderhanın sırtında; sağ eli yelek cebinde, sol omzunda talih kuşu gezdiren. Melek yüzlü günahsız.
Bir filin üzerine kurulmuş tahtta, bir tülün arkasında, beyaz atlı bir prens onu bulana dek uyuyacak olan; sonsuzca beklemeye yargılı, bir Hint prensesiyle, karşılaşana dek dolaşacak olan, Çinli prens! Güceratlı mihraceyle, Pekinli genç şehzade!..
 

 Ceviz ağacının, mantar küfüyle dolu kovuğuna düşen sülün, tüylerini çırparak oynatıp kalktığında, kırmızı karıncalar, kelebek larvaları, minik uçarlar, dağ kedisi tüyleri ve yeşil uzun bir peygamber böceği, istenç dışı hoplayıp, zıpladılar.
A kşam oluyordu. Sülün ve tavus son kez oynaşacaklar, kimi canlılar, tuhaf devinimler yapacak, toprak altında kemirgenler uyanacak, nimfalar geceyi geçirmek üzere, dallara tırmanacaklardı. Tavus son kez dolunaya öykünecek, son kez güneşe benzeyerek, açacaktı kuyruğunu. Olimpos’un yücelerindeki eğrelti otları, at kuyrukları yatışacak, lâdinler kokuşacak, Pan flütünü üflerken, güneş bir Hera düşü yaşatır gibi, oyuklara, kovuklara dek girecekti. Yaşamın gizil bahçeleri, son kez gülecekti akşam olmadan, tüm savanlar, tüm ormanlar, tüm koruluklar, korular, bilinen bilinmeyen tüm ağaçlar-ağaçlıklar uyuyacaktı az sonra…

 Kararan yaprakların arasından, sinsice, bir tımarlı sipahi yaklaşıyordu av borusuyla, kös çalıyordu bir baykuş. Binlerce şahin, sahiplerinin şirpençeli ellerinde buyruk bekliyorlardı, tiz çığlıklarla doldurmak için alacakaranlığı!..
 Öne doğru birden uzanan, meşin kaplı, kara bıyıklı, emrivaki ses. Kemirgenler, sürüngenler, uçarlar, kokarlar, yatarlar, hepsi kaçıyordu bir alarm zili duymuşçasına, bir tamu kokusu almışçasına…

 Dişil sülünle, eril tavus, oğlan-kız oyununu sürdürüyordu. Bir ok atımlığı öteden, yayı dağ kedisi penisinden, oku hüthüt tüyüyle süslü, bir 16. yüzyıl Azrail’i vınlayarak geldi ve tavusla oynaşında gemi azıya almış, istekten dolup taşmış, saatlerdir ormanı adımlayan, sülünün incecik boynunun, tam ortasından, vınlayarak geçti!..
  Sülünün kopuk-yırtık boynu, boğuk-kısık bir sesle, tavusun sorguç başlı gagasını, son bir kez kıstırıp, kavradı. Ve gözlerine inmekte olan, o kuşlara özgü saydam perdeyle birlikte, cansız başı, gelin teli gibi sallanmaya başladı.
 Tımarlı sipahi, büyük bir heyecan ve telâşla atından indi, nimfa ve satirler gizlendiler. Çinli prens ters yönde uzaklaşmaya başladı, sürme gözlü mihrace sonsuz bir uykuya daldı.
 Avcı Mehmet’in elindeki şahin birden fırladı, uğursuz, komutsuz bir girdap gibi fırladı şahin; albızın tohumu geliyormuşçasına, tazılar atıldılar, tüm canlılar ciğiltiyle kaçıştılar, tavus kuyruğunu bir güneş gibi son kez açtı.
Çoğalan bulutların arasından bir şimşek çaktı, gök gürültüsü alev bir top gibi gezinip, tüm tümseklerin, tüm çukurların içini dolaştı, sülünün ağzı tavusunkiyle bitişik; son bir kez açıldı…
Ve gökkuşağıyla doldurulmuş, bu ağır külçe, içinde bin bir giz barındıran, bu eşi bulunmaz mücevher, sonsuz bir sessizlik, bitimsiz bir umarsızlıkla, -yavaşça- toprağa düştü!..
 

 Zümrüd-ü Anka öldü…