22 Ekim 2017 Pazar

DİSTOPYA

 
 
 

''M.R.T için...''
Kısacık bir şey anlatmak istiyorum...
Küçük bir kır lokantasında, babamla yemek yemiştik, minicik bir yerdi, çok uzakta deniz görünüyordu... Kalkarken dedim ki, ağzımın kıyısında köşesinde bir şey var mı? Elini uzattı, şöyle bir yokladı ve çenemin üzerindeki beni temizlemeye kalkıştı!..
Aradan 40 yıl geçti ve şimdi anlıyorum ki, insanların tümü birbirine yabancı varlıklar, ayrılar, çenemdeki benin, o güne kadar yıllarca varlığının ayrımına varmayıp, o an, bir yemek evinden kalkarken algılayan; insanlık...
Hepimiz, her zaman böyleyiz, hepimiz ayrıyız, ruhumuz, bedenlerimiz, alışkanlıklarımız, her şeyimiz ve bunu hepimiz biliyoruz. Söylemesi güç ama, ne kadar derin bir dostluğumuz, sevgimiz varsa, o kadar birbirimize düşmanlığımız ve önü alınmaz nefretimiz var.
Babama o gün alınmıştım içten içe, ama bugün yaşamdan aldığım dersler ve zamanın yatıştırıcılığı artık beni de değiştirdi ve yaşam iklimim çoktandır onlara uyum göstermek konusunda büyük başarılar sağlıyor...
Büyük başarılar...
Şaşırtıcı gelebilir ama, sonraları Newyork'a kadar uzandı yaşam yolculuğum, niçin; Newyork, çocukluğumda duymuştum ki, orada gökdelenler yukarılarda -iki paralel doğrunun sonsuzda birleştiği gibi- birleşir, bulut ve güneş görünmez olur ve kent sonsuz bir karanlığın içinde yaşar... Neonlar kenti sürekli aydınlatır, mağazalar hep açıktır ve gündüz ve geceleri yalnızca saatler belirler. Bu efsaneyi duymuştum ve Ledin Krallığı'nda (Light Emitting Diode) yaşayan insanların, hiç bir zaman bunun ayrımında olmadıklarını da işitmiştim.
Uçağım güneşi içer gibi, Atlantik üzerinden Morristown hava alanına indiğinde güneşin çoktan düşlere karışabileceğini anlayamadım. Işıklar, göz alıcı ışıklar her şeyi unutturuyordu, yapay aylar, suni güneşler, yıldızlı gökyüzüyle dolu sanal dünyalar her şeyi hoşnutluk veren bir sanrıya dönüştürüyordu, daha önceki yaşamım taşrada geçmiş gibi bir duyguya kapılmıştım ve kendime acınıyordum artık...
Kısa bir öykü bu...
Yıllarca yaşadım orada, bir gün bile güneş nerede, mehtap nerede, yıldızlar neden görünmüyor diye düşünmedim, yer gök güneşle, ayla, yıldızlarla doluydu, sonra işte korkunç gerçeği bir gün anladım; İnsanlarda sanaldı burada...
Tanrıyı yadsırcasına ya da ona ulaşırcasına yüksek binalarda toplanıyorlar, başka yerlerdeki diğer insanlar için duygulandırmayan, barbarca kararlar veriyorlar, oraya silahlar, uçan roketler, lazerler gönderiyor, robokoplar salıyor ve kendileri dışında, her yeri güneşin kavurduğu bir cehenneme çeviriyorlardı.
Hiç kimse ayrımında değildi olan bitenin. Yavaşça ve sabırla bu kentten, dünyanın başına bela olmuş bu sanaliteden ve bambaşka bir inancın pençesine düşmüş, tuhaflıkla dönüşmüş bu robotlardan kurtulmak istedim. Zaman geçtikçe davranışlarım değişiyor ama işim gittikçe zorlaşıyordu. Onlardan ayrılıyor tepkilerini çekiyordum.
Kısa zamanda benim ne yapmak istediğimi anladılar ve bir gün aniden içinde yaşadığım, oradaki Metrocity'lerden Building'in kapısı çaldı!.. -kaçma isteğim ve her şeyi haykırabileceğim korkusu onları harekete geçirmişti!- (Neuromancerler'dir diye düş bile kurdum!) büyük bir telaşla, bina dışındaki diğer asansöre koştum, bugün bunu nasıl başardığımı bilemiyorum ya da onların buna nasıl göz yumabileceğini...
Zemine indiğimde ışıklar gözümü neredeyse kör ediyordu, evsiz bir Quasimodo, öylesine biri ve hiçbir şey olmamış gibi, binanın çevresini süsleyen, onu diğerlerinden ayıran, sentetik çalılıkların içine girdim, sinsiydim, ayağım, yere gömülü bir kanalizasyon rögarına takıldı, işte o zaman, Tanrı'ya ilk kez böylesine içten yalvarıp, dualar ettiğimi ve ürpertiler içinde bugün bile sürdürdüğümü söyleyebilirim.
Öykünün sonu yaklaşıyor...
Kanalizasyon kapağından, 'Açıl susam açıl' dercesine girerek, el yordamıyla demir tutamakları kavrayıp, paslı merdivenlerden, tuhaf şırıltılardan, yitip giden dolantılardan, aşağılara doğru süzüldüm, nereden geldiği belirsiz bir ışık, sızıntıyla ortalığı aydınlatmaya başlamıştı...
Sislerin arasında büyük bir kalabalık belirdi, işte biri daha kurtuldu diye, sessiz bir tansımayla haykırıyorlardı. Bayılacak gibi oldum...
Göz gözü gördüğünde, hıçkırıklarla birbirimize sarıldık, şoka girmiştim, onlar beni teselli eder diye beklerken, ben onları teselli ediyor, ağlamayın, her şey bitti işte diye yalvarıyordum...
Şimdi orada yaşıyorum. Güneş, ay ve yıldız gene yok. Ama gerçek var, her şey bir gerçeklik içinde yaşanıyor!.. Yaşamak, sevgi, barış...
Ve inanmayacaksınız ama; Aşk!..
 

17 Ekim 2017 Salı

AY IŞIĞI

 
 

 


 
Gölgelerin karanlığında onu izleyerek; metruk evlerin arkasından açık bir alana çıkmışlardı işte. Adam hiç bir şeyden habersiz yürüyordu, uzakta ışıklar yanıyor, tek tük pırıltılar yanıp sönerek, hayatın varlığını ve suyun sürekliliğini işaret ediyordu. O, küçük dualar mırıldanarak ilerliyor, geçirdiği bunca zamanı kutsayarak, kazasız belasız geçen ömrüne şükrediyordu.
Arkadaki adımlarını hızlandırdı.
Öteki elindeki küçük paketi sıkıca tutuyor ve bir an önce eve varmak istiyordu. Küçük kızını düşlüyordu, onu sevindirmek yaşamının biricik amacıydı artık. Küçük bir dereciği adımlarıyla zıplayarak geçti, uzaktan köpek havlamalarının sesi geliyordu. Mahallenin bildik köpekleri; bu küçücük şehirde, mabetlerden, kulelerden tanrıyı ululayan seslere eşlik edip, yansılamak ister gibi bir dünyanın içinde yaşayıp gidiyorlardı.
Adamı izleyen kişi gerilerde kalmıştı, açık alanda ona fazlaca yaklaşmak, kuşkuları çağırmakla, tehlikenin yer değiştirmesine yol açabilirdi. Belayı arıyordu evet ama, arayışın öznesi olmak istemiyordu. Uygun bir aralık, her şeyi güvence altına alabilir diye düşünüyordu karanlıkta...
İzlendiğinden habersiz biri ve onun ardından, zamanın tortusunda katmerlenen kiniyle, günahkar olmanın çekiciliği ve kararlılıkla yürüyen başka biri.
Tanrı adına, bir yazgının yerine getirilmesil adına, evrenin gizleri adına, kozmik gerilimin sürüp gitmesi adına, yaşamın sevdalarla akışı adına; bugün 'İş' ona verilmişti. Bir tür elçi gibi duyumsuyordu kendini ve gecenin karanlığının, düşüncelerine kat be kat destek oluşuna, alabildiğine şaşıyordu ve ilk kez duyumsuyordu bunu...
Bir elçi, bir uygulayıcı olmaklığın, güvençle dolup taşan, kin dolu gözetleyicisi.
Denge arayan bir tür havari.
Ölümün şakaya gelebilecek bir yanı ve insani bir şey olabileceğinin kanıtlarından biri de bu gece olsa gerek diye düşündü. Üstelik tanrıyla işbirliği yapılabilen tek oluntu belki de buydu.
Az sonra olacaklarla, az önce düşündükleri arasında, sonsuzluk kadar bir uzaklık, birlikte çarpan iki yürek kadar bir yakınlık olduğunu ayrımsadı bir an. Kurbanına acımaktan ziyade bir sevgiyle bağlanıyordu giderek. Dönüşüm kutsaldı. Tanrısal bir edim adına, gerçekte ikisinin de soycul bir işbirliği içinde olduğunu düşünüyordu. Habil'de, Kabil'de tanrının evladıydı.
Yaşam korkunç bilinmezliklerle sürüp giden görkemli bir serenattı belki de, bir seremoni, aynı zamanda baş kaldırabilen ve yıkıcı ve zamanın kendini çürütüşüyle diz çökebilen bir kardeşlik...
Az sonra olacaklarda, bunların tümünün payı vardı.
Adam belini yokladı, evet yerinde duruyordu, gecenin karanlığında, o kadar kuşkuluydu ki, yerinde duruyor olsa bile, yine de ikide bir yokluyordu onu.
Güvenç ve kuşku, güvençsizlik ve inanç paralel dünyaların olmazsa olmazıydı belki de, üstelik bu gece varlığı ona bağlıydı, en küçük bir yanlış, ufacık bir hata, rollerin değişmesine ve sonsuzluğa kavuşacak olanın, bir bilinmezliğin, bir gizin bağışlanacak olanın, som gerçeğin tadına varacak olanın kendisi olmasına yol açabilirdi.
Son derece gurur kırıcı bir şey olurdu bu, görevini yerine getirememek, üstlendiği şeyi gerçekleştirememek, sorumluluk duygusunun rezil ve aşağılık katlarına düşmek, ilençle, gülünçlük arasında bir yere sahip olmaklığın bezginlik veren salınımında, hiçlenerek, yaşamın içinde sürünüp gitmek anlamına gelebilirdi bu.
Bu tür bir aşağılanma, bir tür hiçliğin içinde, yitip gitmekten başka bir işe yarayamazdı ne yazık ki.
Ölecek olan, ölmelidir bu dünyada, yok edici kimse, sorgusuzca yok edebilmelidir, kaçınılmazlıkla...
Bir dengenin aranışı ve göksel terazinin işleyişinde, herkesin üzerine düşeni yerine getiriyor olmaklığından, başka bir şey değildi bu dünya!..
Yukarıda 'Küçük Ayı' yanıp sönerek, bir terazinin kefesi gibi salınmıyor muydu, ilahi adaleti aramıyor muydu; gecede derin bir sessizlik içine doluyor ve lekesiz, ılık bir rüzgar kendine eşlik etmiyor muydu.
Sahne onlar için hazırlanmıştı bu gece ve belleğin şaşırtısı, düşüncenin yön değiştirerek, uygulayımın yanlış yollara sapması, bir utanç ve kibir içinde, us kıran bir düş bozumuna yol açacak açmazlara sürüklenmesi, gecenin dinginliğini ters yüz edebilirdi. Bu onlar için daha feci bir son olurdu. Çünkü, kasvetli karanlığın içinde, tanrının onları gözetlediğini biliyordu.
Bir yanlışlık, ikisini de hiçleyip, yok edebilirdi; evrenin olağanüstü gerçekliğinde, kozmik salınımında, sarmal ipin, dalga boyunun, kutsal parçacığın; sonsuzca akıp giden bir düzeneğin sarsılmaz geleneğinde, katıksız, bitimsiz geleceğinde; bir milim bile sapmadan, üstlerine düşeni yapmaları için, tanrısal uyum adına, en küçük bir yanlışa düşmemeliydiler, bilerek ya da bilmeyerek, görerek ya da görmeyerek, belleyerek ya da...
Şeytansı bir unutuşla...
Hiç fark etmez!.. Üstelik işin aktörleri, açık seçik görünüyordu, hiç bir kuşkuya yer olamazdı gecenin içinde...
Kızı eşiğe çıkmış 'izlenen adamı', bir olasılıkla yazgısından kaçan adamı bekliyordu. Varoş mahallelerinde olağan bir şeydi bu, bekleyiş... Solgun, ölgün ışıkların altında, biricik babasını bekliyordu kızcağız, ne getirecekti acaba bu gece kendisine, nasıl bir armağanla buluşacaktı...
Hiç bir şey olmasaydı bile, tanrının yüzü gülecekti bu gece. Göksel yargının terazisinde, karar verilmişti artık ve Levililerin işlerinden birinin, tam da bu anda, bu saatte yerine getirilmesi kaçınılmazdı.
Evrenin gizlerinden birinin yerine getirilmesi, göğün kutsal yasalarının işleyişinde, bir kararlılığın sürüp gitmesinde ve havarilerin işiyle baş başa olmanın pervasızlığında bu gece, 'Olacak Olan', her şeyin üstünde sayılmalıydı doğal olarak, sonsuzluğun akışında, ritmin bozulması düşünülemezdi ve eni sonu, kesinlikle kabullenilmeliydi bu gerçellik.
Kızın olası çığlıkları ancak bir iç çekişi üstlenecek kadar cılız ve sessiz olabilirdi, ölüm marşına bile bir solfej olamazdı o, ama yine de minik bir prelüd olabilseydi keşke.
Karanlık iyice çökmüştü...
Adam gecede, köhne barınakların canavarlar gibi sırıttığı şehrin bu kenar mahallesinde, tek katlı, hüzün veren evlerin önüne gelmişti işte, neredeyse kavuşacakti özlemine.
Canım diye sarıldığı kızı, kaç adım ötedeydi ki...
Bir tütün içimi kadar. Bir duanın okunuşu kadar. Bir sevdanın yakışı kadar. Bir iç çekişin özlemi kadar. Belki de olanaksız bir düş kadar olamaz mıydı... Bir kucaklaşma, bir özlem, cennetsi bir koku... O kadar ya vardı ya da yoktu.
Birden bir şey patladı, köpek seslerini ve tanrının ululanışını bile bastıracak kuvvette bir gürültüydü sanki.
Bir yazgının yerine getirilmesi, yaratan ve bağışlayıcı olanın kışkırtıcı buyruğunda, bir edimin, kutsal bir buyrultunun gerçekleşmesi...
Ama nasıl tanrının ululanışını bile bastıran bir çınlayışla gökyüzüne yükselebilirdi ki o...
Kurbanını izleyen adam, hiç olmadığı kadar bir korkuya kapıldı, bir ikilem, bir dolambaç, hiç bir çıkışın olmadığı bir burgaç, hiç bir kurtuluşun olmadığı bir dolantı bu diye haykırdı birden!..
Korku bütün bedenini sarmıştı ve dünyadan kurtulmak istercesine, hızla kaçıyordu artık.
Öteki yere düşmüştü bile, hiç bir çığlık, hiç bir ses, hiç bir gürültü çıkarmaya vakti olmamıştı onun ve bir melek gibi uzanmış, artık bir günaha bile dokunamayacak gözleri, hala özlem dolu parıltılarla doluydu ve bedeni birden küçülmüş, sanki toprağın içinde yitip gitmiş ya da ansızın gökyüzüne çekilmiş gibiydi.
Bir boşluk, bir boşluğa bakıyordu artık!..
Bir öç, bir hesaplaşma, kimselerin bilmediği bir alış verişin, dehşet veren öyküsünün içinde roller bitmişti işte. Biri yerde uzanmış yatıyor, öbürü karanlıkta bacaklarını açmış, tuhaf, acayip bir cisim gibi uzayarak, sanki sonsuzluğa koşuyordu.
Tanrı gülümsemekle yetinmişdi...
Sonra ayağa kalktı ve gölgelerin içinden, bir görevin yerine getirilmesinin huzuruyla, göklerdeki yuvasına doğru dev adımlarla gitti.
Ay ışığı cesede vurdu ve ortalık sükuna erdi!..

 

3 Ekim 2017 Salı

VLADİMİR BURKONY / Ulus Fatih / Roman / 666 Sahife / Cinius Yayınları.

 
                       
Her insan bir kütüphanedir...
47 yaşında, düş kırıklığıyla sona eren bir yaşam; ama imgelemde uçsuz bucaksız bir hayatın romanı... Bilimin, sanatın ve yaşamın amansız bir eleştirisi...
...
''Vladimir Burkony bir müzisyendi, geçmiş yıllarda; 'Ural Birliği'nin dağılması sonucu, ortaya çıkan parçalanma ve ekonomik kriz ertesinde; Ukrayna'dan ülkemize göç etmek zorunda kaldı. İyi bir eğitim görmüş ve kemana gönül vermiş biriydi.  Durumu iyileşecek, geçim noktasında bir birikim edinecek ve ülkesine geri dönerek,  derin araştırmalar, besteler yapmak ve akademik çalışmalarla, müzik tarihine katkılarda bulunmak istiyordu...
Ama düşleri gerçeklere yenildi ve ne yazık ki, bar ve pavyonlarda, ucuz işler, öylesi şeyler diye niteleyebileceğimiz ortamlarda yıllarını geçirerek, gün geldi umudunu yitirdi!..
Sanrılara kapıldı ve içine düştüğü karaduygular tüm bedenini ele geçirdiğinde; bir gece yarısı canına kıyarak, bu dünyadan ayrılmayı yeğledi.
Bu kitap, çağımızın 'Umutsuzlar Parkı'nda, kimselerin görmediği ve sessizce geçip giden, kimi canına kıyan, kimi yarı yaşar, köprü altlarında, sağda solda ömrünü tüketen ve tanrının düşünmekle, idealist ülküler peşinde koşmakla cezalandırdığı insanların; hepimizi dehşete düşüren, trajik romanıdır...''

23 Eylül 2017 Cumartesi

TUBA


Saltık Mutlan. Saf Güzellik. Tuba'yı mahalli gelenekler, yazılmamış görenekler gereğince birbirine konuk olan aileler arasında tanıdım. Yaşını belli etmeyen insanlar vardır, evlidir, çocuğu vardır ama kendisi çocuk gibidir, yirmi yaşlarında mı, otuz olabilir mi, belki kırktır, ya yirmi bile değilse... Mona Lisa gibiydi, ne gülen, ne ağlayan, masum, cansız bir melek, bakan ama sanki görmeyen bir huri, cennet elçisi...
Çehresi keskin çizgilerle belirlenmiş, ama gözlerinin güzelliği o hatları yumuşatıyor, belirsiz elmacık kemiklerinin süslediği yanaklarını, çenesinin çukurunu ilahi bir haleyle, ışıkla aydınlatılmış, göz alıcı bir seraba dönüştürüyordu. Buğulu bakıyordu Tuba...
O bir çocuğu ve eşinin annesiyle, arada bir eve geliyor, bir koltuğa oturuyor ve saatlerce kıpırdamaksızın durabiliyordu. Çocuk mızırdansa bile anneannesi ilgileniyor, onun çayını gülümseyerek getiriyor, tüm hizmetlerini gerekirse ben yapıyordum. Yalnızca buğulu güzelliğine olan hayranlığımı yeterince yaşayabilmek, süzüp, gözlemleyebilmek ve haleti ruhiyeme yeni imgeler, serzenişler, el değmemiş görsel, simbiyotik estetler kazandırabilmek için...
Bazı kadınlar sizde hiç bir duygu uyandırmaz, sempati, masumiyet, beğeni, meleksi bir vicdan, melankoli ya da kışkırtıcı bir yaşama arzusu, Tuba bir sentezdi, hiç bir şeydi o, her şeyden bir parça vardı belki ama yaşama ilişkin belirgin hiç bir şey yoktu onda...
Pygmalion'un yaptığı heykel gibiydi o, dünyanın en güzel kadını, ama cansız, eşiyle nasıl geçiniyordu acaba, çocuğunu nasıl yapmıştı, garip... Beğenileri, alışkanlıkları, yaşama bakışı o denli sıradandı ki, dizi izliyor, merdivenleri çıkıyor, su içiyor, başını seslerden yana çeviriyor ve gece geceliğini gösterdiği saatlerde uyuyordu sanırım.
Herkesin bir hayranı vardır şu dünyada, bu kadın nasıl bu denli sakin olabiliyordu, müsekkin mi yutuyordu, kanında baygınlık veren bir balsam mı dolaşıyordu, tanrı vergisi bir yaratık mıydı yoksa, anası babası ime time karışmış insanlar vardır ne de olsa aramızda, çok naziktirler, canınızı, malınızı, mülkünüzü veresiniz gelir, acaba Tuba kimliğinin, kişiliğinin, doğasının, naturasının ve imrenilesi moralitesinin bilincinde miydi...
Şu diziyi açsanıza derdi, gaipten gelen bir sese kulak vermek kadar olağanüstü bir şey var mı şu dünyada, ben vahiy gelmiş gibi açardım o kanalı, mihaniki... Sonra haberlere bakalım derdi, uyur gezer gibi açardım başka yeri, kraliçemiz, efendimiz, altın taçlı mabutlardan daha kutsal ecemiz yeter ki emir versin, yeter ki buyursun, gönüllü kölesi, onu kırmak şöyle dursun, ne isterse ayağına getirmek şöyle dursun, başını bile çevirmesine dayanamaz, onun elini bile kaldırmasına gönlü el vermez, bu çelimsiz görünen, ama ağır başlı, bu zarif bir meleği andıran ama iç dünyası kararlı, yeryüzündeki tüm işlerini sanki sıraya koymuş, her şey zamanı gelince sanki hallolmuş, bu tanrısal yaratık, bu yeryüzü ceylanı, nasıl karşılıksız bırakılabilir ki...
Onun bu antik mermerlere oyulmuş tanrıçaların bile sönük kaldığı anıtsal güzelliği, dünyanın hayhuylarına karşı olağanüstü uzak, cennette bile görülmez diyebileceğiniz sessizliği ve sultanlara, hünkarlara, hakanlara, krallara, demir baş Şarllara bile layık görülemeyecek büyüleyiciliği, nasıl bir şeydi ki ve neden bu dünyanın alelade bir yerinde yaşıyor ve neden kendi içinde büyüttüğü ulaşılmaz güzellikteki incisini, -istiridyesinden çıkan Venüs gibi- küçücük gölcüklerde, balığın bile yaşayamayacağı ırmaklarda, deniz bile denilemeyecek maviliklerde saklıyordu ki...
Bir gün çocuğu lavaboya gidecek oldu, anneannesi yoktu, nedenini soracak değildik tabi, klasik görüntüler yineleniyor, çaylar, kahveler içiliyor, ne isterse yerine getiriliyordu. Çocuk annesinin de gelmesini istedi, gözlerime inanamadım, kaç yıllardır, bu afsunlu güzel, bu tanrıların Mona Lisa'sı ilk kez yerinden kalktı, soldan ikinci kapı demiştim, nerden bileyim dış kapıyı da sayacağını, küçücük ardiyenin kapısını açmış yanlışlıkla, yarı karanlıkta, gövdesi kopmuş eşyalar, parçalanmış yolluklar, sanki canlanmış oyuncaklar ve tuhaflıkla sırıtan davlumbaz parçalarını görünce, hafif bir çığlık atmıştı. Dünyamızda bir ilk!..
Koştum ve lavaboya götürdüm onları, çocuğuna birlikte yol gösterir, yardımcı olurken, birden doğruldu ve belki de istemeyerek, -bugün acaba bilinçli bir eskiv miydi davranışım diye utanıyorum- boynu ağzıma geldi, dudağıma tabi...
Duygular, düşünceler ve eylemler aynı anda gerçekleştiğinde bir kaos oluştururlar, haklar ve haksızlıkların karmaşası, doğruluk ve eğriliğin şatafatı, vicdan ve acımasızlığın muhasebesi, gezegenimizi ayrı ayrı ülkelere, bölgelere, kentlere, mahallelere, semtlere, evlere ve evleri de, şu olayın kahramanlarına ayırır. Belki de süsler!.. Hiç bir şeyi bilemeyiz.
Ben kardeşime düşmanım, kardeşimle ben, komşuma, komşum kardeşim ve ben, mahalleye, mahalle, komşum ve bizler şehre, şehir, komşumuz, ben ve kardeşim ülkeye, komşular, ülke ve biz dünyaya düşmanızdır. Hayatı yaşamak isteriz, kendimiz olabilmeyi isteriz, hayatın bizi yaşadığını anladığımız anda, benliğin ben olmadığını, olamadığını sezdiğimiz anda, sağlığımızı yitirir, düşüncelerimizin yönü sapma gösterir, dışavurumcu olur ya da sinikleşiriz.
Tuba'ya ilk ve son dokunuşum o oldu, gördüğümde ne eller birleşir, ne bakışır, ne karşılaşır ne de tartışırdık. Hoş geldiniz ve güle güle... Hayatın cilveleri değil, insanların, evlerin, konu komşuluğun yazılmamış anayasası ve seve seve boyun büktüğümüz, gönül eğdiğimiz, hiç bir zaman bir şey demenin düşünülmediği, sosyal statülerimizin, yaşadığımız bölgelerde, semtlerde belirlenmiş, değişkenliği, üç aşağı beş yukarı dikenli tellerle berkitilip, sınırlanıp, çevrelenmiş, beton otlakların altın kuralları...
Öyle mi...
Tuba'yı, dünyanın tüm acılarını, sevinçlerini, keşif ve gizemlerini, bilinmeyenlerini, -sanki- ilahi bedeninde saklayan, bu çelimsiz, kendine bile uykulu, sessiz tanrıçayı, o günlerden sonra bir daha görmedim, evde hemen hiç durmayan, onunla bile öylesine karşılaşan bir insanın, eve gelen gideni sorma hakkı olabilir mi... Bir gün evin amazonu olağan gürültüler, tangırtılar içinde mutfakta oyalanıyordu, nasıl oldu bilmem, ağzımdan kaçtı da diyemem, Tuba nerelerde dedim...
Soruların hangisinin sorulmaması gerektiğini, hangisinin sıradan, hangisinin can alıcı ya da düşmanca bir kisve altında sorulduğunu insanlar bilir. Mutfağın gürültüsü arasında çariçem başını bile çevirmedi, sorum öylesi bir haberin yinelenirliği, umursamaz, soranını bile ilgilendirmez bir yankının kabullenirliği içinde kulaklarımı titretti...
O intihar etti!..

HANOMAG


Gökler tanığım olsun ki, çocukluğum öyle güzel, Baklan ovası öyle dillere destan ve İsabey öyle biricikti ki... Serenli kuyular, Çökelez dağının başından, ovanın ortasında bir düş diyarındaymışım gibi durur, gerçeküstü birer hayalet, birer atlı karınca gibi görünür, hepimizi ürkütücü düşlere, gülütlere sürüklerdi; peygamber devesini andıran yatay bir sırığı, dikey bir kirişin üstüne koyun, önünden ip ya da zincire bağlı bir kova sarksın, tam dengede çekince kuyuya dalsın, asılınca kovanın suyu, kuyunun mermer ağzından kocaman ovaya dökülüp, yayılsın... Kuyu ama deve görünümlü bir düşsel aygıt!..
Burçaklar, cevizler, incirler, bademler, keten tarlaları, buğdaylar, mısır bahçeleri, bağlar, kuşlar, arılar, atlar, sığırlar, insanlar, kızlar, oğlanlar ve acı tatlı, bulutları yaran, gökleri delen çığlıklar...
Tanrım varsın biliyorum, ama beni neden bıraktın...
Alabildiğine yayılmış kokular, sütleğenler, su gelini, süsenler; yılanlar, örenler, gömütler, ufuklara bile sığmaz umutlar...
Gizli gizli ağlıyorum anılarıma, nereden bilebilirdim ki gidenler geri gelmez, zamanlar geri dönmez. Kuş dili, böğürtlen, yaban gülü, kefre, patlangaç, sümbül, kasımpatı, kevser çiçeği, fesleğen, sarı, kırmızı, beyaz, mavi, binlerce renk, binlerce kuş, kelebek, arı...
Dereler, çaylar, kadife çiçekleri, kerkenez, dikencik ötüşleri, pınarlar, kavaklar; bir türbeye özenen apak armutlar...
Zümrüt Anka'mız arı kuşu... Kurig kurig sesleri, serçe cıvıltıları, kumru mırıltıları, dutlar, narlar, ağlayanlar, gülenler, sövenler, sayanlar ve tavuk karanlığında birden inen sessizlik... İbrahim'in Ebû Kubeys'den getirdiği Hacer taşı gibi, kara bir şeyin, günahlarımıza bakışı gibi!.. Kuşluk vakti kuşların ötüşüne dek, bambaşka dünyalar...
Bakın neler olurdu, deve güreşi olurdu Yazır'da, bir gün develer boşandı dediler, korkunç hayvanlar, tanrının yeteneğini açıkça görebilirsiniz, sarnıçları sırtında kırk gün susuz yaşayabilen hayvanlar, boynu yılan, ayağı at, üç kaşlı ağlar gibi bakan bir aşık, sırtı çadır, çift çadırlı olanı var, olağanüstü tuhaflıkta hayvanlar, uzaylı biziz ve dünyamızda 'Planet'in ta kendisi filan, neyse gün devrilene dek kaçtık hayvandan, köyümüze kadar koşmuştuk ardımıza bakmadan.
Başka bir gün, Arap Süleyman'ın sürücüsü olduğu arabaya kırk kişi doluşmuştuk, araba Chevrolet, burnundan soluyan, ağzından levye ile dişlerini kurcalamadıkça koşamayan eski püskü bir velî, doluştuk dedimse, iki horoz, on kasa üzüm sandığı, dört yorgan, sekiz arkalaç, siz bunun anlamını bilmezsiniz, zamazingo balyası diyeyim, on bir çocuk, biri ben, bir tanede ayakları bağlı buzağıyla, yavru bir keçi yolcular arasında, kefesinde ki bir kekliği de sayarsanız tamam oluyor yolcular, tam gidecekken biri geme var (fare-sıçan) diye bağırdı, vallahi kırk kişi bir dakika içinde birbirinin üstüne çıkmadan boşaldı, kapıları kapatıp içeriye bir kedi saldılar, kedi dedimse kır kedisi, eti değil, sarı ineği bile yer, bir kaç dakika sonra kapılar açıldı, geme kedinin ağzında, kuyruğu hala kıvranıyor ama, Hasibe Ana diye biri vardı, 'Yemen Melikesi' gibi gerindi ve bu geme artık cennetlik dedi!..
Kış aylarında kırlara giden olmaz, nasılsa birinin yolu düşmüş, susamış gafil, uçkuruna pabucunu bağlayıp kuyuya salmış, bir şey sanki kemirir gibi ipi koparmış, bir de diyor ki uluyordu sanki, bütün köy, Dedimköy'e yakın kuyunun başına gitti, meğer bir kurt düşmüş kuyuya, olur ya kuyunun suyu da bir karış kalmış çekilmişmiş, tanrının işine ne zaman us erdirebildik, bitkin köpeği, kuyudan nasılsa çıkardılar, vallahi kurt kırması köpek hiç bir şey olmamış gibi ovaya daldı, bir daha da gören olmadı, eğer ölüm zamanı gelip de ölmüşse, köpekler Hades'e, Kerberos'un yerine cehennem zebaniliğine gittiği için, bir köpeğin ölüsü hiç bir zaman görülmez, yerin altına çekilir o ve yaşamayı sürdürür!..
Gene bir gün, kar yağdı, Hasilli Caferlerin oğlu dağda tipiye kapılmış dediler, herkes silahını aldı dağ yoluna gidiyoruz, gidiyoruz dediysem, ertesi gün, yolunu yitirdiği ancak anlaşılmış, duru, dondurucu bir hava, bağ evlerini, dağ gümelerini tek tek arıyoruz, sonunda dağa yakın, bir kulübede tüfeğine yaslanır vaziyette bulduk onu, o kadar doğaldı ki biri, Hüsam, Hüsam diye bağırdı, hiç ses yok, ölmüş dedi, biri çarptı mı bir şey oldu, çocuk tepesi üstü, kendi bulunduğu yerin içine doğru sanki dikildi, kardeşi ağlamaya başladı, hayatımda böylesine donmuş, kaskatı kesilmiş ve sanki postmodern bir heykele dönüşmüş bir insan daha görmedim, hâlâ düşlerime girer.
Köyde Zeliha vardı, o kadar yoksullardı ki, alan yok kızı, bir gün Çalkebir'den tellança, deli amcadan mı bozma bilmem, gerçekten yarı deli biri geldi, köy odasında bir süre kaldı, biz başına toplanıyor, anlattıklarını dinliyorduk, belleğimde kalan tek sözü şudur, tekerleksiz araba yaptım ben, ne nasıl yaptın diyebildi çocuklar, ne de hani nerede diyebildik, köy çocukları yalnızca dinler, ileri giderlerse sopanın beklediğini bilirler!..
Zeliha'yı o adama verdiler, nasıl oldu ne bileyim, çocuğum ben, üç gün sonra Zeliha'nın köyde göründüğü hatta evlerindeki odanın içinde, gün boyu boşluğa bakarak öylece dikildiğini söylediler, bir ay sonra Zeliha öldü, şimdi düşünüyorum da tekerleksiz araba yapan adam, bence ona bir şey yaptı, belki de zehirledi, cinayetlerin gayri resmi olanı, resmi olanlarının düşlenmez katı ve şunu bilin ki, hepimiz birer katiliz, ölülerimizi çiğneyerek gezinip duruyoruz.
Son anlatacağım şey Hanomag, bu yazıyı bu traktör için düşündüm zaten, köyün Kıranardı denilen kesiminde, kocaman avluların içinde çocukluğum boyunca duran bir traktör vardı, o kadar görkemli bir makineydi ki, turuncuya kaçan sarı, tepesinde duran roket benzeri egzoz borusu, bir insanın iki elini hiç bir zaman kavuşturamayacağı kalınlıkta arka tekeri, olağanüstü güzellikteki dizaynı, çekinceyle karışık aşıktım ona, bir kere bile binmek nasip olmadı ama, sürücüsü Mustafa ki okulunun matematik birincisiydi, bir gün virajı alamayıp, minicik şarampole yuvarlanmış, hem de köyün içinde, geleceğin bilim teknik harikalarını yaratacak gözüyle baktığımız Mustafa, kara yazgısına böylece yenildi, anısı ve acısı ne yazık ki hepimizin içindedir.
Hanomag benim için şudur, biz teknolojide geriyiz, evet ama o traktörleri gören her köy çocuğunun, hatta benim bile bir şey bulma, bir bilinmezliğe ulaşma ya da hiç görülmedik bir şey yaratma hevesimiz vardır kesinlikle, bu insanların hepsi, her yeniliği tartışarak büyüdüler köyde, heves ve heyecan, arzu ve istenç doludurlar. Eğer biz bir adım ileri gidemiyorsak nedeni şu, fasonizm ve kolaycılık bizi tutsak etmiş. Bu insanların beyni, başkalarının ki gibi, hiç bir fark yok, ama çark ve çarklar öyle işlemiyor, okullar, otorite ve bağımlılık dolu atılımlar, bu insanların gözlerini köreltiyor ve ölüp gidiyorlar, insanımızı suçlayanlar, bezirgan, kalpazan ve dinozor dolu ormanların kibar çevreleri!..
Bir gün ovada bir bağ evine girdim, ıssız ve sessiz bir esintinin, bunaltıcı sıcağında elimi bir kaşıklığa soktum, tuhaf bir kovuğa, transistör parçası gibi, bakır tellerle dolu bir regülatör veya radyo aksamı, o an büyülendim, aya gittim sanki, sanki gelecekten bir ses, bir gün ölüme umar bulacağız, ölümsüzlük kapımızı çalacak ve bu manyetik tellerin arasından birbirimizi görüp, konuşacağız, geçmiş ve gelecekteki ölülerimizle Eden Bahçeleri'nde buluşup, gene söyleşeceğiz dedi bana...
Ve bir gün her şey, yeniden başlayacak.
Bu çocuklar teknolojide neden geri kalabilir ki...
Bir şey var, hiç birimizin bilmediği, bilemediği ya da bilmek istemediği...
Önce onu çözmek gerek.
Ve yaşam niçin ölümlü olsun ki, bilin ki ölümsüzlük, ölümden daha yakın insanoğluna!..

12 Eylül 2017 Salı

EDGAR ALLAN POE / BİLİME SONE (1829)


Bilim! Geçmiş Zamanların biricik sanatçı kızı sensin!
Her şeyi değiştiren içimize işleyen bakışın sevici gözlerinin.
Niçin ozanların yüreğini çiğneyerek avlanmayı yeğlersin,
Aç akbaba, kimlere kanat olsun buzdan gerçekliklerin?
Nasıl bağlanmalı sana? ya da nasıl anlamalı bilgeliğini,
Kim ayrılacaktı senden kim izinsiz kaçabilir ki düşüncelerinden
Evren denen gökyakuta kesmiş sandukada aramak için o defineyi,
Gözdağı verircesine açılan kanatlarınla gözden ırak yerlerde?
Diana'nın arabasıyla uçup giden değil miydin sen,
Ve  göğül ormandan uzaklara Hamadryad'ı bir periciği süren
Sonsuzca ışıltılı yıldızlarda bir yuva bulurlar belki diye?
Sen Naiad'ın selini paramparça ederek gelen değil misin,
Elfin yemyeşil otlarından, ve  benim gibi nicelerinden
Demirhindi ağacının altında o güzelim yaz düşlerinden?

Türkçesi; Ulus Fatih

10 Ağustos 2017 Perşembe

NEVERLAND




Beni mutluluk kederlendiriyor.
Umursamazlık terörize ediyor beni
Beni baştan çıkaran parasızlıktır
Aşktır ölümüme yol açan başbelası
Suyun akması şaşırtıyor beni öylece
Dağın durması sinirlendiriyor olabildiğince
Bombanın hareketi güldürüyor en çok beni
Sonsuzca dayanıklılığı yaşama insanların
Hayrete de düşürüyor deliler gibi
En çok düş kurmayı sevmiyorum ben
Sonra beklemeyi ve umut etmeyi
Unutmalarına hayranım insanların
Ölümlerin biçimini yıldırımın kesiciliğini
Dünya sözcüğünden de iğreniyorum ben
Dikiş dikip örgü örmekten ve
Kitap okuyup la havle çekmekten
Beni mutluluk kederlendiriyor inanın
Kimse bilmiyor ölecektim geçen pazartesi
Beni kederlendiren şeylerden